Yeni Asya Grubu’nun lideri olan Mehmet Kutlular, cemaate ait Yeni Asya gazetesinin de başında bulunuyor. Nur cemaatinde daha çok Süleyman Demirel’e olan yakınlığı sebebiyle eleştirilen Kutlular, 12 Eylül Anayasası’na ‘hayır’ dediği için de takdir ediliyor. Demirel’in kendilerini kullandığı eleştirilerini kabul etmeyen Kutlular, tarihi olayların tam tersi bir durumu gösterdiğini belirtiyor. İşte Kutlular’ın sorularımıza verdiği cevaplar.
Nur hareketinin geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?
– Risale-i Nur hizmeti istediği noktaya vardı diyemeyiz, ama çok da güzel yol aldığını söyleyebiliriz. Nur hareketinin hak etttiği yere gelmesini, “Üstad Hazretleri’nin hak ettiği ve lâyık olduğu yere oturabilmesi; düşünce ve fikirlerinin daha geniş kitlelere ulaştırılabilmesi” şeklinde anlıyorum. Çünkü Said-i Nursi sıradan bir âlim değildir. Özelliği olan bir insan. İslâm dünyası, Türkiye, ve insanlık âlemi için ortaya bir reçete koydu. Kur’an’ın evrensel mesajını, bu asırda bütün insanlığa, en güzel şekilde anlattı, hastalıkları tespit edip ilaçları vererek “hastalıktan kurtulursunuz” dedi. Ama Türkiye ve dünya şartları bu noktada ciddi bir çalışmayı önlemiştir. Bu anlamda bu hizmeti engelleyenlerin başında devletimiz geliyor. Çünkü evhamlı bir kafası var. Her şeye şüpheyle, evhamla yaklaşıyor ve her şeyi tehdit unsuru olarak görebiliyor.
Peki bu noktada ne yapılması lazım?
– Risale-i Nur’un hedeflenen noktada olması için akademik çalışmaların yapılması gerekiyor. Akademisyenler, Bediüzzaman’ın düşünceleri üzerinde çalıştıkları zaman aforoz ediliyor. Şerif Mardin, uluslararası bir akademisyen olmasına rağmen aforoz edildi. Dolayısıyla biz, ancak dikkatleri Üstad Hazretleri’ne çekmekle meşgulüz. Ciddi anlamda bir akademik çalışmaya yönelemiyoruz. Bunu üniversiteler yapacak. O zaman Üstad, layık olduğu ve hak ettiği yere gelecektir. Bu noktalarda yavaş işliyoruz. Risaleler yayılmıyor değil. Ama bir halkın okuması var, bir ilim adamlarının, bir de akademisyenlerin okuması var. Din âlimlerimiz de yaklaşamıyor; çoğu ya ilâhiyat fakültelerinde, ya da devletin bir memuru olarak çalışıyor. Şerif Mardin’e nasıl ters bakılabildiyse, bunlar da ters bakılmaktan çekiniyor.
28 Şubat’ın buna nasıl bir etkisi oldu?
– 1980’den önce Bediüzzaman’a ilgi daha büyüktü. 28 Şubat süreciyle yukarıda bahsettiğim baskı ve korkular arttı. Risalelere, Türkiye’den ziyade yurtdışındaki ilim adamları ilgi duyuyor. Belki bir gün bize, “Niye bu konu üzerinde fazla durmadınız?” diyecek ve kızacaklar. Batılı akademisyenler, meseleye ideolojik bakmıyor. onlar bu bakımdan rahat. Biz henüz demokratikleşemedik. Baskılar devam ediyor. Derin devlet var. Ancak kendi ideolojisi çerçevesinde yapılan çalışmalar takdir görüyor. Bu ideolojiye uygun olmayan her meseleye devlet gücüyle karşı çıkılıyor. Şerif Mardin’e yapılan budur.
