Mehmet Kutlular: Demokrasi istiyoruz

28 Şubat’ta Mehmet Kutlular (Basın toplantıları, soru-cevaplar – 1)

(16 Ekim 1999’da Ankara’da düzenlenen Bediüzzaman Mevlidi’yle ilgili  basın toplantısındaki konuşma metni)

Oyalanmayalım

21. yüzyılda demokrasi ve insan hakları, çağdaş dünyanın vazgeçilmez öncelikleri durumundadır.

Türkiye’nin iç yapısı ise, bu temel prensiplerle çelişen bir tablo arz etmektedir.

Her şeyden önce, Türkiye bugün ihtilâl ürünü antidemokratik bir anayasa ile idare edilmektedir.

Bu anayasanın millet iradesiyle seçilen organlara getirdiği kısıtlamalar hâlâ büyük ölçüde yürürlüktedir. Bu anayasa bu şekliyle geçerli olduğu sürece, Türkiye’de sivil otoritenin üstünlüğünü tesis etmek mümkün değildir.

Türkiye’nin yaşadığı 28 Şubat sürecinde hak ve hürriyetlerde meydana gelen daralmaların ve yine bu süreçte DGM’lerce verilen tartışmalı mahkûmiyet kararlarının çıkış noktası ve dayanağı bu anayasadır. Keza, devletin resmî ideolojisi haline getirilen görüşler bu anayasa ile koruma altına alınmış; başka hiçbir düşünce ve mülâhazanın bu ideoloji karşısında himaye görmeyeceği, anayasanın başlangıç kısmında açıkça ifade ve ilân edilmiştir.

Din, vicdan, düşünce, ifade ve basın hürriyeti alanlarında yaşanan hak ihlâlleri

Hayatın hemen her alanında, özellikle de din, vicdan, düşünce, ifade ve basın hürriyeti alanlarında yaşanan hak ihlâlleri, çoğunlukla, bu resmî ideoloji adına işlenmektedir.

1982 Anayasası ve bu anayasaya istinaden çıkarılan 12 Eylül kanunları ile birlikte, Türk Ceza, Terörle Mücadele ve Basın Kanunları, en başta düşünce hürriyetini kullanılamaz hale getiren antidemokratik ve hukuk dışı kısıtlama, sınırlama ve engellemelerle doludur.

Din ve vicdan hürriyetini tehdit eden TCK’nın 163. maddesinin kaldırılmasından yıllar sonra, 28 Şubat sürecinde “irtica ile mücadele” gerekçesiyle başvurulan aynı kanunun 312. maddesi, kaldırılan 163. maddeyi aratmayacak bir katılıkla uygulanmaya başlanmış; kamu vicdanını isyan ettiren çok haksız karar ve uygulamaların dayanağı haline getirilmiştir.

Bu haksız tasarrufların halen de bütün şiddetiyle devam ettiği,  müsbet ve yapıcı neşriyatıyla bilinen gazetemiz hakkında kapatma talebiyle açılan ve halen devam etmekte olan 312 dâvâlarında, geçen yıl Kocatepe Camii’nde okuttuğumuz ve 17 Ağustos depreminde vefat edenlerin ruhlarına da ithaf ettiğimiz Bediüzzaman Mevlidini takiben, mevlid esnasında gazetecilerin sorularına verdiğim cevaplar bahane edilmek suretiyle, benim iki kez gözaltına alınıp, ikincisinde tutuklanarak cezaevine gönderilmemde ve ardından Ankara 1 no’lu DGM tarafından iki yıl bir gün hapse mahkûm edilmemde açıkça görülmüştür.

Bu mahkûmiyet hakkında, henüz yargı süreci devam ettiği için bu kadar söylemekle iktifa etmek durumundayım.

312 meselesinin bir an önce çözülmesi gerek

Ancak yeni dönemde Meclis gündemine de gelmesi beklenen 312 meselesinin bir an önce çözülmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Esasen Türkiye, anayasasından başlayarak, bütün mevzuatını ve sistemini A’dan Z’ye gözden geçirip yenilemek, rejimini her bakımdan çağdaş hukuk standartlarına uygun hale getirmek zaruretiyle karşı karşıyadır.

Mevcut yapı, sistem ve işleyiş, herşeyden önce Türkiye’de devlet-millet ilişkilerini zora sokmakta, her alanda kendisini gösteren ciddî sıkıntılara sebebiyet vermekte, çözümsüzlüğe sürüklediği sorunları biriktirerek daha da içinden çıkılmaz hale getirmekte; böylece ülkedeki iç barış, huzur ve istikrar özlemlerini baltalamaktadır.

Bu yapı ve işleyişe vücut verip devamı için elinden geleni yapan baskıcı ve dayatmacı anlayış, gerçek anlamından kopardığı laikliği din ve vicdan hürriyeti için bir tehdit haline getirmiş; laikliği koruma ve irtica ile mücadele adına, Türkiye’de büyük çoğunluğu teşkil eden samimî dindarları incitmiş; inancın gereği olarak takılan başörtüsünü bir tehdit simgesi olarak algılamak suretiyle, başörtülü genç kız ve hanımların eğitim ve çalışma haklarını ellerinden almış; din eğitimine kabulü imkânsız kısıtlamalar getirmiştir.

Ve aynı şekilde, ülke bütünlüğünü koruma iddiasıyla ortaya çıkarken de, bölücü eğilimlere yeni kozlar vermekten geri durmamıştır.

Türkiye’deki sıkıntının temel kaynağı bu anlayıştır.

Baskıcı ve dayatmacı zihniyet en büyük sorun

Ülkeyi zorlayan sorunların temelinde de bu antidemokratik, hukuk dışı, baskıcı ve dayatmacı zihniyet yatmaktadır.

Bu zihniyetin keyfî uygulamaları devlet-millet kaynaşmasına zarar vermekte; iç barış ve huzuru tehdit etmekte; ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyi hedef alan tahrik ve provokasyonlara zemin hazırlamaktadır.

Türkiye bu zihniyeti, demokrasiyi ve hukuku hâkim kılmakla aşabilir. Türkiye’nin kendi içinde huzur ve ahenge kavuşabilmesi, demokratik hukuk devletinin gereklerini hakkıyla yerine getirebilmesine ve bu çerçevede laiklik anlayışını da cihanşümul tanımına uygun şekilde, demokratik hukuk devleti prensiplerine göre vuzuha kavuşturabilmesine bağlıdır.

Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak Türkiye, devlet yapısını da demokrasi, açık rejim, hukukun üstünlüğü, din ve vicdan hürriyetinin teminatı anlamındaki laiklik gibi çağdaş kriterler çerçevesinde şekillendirebildiği takdirde, gerçek anlamda bir “model ülke” niteliğini kazanabilecektir. Böyle bir Türkiye, globalleşen dünyada farklı kültürler ve medeniyetler, özellikle İslâm âlemi ile Hıristiyan Batı dünyası arasında en önemli diyalog köprülerinden biri olma misyonunu da üstlenebilecektir. Helsinki’de AB adaylığımızın kabulü ve ilânı, bu yolda son derece önemli ve tarihî bir fırsatı önümüze çıkarmıştır.

Bize düşen, daha fazla oyalanmadan bu fırsatı değerlendirmek ve Türkiye’yi gerçek anlamda bir demokratik hukuk devleti yapısına sahip kılmaktır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*