Medar-ı niza bir mesele varsa meşveret ediniz

Ali Vapurlu: “Bediüzzaman Hazretleri, mücadelenin şahıs mücadelesinden şahs-ı manevi mücadelesine dönüştüğü bu zamanda, imani ve Kur’ani hizmetler için mühim bir vazife icra eden Nur talebelerinin uhuvvet ve tesanüdünün ne kadar önemli olduğunu, Risale-i Nurların birçok yerinde nazara verir.”

Ahirzamanda ortaya çıkan dinsizlik cereyanlarının, şahs-ı manevi suretinde hücum ettiği günümüzde, bu cereyanların gerçekleştirdikleri tahribat-ı maneviyenin tamiri, ancak ehl-i imanın kendi içerisinden mütesanid bir şahs-ı manevi çıkarması ile mümkündür.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususu: “Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek” şeklinde ifade etmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri, mücadelenin şahıs mücadelesinden şahs-ı manevi mücadelesine dönüştüğü bu zamanda, imani ve Kur’ani hizmetler için mühim bir vazife icra eden Nur talebelerinin uhuvvet ve tesanüdünün ne kadar önemli olduğunu, Risale-i Nurların birçok yerinde nazara vererek: “Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür.” Ve “ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan…”  demektedir.

Yine  Bediüzzaman Hazretleri nur talebelerinin tesanüdüne ehemmiyet vermesinin önemli bir sebebini de şöylece nazara vermektedir:

“Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm-ı ehl-i imân için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir mercî, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle, sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki, bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz diye kuvve-i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”

Manevi çarklar

Onun içindir ki Bediüzzaman Hazretleri, bir vücud-u maneviyenin azaları ve bir fabrika-i maneviyenin çarkları mesabesinde olan nur talebelerinin, birbirleri ile uyum içinde hizmet ederek şahs-ı manevinin tesanüdünü muhafaza etmeleri gerektiğini şöylece nazara vermiştir:

“…insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidadlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakikî bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.”

Nur talebelerini ikaz etti

Yine bu hususla ilgili olarak Bediüzzaman Hazretleri: “Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi, Risale-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız.”  demektir.

Bu sebeple, Bediüzzaman Hazretleri ehl-i dalalete karşı, iman ve Kur’an hakikatlerini muhafaza ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmekle vazifeli bulunan Nur talebelerinin, kendi aralarında ihtilafa düşmemeleri için, eserlerinin birçok yerinde ikazlarda bulunmaktadır, şöyle ki:

“Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız:

Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizâckârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider. “Birbirinizle çekişmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz gider.” işaret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedî ile içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi; sizin gibi üç-dört hâdim-i hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.

Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse, memnun olur. Çünkü, vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardaşlarınızdan hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum; siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz.”

“İttihad cehl ile olmaz”

Mezkur izahlardan da anlaşılacağı üzere, iman ve Kur’an hizmetlerinde istihdam olunan Nur Talebelerinin fikrî ve fiilî vahdetlerini muhafaza etmeleri son derece önemli ve ehemmiyetlidir. Bu fikrî ve fiilî vahdeti sağlamanın yolu ise Nur Talebelerinin, müceddid-i ahirzaman olan Bediüzzaman Hazretleri’nin meslek ve meşrep prensiplerini, bir bütün halinde iyice anlaması ve kabul etmesinden geçmektedir.

Zira, Bediüzzaman Hazretleri’nin: “İttihad cehl ile olmaz. İttihad imtizaç-ı efkardır. İmtizac-ı efkar ise mârifetin şua-ı elektriki ile olur.” ifadelerinde de anlaşılacağı üzere, Nur talebeleri, tesanüdün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için Risale-i Nur’un meslek ve meşrebine taalluk eden bütün prensipleri iyi bilmeli ve ittihad bu ölçüler üzerinde gerçekleşmelidir.

