Mehmet Fırıncı: Bediüzzaman Said Nursî 100 sene sonra yeni yeni anlaşılıyor

Image
“Bazılarının daha yeni yeni anlamaya başladığını; Üstad tâ o zamanlar Medreset’ül Zehrâ ile ortaya koymuş. Türkiye, şu anda bu noktaya gelmeye başladı. Yüz sene sonra tabiî.”
Üstadın projeleri çeşitli vesilelerle tahakkuk ediyor. Dernek insanlığın fıtrî ihtiyacıymış ki, devletler, idareler bunu yapmaya mecbur oluyor.
Üstad, “Bizim düşmanımız zehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” diyor.

 
*Meşrutiyet (ikinci) ilân edildikten sonra Bediüzzaman, Doğudaki aşiretleri gezerek meşrutiyet ve hürriyetin güzelliğini anlatmış, daha sonra bunları Münâzarât isimli eserinde toplayarak neşretmişti. Sözkonusu eserinin bir yerinde “Eğer siz tembel kalıp da onun (meşrutiyetin) yolunu yapmazsanız, tembellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz” demektedir. Bu mânâlar çerçevesinde günümüz Türkiyesi’nin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve gelecekle ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Yüz sene oldu esasında bir açıdan. Eserin basıldığı tarih olarak Miladî 1911 diyoruz, ama Hicrî olarak da 1327’dir. Hutbe-i Şâmiye’de de aynı durum var. Hicrî olarak düşündüğümüzde yüz seneyi aştık bile. Tabiî insanların, cemiyetlerin olgunlaşması, intibakı kısa zamanda olmuyor. Üstadın saydığı “vahşet ayıları, cehâlet ejderhası, husûmet kurtları…” gibi demokrasinin tam mânâsıyla gelmesini engelleyecek sebepler var. Yani evvelâ, insanların bu demokratik kültüre alışması lâzım. Meselâ, Türkiye’de çok partili hayata geçilirken, Demokrat Parti’nin kuruluşunu biliyorum. Parti bir ilçede kuruluyor önce. Karakola çağırıyorlar akşam. “Siz devlete karşı mı geliyorsunuz, parti marti kuruyorsunuz böyle? Nereden çıktı bu?” diye… Halbuki Ankara’da karar alınmış. Tabiî hemen Demokrat Parti ilçe idare heyeti istifa ediyor, yani feshediliyor. Bir iki yine böyle tekrar kuruyorlar. Ondan sonra Ankara’daki Demokratlar, o memlekette hiç karakoldan çıkmayan ayyaş, sarhoş, adeta karakolla bağışıklık kazanmış adamları buluyor. “Siz partiyi kurun, biz sizi şöyle yükselteceğiz, devleti ele alacağız, şöyle yapacağız, böyle yapacağız, size imkânlar vereceğiz falan…” diyorlar. Bu sefer onlar kuruyor. Karakolda dövseler, sövseler de hiç aldırış etmiyorlar, istifa da etmiyorlar. Parti kurulmuş oluyor. Ama tabiî sonra, hoş olmayan çeşitli talepler oldu. Çünkü bu insanlar, değil demokratik kültürü, insânî muameleleri bile zor biliyorlar. Her ne kadar bunları tadil etmeye sonradan uğraştılarsa da, kurulurken böyle oldu. Demokrat Partinin kuruluşu, Anadolu’da yerleşmesi böyle insanlarla mümkün olabildi. Malûm, bu kültür, kaç defa müdahalelerle, ihtilâllerle yaralandı. Şimdi, biraz daha milletin isteği doğrultusunda bazı gelişmeler görüyoruz. Burada partiyi nazara almak doğru değil. Gelişen şartlar, milletin isteklerinin yerine getirilmesi noktasına gidiyor. Tabiî Üstad, sadece bunları söylemiyor. Üstad makâlâtında hürriyetin nasıl olması lâzım geldiğini bütün yönleriyle tarif ediyor. Anayasasını koymuş zaten bütün makâlâtında. “Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın” tarzında tarifler getiriyor. Batı anlayışında hürriyet hayli farklı. “Başkasına zarar vermedikten sonra özgürsün” diyor. Ama kişinin kendine verdiği zararı nazara almıyor. Işte demokrasinin buralarda açmazları var. Üstad Hazretleri hep onları nazara vererek, “Bizde nasıl olmalı?” yahut “Insanlıkta nasıl olmalı?” diye düşünüyor. Insanlık çok muhtaç bu hakikatlere. Onu da söylüyor zaten. “Onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz” diyor. Şimdi bir noktaya doğru gelindi tabiî. Yüz sene geçti. Yüz senede millet belli bir noktaya geldi. Esas mesele, başımızın sıkıntısı olan bu terör belâsına karşı ve bu masum halkın aldatılmasını önlemek için, milleti mânevî veçheden irşad etmek, yani dinî şahsiyetlerle onları ikaz etmek, uyandırmak. Ben yüzüncü sene meselesiyle ilgili olarak burada şöyle söyleyeyim. Tabiî demokrasimizin daha da kemâle gelmesi lâzım. Inşallah mükemmelleşir. Insanca yaşamanın ideâlini, insan olmanın haysiyetini kâmil mânâda tatmak isteriz.