Demirelcilikle eleştiriliyorsunuz…
– Kim eleştiriyor? Eğer MHP ve Milli Selamet eleştiriyorsa, bunlar siyaseten eleştiriyor. Çünkü onlar Demirel’e değil demokrasiye karşılar. Din namına siyaset yapanlara destek vermedik. onların içinden de, genç bir grup ayrılıp AK Parti’yi kurarak, bizim düşüncelerimize geldi. Böylece iktidar da oldular. Ayrıca o zamana kadar Demirel’in alternatifi yoktu. Kime oy vereceksin? MHP’ye mi, Ecevit’e mi, MSP’ye mi? Bunların demokrasiyle ilgisi yok. Biz ehven-i şer olarak gidip Demirel veya Çiller’e oyumuzu verdik. Benim Üstadım Demirel’den evvel demokrat. Hiçbir zaman alt seviyede bir siyaset yapmadık. Şahsımız adına hiçbir şey istemedik. Milletimizin bir meselesi varsa herkes gibi gidip yapılması gerekenleri anlattık. Demirel zamanı dâhil, bir kuruş teşvik, yardım almış ve istemiş miyiz? Oyumuzu veriyoruz, savunuyoruz. Ama almadık. Niçin? Biz hep bu meseleden uzak durduk. Hiçbir hükümet döneminde bir kuruş dahi teşvik istemedik. Hâlbuki Demirel’den en fazla istifade edebilecek insanlarız biz. 28 Şubat’a kadar Demirel aynı Demirel’di. 28 Şubat sürecinden sonra değişti. Burada Demirel’in fonksiyonu, orduyu, “siz oturun biz bunu siyaseten halledelim” şeklinde ikna etmek oldu. .
Demirel’in, şahsınızda Nurcuları kullandığı eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Demirel’in bizi kullandığı doğru değil. Bizi nerede kullandı? Oylarımızı alarak mı kullandı? AK Parti de benden oy isteyebilir. Ben bir grup isem, her parti benim oyumu almak için birtakım tavizler vermek durumundadır. Türkiye’nin şartları bu. Biz zaten demokrat misyonun DP, AP ve DYP ile geldiğine inanıyoruz. Çünkü bunun alternatifi yok. Demirel’e oyumuzu verdik, ama istediğimizi yapmadı diye parti değiştirecek bir kitle değiliz. Kendimizi değil milletimizi düşünüyoruz. Demirel, Bediüzzaman ve talebelerinin samimi bir dostudur. Bugüne kadar hiçbir zaman Demirel’in ağzından Bediüzzaman ve Nur talebelerinin aleyhinde bir tek kelime çıkmamıştır. Oy verdik diye teşvik gibi maddî veya manevî herhangi bir menfaat sağlamadık. Kaldı ki, inandığı istikamette oy kullanmak, kullanılmak olarak değerlendirilemez.
‘Biz anlattık, onlar anlamadı’
Demokrasinin temel dayanaklarında hürriyet, adalet ve eşitliğin olduğunu kaydeden Mehmet Kutlular, “En kapsamlı hürriyeti, benim dinim 1400 yıl önce getirdi” diye konuştu…
28 Şubat sürecinde Demirel “sivil yollara” başvururken, Ecevit, Demirel’in aksine Nurculara sahip çıktı.
– Ecevit, Nurculara değil, Fethullah Hoca’ya sahip çıktı. Ecevit, dindarlara hiçbir zaman sıcak davranmadı. Orada Fethullah Hoca’nın desteğini alarak birinci parti olduğu için sahip çıktı. Ecevit’in İslâmiyet’e karşı kanaati değişmedi.
Hocaefendi yanlış mı yaptı?
-Bana göre Hocaefendi, Ecevit’i destekleyerek yanlış yaptı. Karaoğlan, Marksizmin bayraktarlığını yaptı. Marksistti. Dönüş yaptığını da sanmıyorum. Genel manada dindar grupları değil, sadece Fethullah Hoca’yı savundu. Bazıları her seçimde parti değiştirdi. Biz hiç değiştirmedik. Bana göre parti değiştirmeye gerek yoktu. Bu yaptıkları hareketin yerini Risaleler’de ve Üstad’ın hayatında bulamazlar.
Dönem dönem iktidarlara yakın oldunuz. Kendinizi devlete iyi anlatamadınız mı?
– Biz anlattık, ama onlar anlamak istemedi. Çünkü devletin ilimle alâkası yok. onun “resmi ideolojisi”yle alâkası var. Her şeyi onunla değerlendiriyor. İdeolojisinin temelinde de Kemalizm ve Atatürkçülük var. Tarih, ona göre yazılıyor. Topluma bakış bu anlayışa göre şekilleniyor. Bu anlayışa uyuyorsan iyisin, değilsen düşmansın. Bundan dolayı devlet anlamak istemiyor.