Bununla beraber, her ne kadar meslek ve meşrep hususunda ortak bir anlayış ve yaklaşım içerisinde olunsa dahi, ihlasın kırılması ve zedelenmesi neticesinde ortaya çıkan “enaniyet, benlik ve rekabet” gibi hissî, nefsî ve şahsî duygular, cemaat içerisindeki insicam ve tesanüdün bozulmasına sebep olabilmektedir.

Be sebeple Bediüzzaman Hazretleri tesanüdün önem ve ehemmiyetini vurgulamak adına: “Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidâl-i dem ve ihtiyattır.”  demiştir.

Ondandır ki ihlasın kırılması neticesinde ortaya çıkan menfi his ve duygular sebebiyle,  cemaatin insicam ve tesanüdünün bozulmaması için, öncelikli olarak ihlas ve düsturlarının muhafaza edilmesi gerekmektedir.

İhlâs sahipleri müstesna…

Zira, Peygamberimiz (asm) bir hadis-i şerifinde ihlasın önem ve ehemmiyetini şöylece nazara vermektedir; “İnsanlar helâk oldu, âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu, ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”

Bediüzzaman Hazretleri, mezkur hadis-i şerifi: “Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”  şeklinde tevil ve tefsir ederek, cemaatin tesanüdünün bozulmasında en önemli amil olan ihlasın muhafaza edilmesinin ne denli önemli ve ehemmiyetli olduğunu nazara vermiştir.

Onun içindir ki Bediüzzaman Hazretleri, ihlası kazanmak, muhafaza etmek ve ihlası kıran manileri def etmek için, “her on beş günde bir defa okunmasını” tavsiye ettiği İhlas Risalesi’nde, ihlası kıran sebeplerden uzak durulması gerektiğini şöylece nazara vermiştir;

“Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.

Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm, “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder,ancak Rabbim rahmet ederse o müstesna.” demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.”

“Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir, deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz.”

Zira, hizmette “münhasıran Cenab-ı Hakk’ın rızasını gaye-i maksat yapmak” anlamına gelen “ihlâs” kırıldığı takdirde devreye, maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi makam ve maksatlar girmektedir.

Hizmette kudsiyetin kaybedilmesini netice veren mezkur maksatlar sebebiyle kişi de, ihlası esas alan şahs-ı manevinin meşveret kararlarına karşı bir muhalefet hissi oluşmaya başlar. Bunun neticesi olarak ortaya çıkan fikr-i infiradi, tasavvur-u şahsi, zihniyet-i inhisar ve ifrat ve tefrit anlayış ve yaklaşımlarıyla, cemaat içerisinde ihtilaf ve tarafgirliği netice veren bir hakimiyet mücadelesine sebebiyet verilmiş olunur.

Onun içindir ki Bediüzzaman Hazretleri: “Zihniyet-i inhisâr, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor” demektedir.

Bu sebeple, Bediüzzaman Hazretleri mezkur mahsurların cemaatin şahs-ı manevisinin tesanüdüne zarar vermemesi adına, talebelerine şu önemli ikazlarda bulunmaktadır:

“Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.”

Bununla beraber, mezkur hususları teyit etmesi bakımından Konya’da Nur Talebeleri arasında yaşan bir hadiseyi ve Bediüzzaman Hazretleri’nin bu hadise karşısındaki tavrını da şöylece nazara verebiliriz:

“Sırrantenevveret” düsturu

1959 yılında Konya’da bulunan Sadullah Nutku ağabey, Risale-i Nurları kaydettiği ses kasedini, her sabah farklı bir camiye giderek namaza müteakip cemaate dinlettirmektedir. Bu hizmet tarzı Konya Nur Talebeleri arasında ihtilaf konusu olmaya başlar.

Zira, bu durumdan evhama kapılan Konya Valisi’nin verdiği emirle, Konya’da Nur Talebelerine yönelik bazı baskın ve takibatlar yapılmaya başlar.