*Türkiye uzun bir zamandır terör ve ırkçılık belâlarına maruz. Asırlardır kardeşçe yaşamış milletleri birbirine düşüren bu iki belâya, Üstad ve Risâle-i Nur ne gibi çareler sunuyor?

Cumhuriyetin kuruluşuna kadar, azınlık olarak gayr-i müslimler kabul edildi zaten Islâm’da da böyledir. Diğer bütün Müslüman olan vatandaşlar, Anadolu halkı tek bir milletti. Sonra cumhuriyet, bunu Türkçülük tarzına çevirdi. Aslında Türkiye Cumhuriyetinin ilk anayasasında “Devletinin dini, dîn-i Islâmdır” yazıyordu. Bu esasla kuruldu. Ve bütün etnik gruplar bu Islâm potasında kendisini gördü ve meclisinde de yer aldı. Böylece devam etti. Sonradan bu madde kaldırıldı. Kaldırıldı, ama gayr-ı mektup hâle geldi. Yani anayasadan kaldırıldı, ama milletten kaldırılmadı. Millet bu şuuru taşıyarak geldi. Fakat menfî kuvvetler, Türkiye’nin çeşitli düşmanları ırkçılık meselesini devamlı kullandılar. Zaten Osmanlı’yı parçalamada da kullanmışlardı. Ermeniler beş yüz sene teb’a-yı sadıka olarak kaldılar, ama Birinci Dünya Harbinde en büyük düşman hâline geldiler. Onları da, malum, tedbir için tehcir ettiler. Bu defa da, işte hâlen “Soykırım yapıldı, falan filan” diye söyleniyor. Biz Müslüman teb’a olarak Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı hepsi tek bir millet olarak yaşadık. Ama hariçten yapılan tahrikler yüzünden, Osmanlılar zamanında Ermeniler böyle çok şey yaptı. Sonradan da sosyalizm veya komünizm cereyanıyla PKK örgütü ortaya çıktı. Türkiye’nin inkişafını, kalkınmasını istemeyen Batıdaki bir kısım mihraklar da onlara kuvvet vererek, para pul, her şeyle yardım ederek Türkiye’nin başına bu terör belâsını ördü. Biz millet ve devlet olarak uyanık davranmak durumundayız. Madem Müslümanız, “Biz azınlığız, ayrı devlet isteriz” diyemeyiz. Doğu Anadolu’daki Müslüman kardeşlerimiz de bu noktada selim kalpli insanlar, yani hariçten gelecek şeylere kat’iyen iltifat etmezler, etmiyorlar da zaten. Ama bir kısım gençler meseleyi bilemiyor. Islâmî şuuru tam kazanamamışlar, bu teröre maalesef âlet oluyorlar. Terörün ilâcı olarak, hadiseler de şunu gösterdi ki; Türkiye’nin bölünmemesi için Müslüman kardeşliğinin zayi olmaması lâzım.

*Türkçülük, ırkçılık politikaları da bu sorunu arttırmıyor mu?

Illâ da başka bir şeyle tedâvi etmek istiyorlar. O da olmuyor. Fıtrata uygun gelmiyor. Fıtrî yapı, ancak Islâm kardeşliğiyle tatmin oluyor. Hz. Ali “Ne mutlu Müslümanım diyene” der. Trakya’da yaşayan bir kardeşini Müslümanlık duygusuyla Van’daki sevebiliyor. Trakya’daki de oradakini seviyor. Böylece bir kaynaşma vücuda geliyor. Eğer böyle olmazsa, başka şeylerle o mânâ tahakkuk etmiyor. Etmeyince de bilhassa masum gençlerimiz, beynelmilel güçlerin fesatlarına aldanıyor. Büyük bir yanlışlıkla dağlara çıkıyorlar. Yazık… Devlete burada çok iş düşüyor. Islâm hukukunda da var; madem devlettir, tedbiri almakla mükelleftir. Nizamı korumalıdır. Onun için Islâm hukuku isyan gibi hallere cevaz vermiyor kesinlikle. Üstad da bu sebeple “Menfî hareket kat’iyen yok. Kur’ân müsaade etmiyor” diyor.

