EURONUR ÖZEL

Mağlubiyetin Karnındaki Şafak: Rüyada Bir Hitabe

Özel Makale / Rüya

Bazı geceler vardır, karanlık o kadar yoğundur ki insan uyanık mı uyuyor; uyurken mi uyanıyor bilemez.

1919’un o yorgun Eylül’ünde Bediüzzaman Hazretleri de tam böyle bir gecedeydi. Dışarıda bir medeniyet çöküyor, içeride bir millet ağlıyordu.

Zafer başkalarına gitmişti; topraklar, kanlar, yıllar…

Hepsi gitmişti.

Ve o gece, bir rüya geldi.

Ama bu, sıradan rüyalardan değildi.

Bu, tarihin kendisinin konuştuğu bir rüyaydı.

Asırların Meclisi

Düşünün bir meclisi.

Sıradan bir meclis değil.

Selef-i Salihîn’den* tutun da her asrın mebusu olan nurlu yüzlerin toplandığı, zamanın içinde zamanı aşan bir büyük divan.

Bediüzzaman Hazretleri kapıda duruyor. Hicap içinde. Girmeye cesaret edemiyor.

Ve birinin sesi geliyor:

“Ey felâket ve helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et.”

Bu çağrıyı okuyunca insan duraksıyor.

Çünkü o meclis ona “ey büyük âlim” demiyor, “ey kahraman” demiyor. “Ey felâket asrının adamı” diyor.

Sanki yenilgi, onun kimlik belgesidir. Sanki kırılmışlık, onun davet kartıdır.

Ve işte tam bu noktada bir sır saklıdır:

Tarihin en derin sözleri, zafer sarhoşlarından değil; felâket içinde ayakta kalanlardan çıkmıştır.

Musibetin İçindeki Saadet

Meclisteki ilk soru, yüreği sıkıştıran cinsten:

“Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?”

Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin cevabı, bir ağıt değil; bir ufuk açılışıdır.

Şöyle diyor:

“Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. … Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz.”

Bu cümleleri ilk okuduğunuzda belki şaşırırsınız.

Nasıl olur?

Vatan kaybedilmiş, ordu dağılmış, şehirler yanıyor.

Bu ortamda nasıl böyle konuşulur?

Ama sonra anlarsınız.

Büyük ruhlar, küçük hesap yapmaz. Küçük ruhlar fiyatı sorarken, büyük ruhlar değeri görür. Ve Bediüzzaman Hazretleri o gece tam da bunu yapıyor:

Tarihin kısa denklemine değil, uzun hesabına bakıyor.

“Pek cüz’î ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikballe mübadele eden kazanır.”

Yani: Bugünü kaybeden, yarını kazanabilir. Sahneyi terk eden, perdenin arkasını görebilir.

Batı Medeniyetinin Maskesi Düşünce

Meclisin ikinci sorusu daha derinden geliyor:

“Neden şeriat şu medeniyeti reddeder?”

Ve Bediüzzaman Hazretleri, tarihte belki de en özlü medeniyet analizini yapar.

Beş kelimeyle:

Kuvvet. Menfaat. Cidal. Menfi milliyet. Heva.

İşte Batı medeniyetinin beş direği. Ve her birinin altında bir çürüme var.

Kuvveti esas alanın şe’ni (özellik) tecavüzdür. Menfaati hedef alanın şe’ni çatışmadır. Hayatı cidal (çatışma) bilenin şe’ni kavgadır. Menfi milliyeti bağ edinenin şe’ni çarpışmadır. Hevayı rehber alanın şe’ni ise… İnsanı meleklik zirvesinden köpeklik çukuruna indirmektir.

Sonra o ibretle yüklü cümle geliyor:

“Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.”

Bu bir hakaret değil. Bu, bir teşhis.

Dışı parlak, içi boş bir medeniyet; insanlığın yüzde seksenini sefalete attı, onunu sahte saadete çıkardı. Geri kalanını da iki arada bir derede bıraktı.

Ve sonra o dehşetli cümle:

“Kurun-u ûlânın (ilk çağların) mecmu (toplam) vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!”

Bu medeniyet, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında kendi günahlarını kendi üstüne kusmuş, yeryüzünü kanla bulaştırmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri bunu 1919’da söylüyor. İkinci Dünya Savaşı daha yirmi yıl uzakta.

İslâm Medeniyetinin Beş Işığı

Batı medeniyetinin beş karanlık direğine karşı, Bediüzzaman Hazretleri beş nurlu direk koyuyor:

Kuvvet yerine hak. Menfaat yerine fazilet. Cidal yerine teavün (yardımlaşma). Menfi milliyet yerine dinî ve vatanî uhuvvet. Heva yerine Hüda.

Bu satırları okurken içinizde bir şey kımıldıyor.

Çünkü bunlar sadece siyasi ilkeler değil; bunlar insanın fıtratına yazılı olan hakikatler. Bunlar, kalbin derinliğinde zaten bilinen ama unutturulan gerçekler.

Hak, adaleti doğurur. Fazilet, sevgiyi. Teavün, dayanışmayı. Uhuvvet, kardeşliği. Hüda ise insanı yüceltir; onu heva çukurundan çıkarır, ruhunu besler.

Batı, insanın aşağısına konuştu.

İslâm medeniyeti, insanın yüksekliğine hitap eder.