Devleti eleştirmenizde gazeteci sıfatınızın bir etkisi var mı?
– Hayır! Üstad’ı anlamamın etkisi var. Çünkü Üstad; çekinmeyen, korkmayan ve hürriyetçi bir parlamenter sistemi cumhuriyetten önce savunan bir âlim. Üstad’ımız başta olmak üzere, ağabeylerimiz o kadar sıkıntı çekmelerine rağmen, devlete düşman olmadık. Hakkımızda iki binin üzerinde dava açıldı. Üstad ve ağabeyler çok işkence gördü. Buna rağmen biz, devlet düşmanı değiliz. Demokrasiyi savunuyoruz. Ama devletin yanlışlarını da yapıcı bir dille eleştiriyoruz. Üstad’ımız “Medenilere galebe çalmak ikna iledir. Vahşiler gibi icbar ile değildir” diyor. Biz fikirlerimizi ve eleştirilerimizi söylüyoruz. Bu bizim hakkımız.
Siz hangi demokrasi anlayışını savunuyorsunuz? Bu anlayış, Bediüzzaman’ın savunduğu “meşrutiyet-i meşrua” ile örtüşüyor mu?
– Evet, örtüşüyor. İslâm dünyası ve Türkiye, Üstad’ın bu çizgisine gelebilmiş değil. Bazı meseleleri kabullenemiyor. “Şeriat varken, İslâm varken, bir Müslüman niye demokrasiyi savunsun” diyorlar. Anlayamadıkları bir espri var. Said Nursi, isme değil, içeriğe bakıyor. Demokrasinin temel dayanaklarında ne var? Hürriyet var. En kapsamlı hürriyeti benim, dinim bin dörtyüz yıl önce getirdi. Başka ne var? Adalet ve eşitlik var. Bizim halifelerimiz gayr-i Müslimlerle mahkemelerin önüne çıkmışlar. Milli irade ve seçim diyoruz. Demokrasi seçime dayanıyor. Dört halife seçimle göreve geldi. Ancak bazı farklar da var. Meselâ İslâm’ın hürriyet anlayışında birey, ne kendisine, ne de başkasına zarar verebilir. Ama Batı medeniyetinin hürriyet anlayışı ve demokrasiyi uygulayış biçiminde, başkalarına zarar vermediğin sürece istediğini yapabilirsin. Bunun gibi meseleler düzeltilebilir. İnancıma ters şeyler varsa da, onu inancıma göre şekillendiririm. İsim o kadar önemli değil. İçeriği önemli. Türkiye’nin adı, “cumhuriyet,” ama içi boş. Adının cumhuriyet olması, içeriğinin de cumhuriyet olduğu anlamına gelmez. Ne zaman bu millete sorarak iş yaptılar? Hâlâ da sorulmuyor. İki de bir ihtilâller oluyor. “İlâhi ikaz” dedim, iki yıl ceza yedim. Cumhuriyete değil, içi boş cumhuriyete karşıyız.
‘İhtilali savunamayız demokrasiye ters’
Müsadenizle tekrar bölünmelere gelmek istiyorum. Darbelerin ayrılıkta nasıl etkisi oldu?
– 12 Mart’ı eleştirdik. Ama 12 Eylül’de, bazı ağabeyler yanlış bir yola girdiler. Mehmet Kırkıncı, “Komünistlere karşı kader bizi Kemalistlerle beraber olmaya mecbur etti’ diyor. Hayatını anlattığı kitabında, ihtilali müjdeli bir haber olarak aldığını söylüyor. Bu fikri Kırkıncı Hoca geliştirdi. İhtilal müjdeyle değil, üzüntüyle karşılanır. Ben ordu düşmanı değilim. Ama orduyu âlet ederek ihtilal yapana, vatandaş olarak karşı çıkma hakkım var. Ben irademle seçtiğim hükümeti, irademle indirmek istiyorum. Biz Yeni Asya gazetesinde 12 Eylül karşıtı neşriyat yapıyorduk. İhtilal sonrası ağabeyler, Kırkıncı Hoca’nın “ihtilal oldu, aleyhte olursak kötü olur” düşüncesinin etkisinde kaldılar. Buna inandılar. “Hapse girme endişesi” ve “cemaati koruma düşüncesi”yle ihtilalcilerin eleştirilmemesi gerektiğini söylediler. Kırkıncı Hoca’nın bu yönde mektubu var. Bunlar, 12 Eylül darbesini Çanakkale, Niğbolu ve Malazgirt zaferlerinden daha büyük bir zafer olarak sundular. Bu, Üstad’ın anlayış ve inancına ters bir tutumdu. Biz ihtilali savunamayız. Çünkü demokrasiye ters. Ama savunan ağabeyler oldu. Böylece 12 Eylül taraftarı ve aleyhtarı diye bir münakaşa oldu. Bundan dolayı bir bölünme oldu.
