![]()
Bazen en büyük kırılmalar, en basit görünen kavramların yanlış anlaşılmasından doğar.
Millet nedir? Milliyet nedir?
Bu soruları hakkıyla cevaplayabilmek için önce küçük bir kavram temizliği yapmak gerekir.
Bugün “millet” kelimesini duyduğumuzda aklımıza yalnızca seküler sınırlar, ulus devletler veya aynı ırktan gelen topluluklar geliyor.
Oysa bu kavramın kökleri, klasik İslam düşüncesinde “din ve ümmet” ortaklığını ifade ediyordu.
Modern çağ ise bu kelimenin içini boşaltıp onu sadece kan bağına indirgedi.
İşte bu soruyu sorduğunuzda, tarih boyunca iki farklı cevap verilmiştir. Ve bu iki cevabın hangisine inandığınıza göre ya medeniyetler kurulmuş, ya medeniyetler yıkılmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri, Yirmi Altıncı Mektup’un Üçüncü Mebhasında bu soruya cevap verir.
Ama o cevap, sıradan bir sosyolojik tahlil değildir.
O cevap, insanlığın o güne kadar verdiği en derin milliyetçilik eleştirilerinden birini barındırır; hem de kalbi yaralayan, aklı zorlayan, ruhu sarsan bir üslupla…
Çünkü mesele siyasi değildir. Mesele yaratılışla ilgilidir.
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat Sûresi, 13 Ayet).
Bu ayet, kâinatın en büyük mimarının insanlığa sunduğu bir teârüf davetidir.
Yani tanışma ve anlaşma daveti…
Ama Bediüzzaman Hazretleri o ayetin hemen ardından Arapça bir cümle ekler ve o cümle, Risalenin bütün ruhunu özetler:
“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye (sosyal hayata) ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz(yardım edesiniz). Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet (düşmanlık) edesiniz değildir.”
Dur bir an.
Bu cümle çok şey söylüyor. Farklılık, düşmanlık için yaratılmamış.
Farklılık, tanışmak için yaratılmış. Ayrılık, birleşmenin zeminidir. Çokluk, birliğin dilidir.
Ama tarih ne diyor?
Tarih diyor ki: İnsanlar bu farklılığı çoğunlukla silah olarak kullandı.
Birinci Mesele: Neden Bu Kalem Neden Bu Dil?
Bediüzzaman Hazretleri Risaleye girmeden önce, neden bu konuyu yazdığını anlatır. Ve o açıklama, bir itiraftır:
“Şu âyet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-i âliye hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtimaiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan Eski Said lisanıyla, Kur’ân-ı Azîmüşşâna bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmaya mecbur oldum.”
Burada şunu fark etmek gerekir: Bediüzzaman, yıllar içinde iki farklı hal yaşamıştır.
Eski Said, toplumun içinde koşan, siyasetle, tarihle, içtimaiyetle meşgul olan, sosyal dertlere reçeteler arayan fırtınalı bir âlimdir.
Yeni Said ise Birinci Dünya Savaşı’nın ve esaretin ardından dünyanın fani yüzünü görüp tefekkür ve ibadet köşesine çekilen, yalnızlığı tercih eden; dünya gürültüsünden uzaklaşmak isteyen bir dervişe dönüşmüştür.
Ancak içtimai bir yangın çıktığında, Yeni Said o dervişane sükûtu muvakkaten bırakır ve toplumun yaralarına merhem olmak için Eski Said’in o mücadeleci, sosyolojik dilini ödünç alır.
Çünkü milliyetçilik fitnesi, tam da o yıllarda koca bir imparatorluğun küllerini savuran, kardeş toplulukları birbirine kırdıran alev alev yanan bir meseledir.
Tehlike çok büyüktü, yanlış anlamalar çok yaygındı ve susmanın bedeli çok ağırdı.
İkinci Mesele: Ordunun Bölükleri ve Milletin Kabileleri
Bediüzzaman Hazretleri, teârüf ve teâvün – yani tanışma ve yardımlaşma – düsturunu açıklarken muhteşem bir benzetme yapar.
Bir ordu düşünün.
O ordu fırkalara ayrılır, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar iner.
Bu bölünmenin amacı nedir? Bölünmek için mi?
Hayır.
Her neferin görevinin tanınması için, her birimin koordineli hareket edebilmesi için, yardımlaşmanın mümkün olabilmesi için!
Peki, bir bölük diğer bölükle rekabete girse ne olur? Bir tabur başka bir tabura düşmanca baksaydı ne olurdu?