*Üstadın Medreset’üz Zehrâ projesi, bahsettiğiniz problemlere çare sunuyor değil mi?

Üstad, tâ o zamandan bu tedbirlerin ihtiyacını hissetmiş. “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” diyor. Bu kendi kendine de olmuyor, elbette bir eğitim müessesesi yoluyla bunları tâlim etmek gerekiyor. Üstadımız bunu, Medreset’üz Zehrâ tabiriyle ifade etmiş. Ezher Üniversitesi mânâsında burada da bir üniversite teessüs etsin, tâ ki oradaki milletleri ırkçılık ifsat etmesin istiyor. Medreset’üz Zehrâ projesinin diğer bir tarafı da, üç fonksiyonu birden icrâ etmesi. Yani Tekke, Medrese, Mektep arasındaki ihtilâfı kaldırıyor. Hem ırkçılığı ortadan kaldırarak muhabbeti tesis ediyor, hem de o zamanda birbirini itham eden bu kurumları tek potada eritiyor. Bazılarının “Yanlış yaptık” diyerek daha yeni yeni anlamaya başladığını; Üstad, tâ o zamanlar Medreset’üz Zehrâ projesi çerçevesinde “Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz” diyerek ortaya koymuş. Bir profesör bunu “Kürtçe seçmeli ders olabilir” şeklinde yorumluyordu meselâ. Türkiye, şu anda bu noktaya gelmeye başladı. Yüz sene sonra tabiî.


*Peki Türkiye, Üstadın bu dev projesinin neresinde?

Erzurum’da bir üniversite açılacağı zaman, Kırkıncı Hoca, “Üstad’dan bir mektup geldi” diyor. Mektubu biz buradan (Istanbul’dan) göndermiştik-o zamanlar lâhikaları buradan gönderiyorduk çünkü. Daha evvel Urfa’dan gönderiliyordu. Sonra Istanbul’a vermişlerdi o vazifeyi. Netice olarak; Kırkıncı Hoca “Bir de baktık ki Üstad mektupta ‘O benim üniversitemdir’ diyor” diye anlatıyor. Çünkü, daha evvel proje Van’da yapılması içindi. Ama Erzurum milletvekilleri bastırmışlar, Başbakan’a ve Reis-i Cumhura gitmişler, Erzurum’a aldırmışlar. Ve Üstad “Benim üniversitem” diyor. Kırkıncı Hoca “Üstad böyle deyince biz üniversiteye sahip çıktık” diyor. Işte Medreset’üz Zehrâ projesinin bu mânada bir tahakkuku var. Diğer taraftan mânevî tahakkuku da var. Yani şimdi Risâle-i Nur var. Bütün dünyada, Türkiye’de ve bütün üniversitelerde fen dersleri okunurken, bir yandan da Risâle-i Nur okunuyor. Bu anlamda, Medreset’üz Zehrâ projesi şu anda bütün Türkiye’de tatbik ediliyor. Bütün üniversiteler bu noktada Medreset’üz Zehrâ’nın bir şubesi gibi. Ben öyle telakkî ediyorum. Inşallah… Medreset’üz Zehra projesi çok mühim bir proje. Üstad daha çocuk yaşlarda bunu gündeme getiriyor. Osmanlı devletinin eğitim sistemindeki eksiklikleri görüyor. Üstadın zaten büyüklüğü de burada: Sadece eksikliği görüp tenkit etmiyor, projesini de ortaya koyuyor. Hatta bundan iki devre evvel Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog, “Artık şimdiki eğitim modelimizi çöp sepetine atma zamanı geldi. Ilahiyat fakültelerinde fen derslerinin, fen fakültelerinde de ilahiyat derslerinin okutulması lâzım” şeklinde bir beyanat vermiş. Elhasıl; Üstadın projeleri çeşitli vesilelerle tahakkuk ediyor. Demek insanlığın fıtrî ihtiyacıymış ki, devletler, idareler bunu yapmaya mecbur oluyor.

*Yakın zamanda Suriye’de gerçekleşen sempozyumda bulundunuz. Oradaki izlenimleriniz neler?