Darbecilerin, bu süreçte sizden her hangi bir talebi oldu mu?
– İhtilal sonrası komünistleri bertaraf eden devlet, mütedeyyin insanları da rejim düşmanı olarak gördü. Bu tehlikeye karşı da Müslümanlarla temasa geçtiler. “Ya İslâmî grupları beraber olmaya ikna edelim, ya da baskı kurarak, korkutarak veya devlet imkânlarını sunarak yanımıza çekelim” düşüncesiyle kendilerini güvence altına almaya çalıştılar. Bence 12 Eylül bunu başardı. 12 Eylül’de Konsey adına biri benimle görüşmek istedi. 3 teklif ile geldiler. Bana, “Mehmet Bey, biliyorsunuz bir ihtilal oldu. Bunun için bütün sivil toplum faaliyetleri yasaklandı. Ama siz bu yasaklara uymuyorsunuz. Beyazıt’ta her Cumartesi iki yüz kişiyle sohbet yapıyorsunuz. Bunlar Konsey’e rapor olarak geliyor. Konsey bu toplantılarınızı kaldırmanızı istiyor. Bunun için anlaşmaya geldik. İkincisi: Atatürk aleyhtarlığı yapıyorsunuz. Paşalar bu konuda hassas. Bunu da yapmamanızı istiyoruz. Üçüncüsü ise yurtdışında (yurtiçinde değil) Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı beraber mücadele verelim -her halde onları bizden daha tehlikeli görüyorlar.- Bunları kabul ederseniz, devlet imkânlarını emrinize tahsis edeceğiz” dedi. Ben de, “Birincisi: bu dersleri kaldırmayız. Biz imanî konularda ders yapıyoruz. Rahatsız oluyorsanız, bizi toplar hapishaneye atarsınız. Biz de çıktığımızda, bıraktığımız yerden devam ederiz. İkincisi: Atatürk meselesinde yaptığımız bir şey yok. Ama sizler Atatürk’ü “Besmele” yaptınız. Bazı şeyleri tenkit ediyoruz. Üçüncüsü ise Süleymancılara ve Milli Görüşçülere niye düşmansınız? Çünkü onlar dindardırlar. onun için onlara muarızsınız. onların Müslümanlığından şüphemiz yok. Farklılıklarımız var; ama biz onlara düşman değiliz. onlar bizim din kardeşlerimiz. Ayrıca kendimizi onlara karşı kullandırtmayız. Hiçbir teklifinizi kabul etmiyorum” diye cevap verdim. Bana, “İyi düşün!” diyerek bir teklif daha yaptı: “Eğer bu teklifleri kabul ederseniz, Risaleleri, cezaevlerine devlet eliyle dağıtırız” dedi. Ben kendisine teşekkür edip kabul etmedim.
Bu teklifi niye size getirdiler?
– Çünkü biz o zaman bütün ve güçlüyüz. Bir gazete sahibiyim. Hizmetlerin içindeyim. Siyasi ve sosyal olaylarla meşgul olan bir insanım. Sosyal biriyim. Herkesle diyaloğum var. Şöyle düşündüler: “Bu adam söz sahibi olan -hâşâ- lider gibi -ki bizim cemaatimizde böyle bir şey yok; ama devlet öyle görüyor. Bunu kafakola alırsak arkasını getirir zaten.” Bunun için bana geliyorlar. Benden istediğini alamayınca, Kırkıncı Hoca’ya gittiler. Kırkıncı Hoca teklifi kabul etti. 12 Eylül’ü alkışlayan ve toplumun kurtuluşu olarak gören bir insanın, bu teklife sıcak bakması normal. Diğer İslâmî grupları da bu tekliflerle böldüler. 12 Eylül sonrası bütün İslâmî gruplar bir teslimiyet içine girerek sindi. Kimisine dünyayı amade ettiler. Kimisini de korkuttular. Bu, 12 Eylül’ün bir siyaseti idi.