O ordu dağılırdı. Düşman içeriden gelirdi.
Aynen öyle…
İslâm toplumu da büyük bir ordudur.
Kabilelere, milletlere ayrılmıştır. Ama o kadar çok ortak paydasına sahiptir ki; Yaratıcıları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, Vatanları bir…
“… bin bir birler adedince cihet-i vahdetleri (birlik noktaları) var.”
Bu kadar birliği barındıran bir topluluğun içinde kin ve düşmanlık, en ağır ihanettir. Çünkü o ihanet, hem Allah’a hem insana hem tarihe karşı işlenmiş olur.
Üçüncü Mesele: İki Yüzlü Bir Kavram – Menfi ve Müspet Milliyet
Ve şimdi Risalenin can damarına ulaşıyoruz.
Milliyetçilik nedir?
Bediüzzaman Hazretleri, bu soruya tek bir cevap vermez. Çünkü milliyetçilik tek bir şey değildir. İki kısımdır:
Birincisi: Menfi Milliyet… Başkasını yutmakla beslenen, ötekine düşmanlıkla ayakta duran, gafletkârane bir zevk veren ama şeametli – yani uğursuz – bir kuvveti olan milliyet anlayışıdır bu…
Bu milliyet anlayışı, insana kısa vadede bir şevk verir, bir heyecan verir, bir güç hissi verir.
Ama uzun vadede ne verir?
Bölünme… Çatışma… Yıkım…
Bediüzzaman Hazretleri tarihe bakar ve şahitler gösterir: Emevîler, milliyetçi siyaseti dini siyasetlerine karıştırdıklarında, önce âlem-i İslâmı küstürdüler, sonra kendileri felakete düştüler.
Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa milletleri, unsuriyeti (ırkçılığı) körükledikçe, kıtaları yutan bir kasırgaya dönüştürdüler.
“… menfi milliyetin nev-i beşere (insanlığa) ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.”
İkincisi: Müspet Milliyet… Hayat-ı içtimaiyenin içten gelen bir ihtiyacından doğan, yardımlaşmayı ve dayanışmayı güçlendiren, İslâmiyete kale ve zırh olan milliyettir bu…
Müspet milliyet, bir insanın kendi kavmini, dilini ve vatanını sevmesidir; fakat bu sevgi asla bir başkasını aşağılama veya yok etme raddesine varmaz.
Aksine, kendi evini güzelleştiren bir insanın mahallî dayanışmaya katkı sağlaması gibidir.
Bu milliyette kimse ötekini yutmaya çalışmaz. Bu milliyette ortak bir dil, bir din, bir vatan bağı insanları birbirine yaklaştırır.
Ve bu yakınlık, İslâmî kardeşliğin önüne geçmez; aksine onu pekiştirir.
Bediüzzaman Hazretleri ne diyor?
“Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim (hizmetkâr) olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli.”
Kale olmalı, yerine geçmemeli…
İşte burada o ince çizgi çekilmiş.
Milliyetin bir değeri var, güzelliği var. Milliyet, İslamiyet’in hizmetinde bir koruyucu zırh olarak kalırsa kıymetlidir.
Ancak o zırh, vücudun kendisi yerine konur ve dinin üstüne çıkarılırsa, korumaya çalıştığı bünyeyi sıkarak öldüren bir zulüm aracına dönüşür.
Dördüncü Mesele: Dessas Avrupa ve Parçalama Stratejisi
Bediüzzaman Hazretleri, üçüncü meselede çok kritik bir tespitte bulunur. “Dessas Avrupa zalimleri” der. Ve şunu söyler:
“Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.”
Bu cümle bir komplo teorisi değildir. Bu cümle bir tarih dersidir.
Osmanlı’nın son dönemindeki ayrılıkçı isyanlara, Birinci Dünya Savaşı sonrası cetvelle çizilen Orta Doğu haritasına ve ünlü Sykes-Picot anlaşmasına bakın…
Batı, bu coğrafyayı tankla tüfekle tamamen işgal edemeyeceğini bildiği için en sinsi silahını çekti: Menfi milliyetçilik…
Modern dünyada da bu strateji hiç değişmedi. Bugün “mikro-milliyetçilik” ve etnik alt kimlikler kaşınarak, küreselleşmenin getirdiği kimlik krizleri yapay düşmanlıklara tahvil ediliyor.