Suriye bambaşka oldu. O sempozyumda Hutbe-i Şamiye esas alınmıştı. Ben hayretler içerisinde kaldım. Nasıl ifade edeyim, Hutbe-i Şamiye’yi didik didik etmişler tâbiri caizse. “Yüz sene evvel Hutbe-i Şamiye nasıl taze idiyse, şimdi de aynı tazelikte ve hem Islâm dünyasına, hem de bütün insanlığa lâzım” tarzında konuşmalarda bulunuldu. Bu konuşanların her biri, ayrı ayrı yüksek ilmî şahsiyetler. Doğrusu ben giderken böyle bir şey beklemiyordum.


*Rusya’da Rusça olan bazı Risâle-i Nur eserlerinin yasaklanmasına nasıl bakıyorsunuz?

Dünyanın hür bir zemine gittiği zamanda bu yasağın gündeme gelmesi, aslında çok acayip, anormal bir hadise. Komünizmden kalan ateizmin bir tezahürü. Münferid insanların bu yasağa taraf olması… Ve hiçbir ilmî müdafaayı dinlememeleri… Çok anormal. Avukat buraya geldi, hep beraber neler yapmamız lâzım diye görüştük. O “Dünya üniversitelerinden ve ilim adamlarından ‘Risâle-i Nur nasıl bir tefsirdir ve insanlığa nasıl faydalıdır?’ şeklinde raporlar isteyelim” dedi. Neticede, Risâle-i Nurlar hakkında Amerika’dan, Ingiltere’den, Vatikan’dan, Fas’tan, Mısır’daki Ezher’den, hepsinden ilmî yazılar geldi. Hiçbirini kaale almadılar. Böyle mahkeme olur mu? Rusya’daki müftülüklerin hepsi katıldı. Rusya Müftüler Genel Başkanı “Risâle-i Nur’u, imanî hakikatleri ispat ediyor diye mahkûm etmeniz, Kur’ân’ı mahkûm etmektir. Böyle şey olamaz” diye bir buçuk saat konuşma yapmıştı salonda. Elhâsıl; mahkeme çok sathî bir anlayış içerisinde, maalesef böyle bir karara vardı. Ama şu anda Avrupa Insan Hakları Mahkemesi’nde devam ediyor mahkeme.

*Bu yasakta bir hayır yönü olabilir mi?

Bunu, Istanbul’daki Adalet Sempozyumu’na da gelen Rusyalı bayan gazeteci Nadejda Kevorkova iyi açıkladı. Hakikaten, hakkı hukuku müdafaa eden hakperest bir insan. Yeni Asya’da da yayınlanmıştı. Şöyle diyordu: “Size iki haberim zar. Biri iyi, diğeri kötü. Önce kötü olanı söyleyeyim: Said Nursî’nin eseri Rusya’da yasaklandı. Iyi haber de aynısı. Çünkü bu sayede Said Nursî ve eserleri Rusya’da meşhur olacaklar.”

*Son olarak 23 Mart vesilesiyle vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Risâle-i Nur’u iyi anlamamız lâzım. Madem Risâle-i Nurları biz evvelden öğrendik, vazifemiz insanlığa ve kendi memleketimizdeki insanlara onun kıymetini, değerini anlatmaya çalışmaktır. Üstadın istediği buydu çünkü. Üstad “Risâle-i Nur’un bir sayfasını bir yerden bir yere götürmek en büyük bir cihaddır. Eskiden cihad kılıçla, silâhla olmuş; şimdi onun yerine Kur’ân’ın elmas kılıncı olan Risâle-i Nur’la bu cihadı yapmamız lâzım” diye devamlı anlatırdı. Bir kısım kimseler, zamanın ihtiyacını bilemedikleri için, cihadın hâlen silâhla olduğunu düşünüyor. Hem Müslümanlara, hem de bütün insanlığa zararlı oluyorlar bu noktada. Manevî cihadı esas alsalar, Islâmiyet’in sevilmesine vesile olacaklar. Onu yapmıyorlar, bu sefer silâhlı ve Islâmiyet aleyhinde bir durum meydana geliyor. Çok yanlış bunlar. Bosna’daki gibi tecavüz edilirse maddî mukabele edersin, bu ayrı bir mesele; ama bizim vazifemiz, bu hakikatleri, her sene daha fazla gayretle insanlara anlatmaktır. Üstad, “Bir kimsenin sizin vasıtanızla imana gelmesi sizin için sahra dolusu kırmızı koyundan hayırlıdır” hadisini kaç yerde zikrediyor. Bunu yapmak bizim esas vazifemizdir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*