Özellikle Fırıncı Mazhar ağabey ve onunla aynı fikirde olan bazı talebeler bunun “sırrantenevveret” düsturuna aykırı olduğunu düşünürler. Bu mesele Konya Nur Talebeleri arasında bir münakaşa konusu haline gelince, iki grup da, o zaman Emirdağ’da bulunan Bediüzzaman Hazretleri’nin yanına gider.

Bediüzzaman Hazretleri grupları ayrı ayrı dinledikten sonra, iki grup arasında haklı-haksız tercihi yapmadan onlara dönerek: “Kardeşim sizin Konya’da hizmetinize ihtiyaç yok. Sizin orada tesanüdünüze ihtiyaç var.” deyip, her iki gruba da öncelikle ittihad ve tesanüdlerini muhafaza etmelerinin gerekliliğini hatırlatır.”

Yine bu hususu teyit etmesi bakımından, Bediüzzaman Hazretleri’nin Said Özdemir ağabeye, tesanüd ile ilgili yaptığı şu tavsiye de fevkalade dikkat çekicidir:

“Said kardeş, sana en son vasiyetim şudur: Siz hizmeti düşünmeyin! Hizmeti en muhalife dahî Cenab-ı Hak yaptırır. Sizin düşüneceğiniz, uhuvvet, muhabbet, ittihat ve tesanüttür. En fazla düşüneceğiniz bunlardır. Bugün bize en fazla lâzım olan budur.”

Bununla beraber, Risale-i Nurlarda üzerinde çokça durulan tesanüdün bir başka boyutunu da Nur Talebelerinin farklı meslek ve meşrepteki dini hizmet grupları ile aralarındaki ittihad oluşturmaktadır.

“Dinî cemaatler maksatta ittihat etmelidirler”

Bu husus ile ilgili olarak, “Dinî cemaatler maksatta ittihat etmelidirler. Mesalikte ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi caiz de değildir.” diyen Bediüzzaman Hazretleri, farklı meslek ve meşreplerin olması gerektiğini ifade etmekle beraber, Nur Talebelerinin farklı meslek ve meşrebe sahip cemaat ve gruplarla ittihat edebilmelerinin ancak belirli şartlar dahilinde mümkün olabileceğini şöylece nazara vermiştir;

“Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihat ederiz:

Birinci Şart: Hürriyet-i Şeri’iye ve asayişi muhafaza etmek.

İkinci Şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak. Birinde hata bulunsa müfti-i ümmet olan cemiyet-i ulemaya havale etmektir.”

Mezkur ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Bediüzzaman Hazretleri dini hizmet grupları ile maksatta ittihad edebilmek için öncelikle, dini hizmet gruplarının “hürriyet-i Şer’iye anlamındaki gerçek demokrasiyi” Kur’an ve sünnet ile bağdaştırabilmelerini ve ülkede anarşi yerine asayişe taraftar olmalarını bir şart olarak ortaya koyduğunu görmekteyiz.

“Menfi ihtilaf”

Diğer taraftan ikinci şartta geçen, “başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak” ifadelerini ise, Bediüzzaman Hazretleri “İhtilafu ümmeti rahmetün”  hadis-i şerifini izah ederken “menfi ihtilaf” olarak tanımlayarak şöyle izah etmiştir:

“Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, her biri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise —ki garazkârâne, adâvetkârâne birbirinin tahribine çalışmaktır— hadîsin nazarında merduttur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.”

Ahirzamanda zuhur eden Süfyanî ve Deccalî dinsizlik cereyanlarının, ehl-i imanı; içine düştüğü menfi ihtilaftan, nifak ve şikaktan istifade ederek esarete ve zillete düşüreceklerini ise Peygamberimiz (asm) şöylece nazara vermektedir;

“Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-î beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

Onun içindir ki İslam aleminde çözüme kavuşturulması gereken en önemli meselelerden birisi âlem-i İslam mabeynindeki şikak, nifak ve ihtilaftır. Ve bu şikak, nifak ve ihtilafın ortadan kaldırılması adına vazifeli olan Nur Talebelerinin, “ittihad-ı Nur olmadan ittihad-ı İslam idealinin gerçekleşemeyecği” hakikatinin farkında ve şuurunda olmaları gerekmektedir.