Nurculuğun birçok cemaate bölünmesi ve Kürt meselesi üzerine sorularımızı cevaplandıran Mehmet Kutlular, “Kıskançlık duygusu bastırılamıyor. Kusur biz Müslümanlarda” diye konuştu.
Nurculuğun, birçok cemaate bölünmesinin sizce ana sebepleri nelerdir?
– Bakınız, hepimiz insanız ve hatalarımız var. Allah her türlü duyguyu vermiş. İnanıp inanmamakta da serbest bırakmış. Kıskançlık, kin, nefret ve diğer duygular her insanda mevcut olduğu gibi, bizlerde de var. İnsanlar arasındaki farklı duygular ve düşünceler terbiyenin kontrolünden çıkarsa toplumda sıkıntılar başlar. Bizim ayrılık meselemizde itikat noktasında, aramızda hiçbir sorun yok. Ayrılıklarımız şahsî, hissî birbirini üstün görmeye bağlı şeylerdir. Hâlbuki bunların hepsi men edilmiş şeyler. Ama men edilmesine rağmen, kıskançlık duygusu bastırılamıyor. Kusur İslâm’da değil, biz Müslümanlarda. Bu duyguların kontrol altına alınamayışı, sürtüşmelere sebebiyet veriyor. Ama kimse bu duygulardan dolayı sürtüştüğünü söyleyemiyor. Söylese ayıplanacak. O zaman, ona hizmet kılıfıyla bir kutsiyet atfediyor.
İlk ayrılık ne zaman başladı?
– İlk ayrılık, Hüsrev Ağabeyin tutumundan kaynaklandı. 1956’da Risaleler tamamen serbest bırakılınca, Üstad Hazretleri de bunları Latin harfleriyle bastırmak istedi. Üstad, “Eski yazılar devam etsin, ama yeni yazılarla da Risaleler neşredilsin” diyordu. Çünkü, “bu hakikatlerden yeni nesli mahrum bırakamayız” diyordu. Hüsrev Ağabey “Olmaz efendim” diyor.
Üstad’ına karşı mı çıkıyor?
– Orasını bilemem. Ancak Üstad’a küsüyor. Üstad hayatta iken hepsini Latin harfleriyle basıyor. Üstad’ın vefatından sonra önü açılınca, “Latin harfleriyle yazılan bütün Risaleler yakılacak” diye bir emir verdi. ona uyanlar Latin harfleriyle basılan Risaleleri yaktılar. Hâlâ da okumazlar.
Sonraki bölünmeler?
– Küçük olaylar üzerinde durmak istemiyorum. Bakınız Üstad “demokratik bir cumhuriyet”i savunuyor. “Ehven-i şer” diye demokratlara oy verip, insanları da oy vermeye davet etti. Mü’min kardeşlerini buna davet etti. Buna uyanlar olduğu gibi, uymayanlar da oldu.
Açık talimat verdi mi?
– Tabii. Çünkü o zaman iki parti var. Ya demokratlar iktidara gelecekti, ya da CHP. Demokrat Parti istediği manada demokrat olmasa da, ehveni şer diye demokratları destekledi. Talebelerine bunu söyledi. Üstad, “Halk Partililer kolumuzu, Demokratlar ise parmağımızı kesiyor” diyor. Hangisini vereceksiniz? Tabiî ki parmağınızı. Biz bundan yola çıkarak, ihtilallere karşı çıktık.
AK Parti’yi bugünün Demokrat Partisi olarak görüyor musunuz?
– Bizim böyle bir kanaatimiz yok. AK Parti yeni bir parti. Siyasi tecrübesi olanlar, hemen karar vermez, beklerler. Ama ben bütün samimiyetimle demokrasiyi içlerine sindirmelerini isterim. Kamuoyu, partinin oturmasını bekliyor. AK Parti’ye oy veren kesimler şimdiye kadar aradığını bulamadı. Yıllardır demokrasiyi küfür rejimi olarak görüyorlardı. AB’ye karşı durdular. Müslüman Hıristiyan diyaloguna karşıydılar. Sonradan yanlış yaptıklarını anladılar. onlar bizim fikrimize geliyor. Üstad’ımın cumhuriyetin ilanından önce söylediği fikirlere, onlar geliyor. Ben gitmiyorum. İnşallah samimidirler. Bunu temenni ediyorum.