Araplar Türklere kızdırıldı. Kürtler Araplara soğutuldu. Türkler kendi içlerine kapanmaya zorlandı. Her kavim kendi içine çekildi. Ve o büyük İslâm coğrafyası, birer birer parça parça edildi.
Bediüzzaman Hazretlerinin o çığlık gibi cümlesi hâlâ yankılanıyor:
“Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak,… Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!”
Hamâkat…
Yani akılsızlık…
En ağır ifade budur. Çünkü mesele sadece yanlış değil; tehlikeli yanlış…
Ölümcül yanlış…
Beşinci Mesele: Asya’nın Ruhu ve Avrupa’yı Taklit Hastalığı
Risale burada bir adım daha atar ve Asya medeniyetine, Batı taklitçiliğine dair derin bir teşhis koyar.
“Hâlbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir.”
Aynı kumaştan yapılmış olsa bile, elbise aynı olmaz. Çünkü bedenlerin biçimi farklıdır. Ruhların ihtiyacı farklıdır. Tarihin yükü farklıdır.
Bediüzzaman Hazretleri bir benzetme yapar:
“Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.”
Bu benzetme ne kadar derin…
Avrupa, ticaretin, sanayi devriminin, kışlanın askeri disiplininin üzerine kurulmuş bir medeniyet inşa etti.
O medeniyetin dini olan Hristiyanlık, tarihi süreçte akılla ve bilimle çatıştığı, toplumu baskıladığı için Avrupa dinden uzaklaşarak nefes alabildi ve sekülerleşerek terakki etti. Ve Avrupa, dinden uzaklaşarak medenileşti.
Peki, İslâm tarihi böyle midir?
“Hem ne vakit ehl-i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiyesidir. Hem ne vakit cemaat-i İslâmiye dine karşı lâkayt vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek tedennî etmişler (gerilemişler).”
Endülüs! O muhteşem İslâm medeniyeti… Avrupa’nın kendi üstadı dediği o parlak dönem… Dine sahip olunduğu zamandı.
Sonra ne oldu?
Din zayıflayınca, o medeniyetin nuru da söndü. O zaman İslâm’ı Hristiyanlığa kıyaslamak, elması çakıl taşıyla ölçmektir.
Bediüzzaman Hazretleri bu kıyası “kıyas-ı maalfârık” olarak nitelendirir.
Yani ayrı şeyleri karşılaştıran yanlış kıyas…
Çünkü İslâmiyet, vücub-u zekât ile yoksulları himaye etti, hurmet-i ribâ ile faizi yasakladı, aklı ve ilmi teşvik etti. O din, zulüm aracı değil, kurtuluş kapısı oldu.
“Onun için, İslâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebep yoktur.”
Altıncı Mesele: Kaderi İslam’la Kenetlenmiş Kadim Unsurlar
Risalenin en çarpıcı bölümlerinden biri burasıdır.
Bediüzzaman Hazretleri şunu gözlemler: Türk milleti, İslâm dünyasının en kalabalık, en fedakâr unsurlarından biridir. Ve şu ilginç tespiti yapar:
“Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır”
Bu ne büyük bir tespittir.
Türklük ve İslâm, birbirinin içine öyle işlemiş ki, birini koparttığınızda ötekine de hasar vermiş oluyorsunuz.
Macarlar’ı ve Bulgarlar’ı hatırlatıyor: Bir zamanlar Türk kökenliydiler, ama İslâm’dan uzaklaştılar ve artık tarih de sosyoloji de onları Türk saymıyor.
“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kabil-i tefrik değil (ayrılması imkânsız). Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin (iftihar ettiğin zaferlerin) İslâmiyet defterine geçmiş.”
Şunu da unutmamak gerekir ki bu sosyolojik kanun sadece Türklere has değildir; İslam bayraktarlığı yapmış, kaderi ümmetin kaderiyle bütünleşmiş Arap, Kürt, Fars gibi her kadim unsur için geçerlidir.
Hangi unsur olursa olsun, dinini kaybeden bir topluluk, tarih sahnesinde sadece inancını değil, öz kimliğini de kaybederek eriyip gitmeye mahkûmdur.
Bu sözlerin yazıldığı dönemi düşünün. Milliyetçilik dalgasının en azgın zamanları…
Her yanda seküler bir Türklük söylemi…
Risale karşı çıkmıyor milliyete, ama şunu söylüyor: Senin tarihin, senin şerefin, senin zaferler defteri – hepsinin başında İslâm yazıyor.
O defterin sayfalarını yırtmak, kendini tarihsiz bırakmaktır.