Bu sebeple de Risale-i Nur yoluyla iman ve Kur’an hizmetinde bulunan gruplar, öncelikli olarak;  Bediüzzaman Hazretleri’nin üç şahsiyetini, üç önemli sahadaki vazifesini ve üç devre-i hayatını bir bütün olarak göz önünde bulundurmak suretiyle imani sahalarda olduğu gibi içtimai ve siyasi sahalarda da Risale-i Nur’un meslek ve meşrep prensiplerinin ortak paydasında  bir araya gelerek ittihat ve tesanüdlerini sağlamaları gerekmektedir.

“İttihad-ı İslam” ideali

Diğer taraftan “hürriyet-i Şer’iye, asayişi muhafaza ve başkasına leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmama” olan, maksatta ittihat şartlarına müraat eden farklı meslek ve meşrebe sahip grup ve cemaatlerle Nur Talebeleri arasındaki ittihadın hem sağlanması hem de devam etmesi için; bu grupların temsilcilerinden teşekkül edecek müfti-i ümmet makamında üst seviyede bir ulema heyetinin teşekkül ettirilmesi gerekmektedir.

Zira, günün gelişen ve değişen hadiselerini Kur’anî ve Nebevî ölçülerden hareketle asrın idrakine ve ihtiyacına uygun şekilde değerlendirecek olan bu heyet, İslamî grup ve cemaatleri hem imanî hem de içtimaî ve siyasî sahalarda ortak bir payda etrafında toplayarak ittihad-ı İslam idealinin tahakkuk etmesinde önemli bir vazife deruhte edecektir.

Elhasıl; Nur Talebelerinin hem kendi hem de farklı meslek ve meşreplerdeki dini hizmet grupları ile arasındaki tesanüdü sağlamasıyla gerçekleşecek olan ve Bediüzzaman Hazretlerinin bu zamanda en büyük farz vazife olarak gördüğü “İttihad-ı İslam” ideali tahakkuk ettiğinde; gerek memleketimizde ve gerekse de  alem-i İslamda yaşanan imanî, içtimaî ve siyasî pek çok meseleyi ehl-i çözen ehl-i  iman, içinde bulunduğu vahim durumdan izn-i İlahi ile kurtularak layık olduğu saadete ulaşmış olacak.

Bütün bu izahlardan sonra, biz de Bediüzzaman Hazretlerinin en son vasiyetim şudur” diyerek nazara verdiği “okumak yine okuma yine okumak, sonra birbirinizin elini sıkı tutmak İttihad etmek ittifak aleminde yaşamak.” şeklindeki vasiyetinin umum nur talebeleri ve ehl-i iman mabeyninde gerçekleşebilmesini rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz.

Kaynaklar:

Lem’alar, 2013, s.375; Şualar, 13. Şuâ, s.507; Lem’alar, s.391; Kastamonu Lâhikası, 136. Mektup;

Enfal Suresi: 46; Barla Lâhikası, mektup no: 120, s.157; Münâzarât, s. 113; Şuâlar, s.493;   Keşfü’l-Hafâ, II, 433 Hadis No: 2796; Lem’alar, s.322; Yusuf Sûresi, 12:53; Lemalar; s.164;   Sözler, Lemaat, s.660; Kastamonu Lâhikası, mektup no: 144; Hutbe-i Şamiye; Reddü’l-Evham, s.103;

Eski Said Dönemi Eserleri, s.94; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; Mektubat, s.259; Mektûbât, s.260; Eski Said Dönemi Eserleri, s.24.

Ali VAPURLU

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*