Keşke siyasete ve partilere bulaşmasaydık diyor musunuz?
– Biz siyasete bulaşmadık. Siyasete oy verdik. Siyasete bulaşmak, parti kurmak ve partiyi ele geçirmektir. Devleti ve hükümeti idare etmeye çalışmaktır. Herkesin bir kanaati var. Bizim de kanaatimiz var. Burada, siyaseten bir “tercih” söz konusu.
Kürt sorununu sormak istiyorum. Bu soruna nasıl bakıyorsunuz?
– Hiçbir Kürt vatandaşımızın hak noktasında benden daha az hakkı yok. Kendi aralarında dillerini istedikleri gibi konuşuyorlar. Biz devlet okullarında Kürtçe eğitime karşıyız. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Özel okullar açılmasına itirazım yok. Ama devlet okulunda Kürtçe eğitim olmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunu var. Bu kanuna göre devletin resmi dili Türkçe’dir. 12 Eylül’e kadar Kürtçe konuşma sorunu yoktu. 12 Eylülcüler, PKK meselesinden dolayı biraz sıkı tuttular. Bu da yanlıştı. Efendim, “Kürtçe eğitim verilsin.” Hayır efendim böyle bir şey olmaz. Türkiye’de yirmi beş ırk var.
Medresetü’z-Zehra projesinde Kürtçe’ye yer verilmiyor mu?
– Bediüzzaman, “Kürtçe neşriyat yapılsın” demiyor. Üstad, “Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz” diyor. “Caiz” demek, “ihtiyaç olduğu zaman kullanılır” demektir. Bunun şeriatta anlamı budur. Kürtçe öğretilse de bir işe yaramaz. Ne dünyada bir geçerliliği var, ne de Türkiye’de kullanabileceği bir alan. 12 Eylül’e kadar Kürtlerin dillerini öğrenme ve kullanmasında bir zorluk yoktu. Kürtler milletvekili olabiliyor. Her türlü ticareti yapabiliyorlar. Devletin bazı meselelere karşı kafası bozuk. Biz iki bin mahkeme geçirdik. Kürtler bizim kadar çekmedi. Fiilî duruma geçildikten sonra zarar gördüler. Üstad, Şeyh Said’e taraf çıkmadı. Devletin, her gruba potansiyel bir tehlike olarak baktığı bir gerçek. Bu yanlış, ama buna karşı silah kullanmak da yanlış. ‘”Kürtçe eğitim verilsin” diyorlar. Bu olmaz. Türkiye’de bir sürü ırk var. Devletin Kürtçe eğitim vermesi yanlış. Devlet baskılarını tasvip etmediğimiz gibi, devlet düşmanlığını da doğru bulmuyoruz. Bunun için devlet kurmaya çalışılmaz. Üstad, birlik ve beraberliği savunuyor. Bakınız Üstad, “Kürtler iyi bir vücut, Türkler ise iyi bir kafadır. Beraber olmanızda fayda var” diyor. Üstad neden böyle bir şey söylüyor? Çünkü her ırkın bir özelliği var. Kürtler daha ziyade kırsal kesimde, ağalık ve şeyhlik kültürü içinde yetişen bir toplum. Orada devlet olsa dahi hükmeden, yine ağadır. Abdülhamit bunu gördü. Hamidiye Alayları’nı kurarak orayı yönetti. Bu, bir gen özelliği. Her toplumun kendine has bir yapısı var. Meselâ, Türklerde bir kız kaçırılsa, en fazla ilişkiler kesilir. Ama onlarda namus meselesi oluyor; kaçıran kaçan, her ikisi de öldürülüyor. Din bu yapıya müsaade etmiyor. Ama töreleri böyle.

Sn Mehmet kutlular beyefendi nasıl ki İslam ın tanımını batılılar yapamazsa ,demokrasinin tanımını da bizler yapamayız bu kavramı üretenler tarafından tanımlanmıştır ve muhteviya bellidir.Türkiye Müslümanlarının diyaloga karşı olduğunu ve bunun yanlışlığını dile getirmişsiniz ekhamdülillah diyorum halkımız böyle bir fitneye izin vermemiştir ,risale i nur gruplarına acizane tavsiyem bu mevzuya ilgi göstermesinler bile.Said i Nursi kendi zamanında efdal olanı yamaya gayret etmiştir lakin 50 60 yıl sonrasında bile birebir kopya mantığıyla bir hayat yaşanmaz,bu Resullulah ın sünneti değildir
Değerli Yorumcumuz, her görüşe eşit mesafede durmakla birlikte; hakaret, küfür, aşağılama vb. içeren, toplumsal hassasiyetleri zedeleyici nitelikteki ve büyük harfler ile yazılan yorumları yayınlayamıyoruz. Kriterlere uygun olarak yeniden yorum yazmanızı diler, ilginize teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (Editör)
Abuzer kardeşim yeni doğmuş bir bebeği eroin bağımlısı yapmak mümkünmü sizce. Elbette gençlik döneminde bu komplo yapılacaktı. Komployu gerçekleştiren adamın astsubay olduğuda medyada ortaya çıkmıştı. Ancak spesifik bir hadise denilerek üstü kapatılmaya çalışılıyor. Kutlular ağabeye 80 lerden öncede sonra da bu tehditler çok yapılmıştır. Kendisinin cep telefonu her zaman açıktır. Gazeteyi ararsanız kendisiyle görüşebilirsiniz. Avamdan havastan kimseyi ayırt etmiyor kendisi. ben bile avam dan bir kişi olarak farklı konularda kendisiyle görüştüm.
Asıl önemli olan Risale-i Nur davasıdır. Bu dava uğruna taviz vermeyenler elbette bedel ödemektedirler. Kutlular ağabey hayatı boyunca dik duruşlara bizlere örnek olmaktadır. En yumuşak karnı olan ailesini bile feda eden bir dava adamını öldürmek hiçte kolay olmasa gerek. Üstadımız Bediüzzaman ı tüm hükümet birlik olmasına rağmen öldürememiştir. Onun davasını takip eden mübarekleride susturmak mümkün değildir. Aklın çözemediği hadisatlar varsa Risalei nurun mücizatı var demektir.
Tüm dava arkadaşlarımıza ve ağabeylere selam…
sayin HAMZA BOZ ALİ,
Sizin bahsettiginiz hadise Kutlular ile askeri Cenahtan olan subayin ziyareti 80 lerdedir. Rahmetli Vildan´in ölüm tarihi ise 12 Eylül 1995 dir.
O cenah sayet Kutlular ile bir hesaplasma icerisine girdi ise, o tehditten tam 15 sene sonra mi hadiseyi gerceklestirdiler?
Sayin Kutlular aciklamali, Vildan ölmeden önce ne tip teklifler yapildi?
Nasil bir pazarlik icine girildi?
Hangi taleplerle gelindi de ret edildi?
Unutulmamli ki, sayet öldürülme hadisesi varsa, 95 yilinda önemli görüsme trafigi gerceklesmi olmali. Netice olarak yine ayni yilda arzuedilenler Kutlular tarafindan kabul edilmemis olmali……
Sorular uzar gider, akla yakin bi cevap bulamadim , sayet hadisenin gercek yüzünü tam vakif olan varsa yazin bizde bilelim.
Denilen sadece sudur, Vildan(Allah Rahmet eylesin) öldürüldü!!!!
Amam ölüm sebebi sadece kuru bir iddia olarak günümüze kadar gelmis oluyor. Zira bir cemaat mensubu olarak bilmek en dogal hakkim. Yeniasya üzerinde hangi tertip amaclandi ? Ne kadari basarili oldu?
Bütün bunlari Mehmet Kutlular´in bilmesi gerekir. Kuru aciklamadan ziyade, icini dolduracak sekilde bir bilgiye maalesef muhtaciz. Vildani öldürdügü iddia edilen güc, fevkalade Kutlular´a da bir planla ortadan kaldirabilirdi…. sorular, sorularr
Komplo Teorileri gibi geliyor bana
Allah Vildan´a afv ve magfiret etsin. Allah hic kimseye bu tür acilar yasatmasin
Amacim elestirmek degil, sadece bilgi almak