Yedinci Mesele: Gerçek Şefkat Kime Aittir?
Risale çok etkileyici bir final yapar.
Menfi milliyetçiler, “ben milleti seviyorum, milleti için koşuyorum” der.
Ama Bediüzzaman Hazretleri sorar:
Peki, o milletin kaçını kapsıyor bu sevgi?
“… menfi unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine muvakkat faydası dokunabilir; lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musibetzededir, ya çocuktur, ya çok zayıftır, ya pek ciddî olarak âhireti düşünür müttakîdirler…”
Hesap yapın…
Sekizin altısı: ihtiyarlar, hastalar, musibete düşmüşler, çocuklar, zayıflar, Allah’ı düşünenler…
Bu insanların dünya hevesinden değil; teselli istediklerini, nur istediklerini, manevi bir elden tutulmak istediklerini söylüyor Bediüzzaman Hazretleri…
Ve soruyor:
“Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellilerini kırmaya hangi hamiyet müsaade eder?”
Hangi hamiyet?
Gerçek vatan sevgisi, o insanların dünya ve ahiret saadetini birlikte gözetmektir. Onların günahkârlıklarını değil, imanlarını büyütmektir. Onlara ekmek vermek kadar, ruhlarına nur vermektir de…
Sadece ırka dayalı bir milliyetçilik bunu yapamaz. Çünkü milliyet bir sınıra kadar ulaşır, sonra durur. Ama İslâmî kardeşlik, hem bu dünyada hem öte dünyada devam eder.
Bir Ordu Gibi, Bir Vücut Gibi
Otuzuncu Söz, insanın iç dünyasındaki “ene” ejderhasını gösteriyordu. Bu mebhas ise, o ejderhanın toplumdaki yansımasını gösteriyor: menfi milliyeti…
Ene nasıl ki insanı kendi içine hapsediyorsa, menfi milliyet de toplumu kendi içine hapseder. Kendi kabilesini merkeze koyar, ötekine düşman bakar, kâinatın birliğini unutur.
Ama İslâm ne diyor?
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat Suresi, 10. Ayet).
Bu kardeşlik, kan bağından derin…
Çünkü kan bağı ölümle kesilir. Ama iman bağı, hem bu dünyada hem berzah âleminde hem cennette devam eder.
Bediüzzaman Hazretleri umudunu kaybetmez. Risaleyi şöyle kapatır:
“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez.”
Muvakkat arızalar…
Geçici yaralanmalar…
Asırlık devletler, anlık sarsıntılarla yıkılmaz. Ruh sağlamsa, yeniden ayağa kalkar.
Hangi Bayrağın Altında?
Bu mebhas bittikten sonra insan uzun süre düşünüyor. Çünkü mesele sadece tarih değil…
Mesele bugün…
Her gün sosyal medyada, her gün haberlerde, her gün sokak konuşmalarında aynı çatışmayı görüyoruz:
Kim bizden, kim yabancı? Kim dost, kim düşman? Kim Türk, kim değil?
Ve Bediüzzaman Hazretlerinin o asırlık sesi kulaklarımızda çınlıyor:
“… sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.”
Farklılıklar, tanışmanın zeminidir. Çeşitlilik, zenginliktir. Ama o çeşitlilik, kibir ve kin ile yoğrulduğunda zehre dönüşür.
Gerçek milliyet sevgisi, milletini ebedî hayatta mutlu görmek ister. Onların yalnız dünyasını değil, ahiretini de düşünür. Onlara yalnız ekmek değil, nur da verir.
Ve o nur, yalnız bir kaynaktan gelir:
Kur’ân’dan…
Nihayetinde Bediüzzaman hazretleri, bizi bir çıkmaza terk edip gitmez. Ümidin kapısını sonuna kadar aralar:
“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez.”
İşte bu sözler, omuzlarımıza ezici bir suçluluk duygusu değil, asil bir vazife bilinci yükler. Ruh sağlamsa, o muazzam ordu geçici sarsıntılarla yıkılmaz, yeniden ayağa kalkar.
Hangi bayrağın altında yürüyeceğiniz, o bayrağın sizi nereye götüreceğini belirler.
Menfi milliyet bayrağı parçalar. İslâm kardeşliği bayrağı birleştirir.
“Kim tâğûtu reddeder de Allah’a iman ederse, işte o kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah ise her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara Sûresi, 256. Ayet).
Teşekkürler abim, Allah cc sağlık ve afiyetler versin. Kalemin kavi ve daim olsun.