Namaz, Oruç, Zekât: Üç Borç

Ve sonra o içimizi yakan itiraf gelir.

Meclisteki soru, yüreğe saplanır gibi:

“Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?”

Cevap, üç kelimedir:

Salât (Namaz). Savm (Oruç). Zekât.

Yirmi dört saatten sadece bir saatini namaz için vermedik. Allah beş yıl boyunca bize, yapılan savaşlarla yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı.

Senede otuz gün oruç tutmadık. Beş yıl yokluk, kıtlık ve açlıkla oruç tutturdu bize kader.

Kırktan birini zekât vermedik. Birikmiş zekâtı başka türlü aldı.

“El cezâu min cinsi’l-amel.”

Ceza, amelin cinsinden gelir.

Bu satırları okurken insan hem ağlamak hem de düşünmek istiyor. Çünkü bu sadece bir tarihî tespit değil; bugüne uzanan bir ayna. Biz de aynı borcun altındayız. Biz de aynı ihmalin içindeyiz.

Ve yine de…

O musibetten dört milyon insan velayet derecesine çıktı. Gazilerin, şehitlerin nurlu alnına yazıldı. Müşterek hatadan doğan müşterek musibet, geçmiş günahları silip süpürdü.

Siyaset Hastalığı

Rüya meclisinden çıkıp dünyevî bir meclise geçiyor Bediüzzaman Hazretleri. Ve orada soruluyor:

“Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”

Cevap, hem nüktelidir hem de derin:

“Eûzü billahi mine’ş-şeytâni ve’s-siyaseti.”

Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.

Bu cümle ilk bakışta sert görünür. Ama devamı açıklar:

İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibidir. Fikri hezeyanlaştırır.

Biz kendiliğimizden hareket etmiyoruz; Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.

Sonra o keskin ayrım gelir:

Menfi cereyan ile müspet cereyan.

Menfi cereyana kapılan, kendi iradesini kaybeder. Ne yaparsa yapsın, o hareket dışarının hesabına geçer. Hulûs-u niyeti bile fayda vermez.

Müspet cereyan ise içeriden gelir. İsim gibidir; anlamı kendinedir. Hareketi kendinedir.

Ve din meselesinde o çarpıcı uyarı:

Dini dâhilde menfi tarzda kullanmak, onu düşmanın eline vermektir.

“Dinsizsiniz” demek, onları tecavüze sevk etmektir.

Fırkacılığın Zulmü

Bediüzzaman Hazretleri’nin fırkacılık tahlili, asrımıza sanki bugün yazılmış gibi konuşur.

Düşünce hatları birbirine yaklaşmıyor; aksine, birbirinden uzaklaşıyor.

Kavuşma noktası belki kürede bile yok.

Ve şeytan bir tarafta görünse, öteki taraf melek der.

Öte tarafta melek görse, kılığını değiştirmiştir der; lanet eder.

Cephe körleştirir.

Taraf tutmak, gerçeği görmekten alıkoyar.

Vahi (anlamsız, boş) emareyi burhan (delil), burhanı vahi emare görür.

İşte bu zulümdür.

İnsanın meylinin sınırsız olduğu yer.

Nefsin en habis şekilleri olan hodgâmlık (bencillik), hodfikirlik (fikrini beğenmek), gurur ve inat bu meyle eklenince…

Cehennemin lüzumuna delil olacak kadar büyük bir günah ortaya çıkar.

Tarihin Kıyısında Bir Ses

Bediüzzaman Hazretleri bu risalede ne şikâyet eder, ne de teslimiyet gösterir. Yıkıntının ortasında ayağa kalkar ve hem maziye bakar hem de istikbale.

Maziye bakar:

Musibet, kendi ihmalimizin meyvesidir.

İstikbale bakar:

İslâmın en yüksek sesi, bu inkılap içinde yükselecektir.

Ve o meclisin son sözü, asırlar boyunca yankılanmaya devam eder:

“Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!”

Bediüzzaman Hazretleri uyandığında terli, elpençe yatakta oturmuştur.

O gece bir rüya görmüştü.

Ama aslında bir hakikati yaşamıştı.

Çünkü asırların birikimi, bazen bir gecenin içine sığar. Tarihin dersi, bazen bir rüyanın dilinden verilir.

Ve biz bu satırları okurken anlarız ki:

Felâket asrının adamı olmak, şikâyet etmek değildir.

Felâketin içinde hakikati bulmak; yenilginin içinde dirilişin tohumunu görmek; mağlûbiyetin karanlığında ümit ışığını taşımaktır.

İşte Bediüzzaman Hazretleri bunu yaptı.

Tarihin en ağır gecelerinden birinde, bir meclise girdi. Kapıda durdu. Ama sonunda konuştu.

Ve o ses, bugün hâlâ duyuluyor.

* “Selef” kelime olarak; öncekiler demektir. Salih ise; iyi ve Allah’ın rızasına kavuşmuş insanlar için söylenen bir mefhumdur. “Selef-i salihin”; İslam tarihinde Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemine en yakın, ilk üç nesli ifade eden terimdir. Başta sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn döneminde yaşamış salih ve hayırlı insanları içine alan hususi bir kavramdır.

Bir Yorum

  1. Tebrikler gayet güzel olmuş.
    Yaşananı anlatırken, yaşanılacak olanlara ufuk açıcı olmuş.

    1
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu