Melbourne ve Sidney’de ‘Bediüzzaman modeli’ anlatıldı

Avustralya Nur Vakfı’nın dâvetlisi olarak Avustralya’ya gelen Amerika’da kurulu Yeni Asya Research and Publication Centre of America (Amerika Yeni Asya Araştırma ve Yayın Merkezi) Vakfı kurucu başkanı Prof. Dr. Süleyman Kurter, The Light-Nur Dergisi editörü ve Risâle-i Nur eserlerini İspanyolca’ya tercüme eden Süleyman Kurter’in eşi Havva Kurter ve Yeni Asya Gazetesi Yönetim Kurulu üyesi ve yazarlarından Nejat Eren, Melbourne ve Sidney şehirlerinde “Çağımız Sorunlarına Çare Arayışları ve Bediüzzaman Modeli” konulu konferanslar verdiler.

MELBOURNE VE SİDNEY’DE “BEDİÜZZAMAN MODELİ” ANLATILDI

Avustralya Nur Vakfı’nın dâvetlisi olarak Avustralya’ya gelen Amerika’da kurulu Yeni Asya Research and Publication Centre of America (Amerika Yeni Asya Araştırma ve Yayın Merkezi) Vakfı kurucu başkanı Prof. Dr. Süleyman Kurter, The Light-Nur Dergisi editörü ve Risâle-i Nur eserlerini İspanyolca’ya tercüme eden Süleyman Kurter’in eşi Havva Kurter ve Yeni Asya Gazetesi Yönetim Kurulu üyesi ve yazarlarından Nejat Eren, Melbourne ve Sidney şehirlerinde “Çağımız Sorunlarına Çare Arayışları ve Bediüzzaman Modeli” konulu konferanslar verdiler.

Dâvetliler Avustralya’da kaldıkları iki hafta boyunca Avustralya Nur Vakfı tarafından organize edilen çeşitli programlara katıldılar.

Melbourne’daki konferans Avustralya Nur Vakfı’nın 20 bin m2’lik hizmet kompleksinde yer alan çok amaçlı salonda icra edildi. Melbourne’daki konferans ilk gün Süleyman Kurter ve Nejat Eren tarafından umuma açık ve ertesi gün Havva Kurter tarafından hanımlara mahsus olarak icra edildi.

Sidney’deki konferans ise Türk Dayanışma Derneği’nin salonunda yapıldı. Nagehan Akyıl’ın Kur’ân tilâvetinden sonra Burak Bozkaya’nın takdimiyle konferansa geçildi.

Süleyman Kurter konuşmasına Avustralya Nur Vakfı camiasının kendilerine gösterdikleri yakın ilgi ve misafirperverlikten dolayı minnettarlıklarını ifade ederek başladı ve sözlerine şöyle devam etti: “Bu ziyaretimizle Avustralya Nur Vakfı ile yakın ilişki kurduk ve iki ülke arasındaki bu ilişkiyi geliştirip ileriye götürmeyi hedefliyoruz. Günümüzde Batı dünyasının sosyal, ekonomik ve siyasî alanlarda karşı karşıya bulunduğu sorunları ele aldığımızda bütün dünyanın bir kriz içerisinde bulunduğunu görüyoruz. Meselâ, sosyal sorunlara baktığımızda Amerika, Avustralya ve diğer Batı ülkelerindeki toplumlarda ahlâkî ve dinî değerlerin eksikliği bariz bir şekilde göze çarpıyor. Sosyal sorunlardan bahsederken yaşadığım Amerika’daki durumlardan bahsedeceğim, ancak aynı sorunların Avustralya ve diğer Batı dünyası ülkelerinde de yaşandığını biliyoruz. Amerika’da çoğu kiliseler ibadet yapılan Pazar günleri bomboş ve gençler buralara gitmiyor. Beş evlilikten üçünün boşanmayla sonuçlandığını görüyoruz. Alkol, uyuşturucu bağımlılığı, çocuk ve yaşlılara kötü muamele toplumda çok yaygın. Oğullarımdan biri psikiyatri doktoru ve kendisinin ifadesiyle, hastalara 2-3 ay sonrasına randevu veriliyor. Batı dünyasında depresyon, kumar bağımlılığı, yüksek cinayet oranları, ırk, zengin-fakir ve etnik ayırımcılık toplumda yüksek düzeyde yaygın sosyal hastalıklar.

“Ekonomik alandaki sorunlar günden güne ilerliyor. Çoğu çalışanlar işlerini kaybettiler, bu yüzden evleri ve arabaları ellerinden çıkan insanlar mevcut. Ev sahibi olmak zorlaştığı ve talep azaldığı için emlâk fiyatlarında büyük düşüşler yaşandı. Gelir dengesizliğine baktığımızda; bir tarafta senede 16 milyon dolar kazanan şirket yöneticileri, öbür tarafta 50-60 bin dolar kazanan insanlar görüyoruz. Amerika’nın en zenginlerinden biri çalıştırdığı sekreterinden daha az vergi ödediğini açıkladı. Adil olmayan servet kazanımı toplumu yanlış yollara sürüklüyor. Askerî harcamaların toplum ihtiyaçları için yapılacak harcamaların önüne geçtiğini görüyoruz. Toplumun yardıma muhtaç bir kesimi için yapılması gereken harcamalar konusunda malî kaynak olmadığı iddia edilirken; silâhlanmaya, Irak ve Afganistan gibi yurt dışındaki askerî birliklere yıllardan beri çok büyük miktarlarda kaynak tahsis ediliyor.

“Yanlış siyasî kararlar ve uygulamaların hasıl ettiği bu sorunlar, Batı medeniyetinin dayandığı yanlış temel ve esaslardan kaynaklanıyor. Bunu Bediüzzaman Said Nursî’nin ilk telif ettiği eserlerden Sünûhat’ta gayet güzel bir şekilde izah ettiğini görüyoruz. Bediüzzaman’ın Batı medeniyetinin dayandığı esasları anlatırken aslında kapitalist sistemi tahlil ettiğini söyleyebiliriz. Maalesef, hiçbir haklılığı olmamasına rağmen, İslâm âleminde de kapitalizmin yaygın olarak taklit ve tatbik edildiğini gözlemekteyiz.

“Bediüzzaman’ın tanımladığı “iki Avrupa”nın yansımasını Amerika’da da görüyoruz. Birinci gurubu büyük şirketlerin sömürge düşünceli yöneticileri oluştururken, bunlar Amerika’nın ekonomik ve askerî güce dayanarak dünyanın değişik ülkelerinde giriştiği müdahaleleri, işgal ve sömürü hareketlerini savunmaktadır. Ancak bunların karşısında yer alan hakperest insanlar, yukarıda adı geçenlerin uydurma iddia ve yalanlara dayandıklarını ispat ederek haksız müdahalelere Müslümanlardan daha ileri derecede tepki göstermekte ve karşı çıkmaktalar.”

Kurter, Bediüzzaman Modeline geçmeden Said Nursî’nin yetişme tarzı ve hayat hikâyesinden kısaca bahsetti.

Bediüzzaman’ın üzerinde önemle durduğu konularda biri; İslâm, bir insanın hayat hakkına -suçlu bile olsa- saygı gösterir, toplum ve devlet için feda edilmesine izin vermez. Hatırlarsanız yıllar önce Texas şehrinde David Kouresh adında bir dinî grup liderinin taraftarlarıyla beraber kendilerini kilitledikleri mekâna güvenlik kuvvetleri saldırı düzenleyerek içeride bulunan çocuk ve kadınlarla birlikte tesisi yaktılar. Böyle bir hadise, İslâmî esaslara göre asla kabul edilemez.

Bediüzzaman Modeli’nin en başta gelen vasfı, şiddetten uzak olmasıdır. Hiçbir menfî harekete müracaat etmeden fikir yoluyla manevî cihadı esas alan bu model insanların barış ve huzur içerisinde yaşamasını sağlamıştır. Ancak bu hizmetlerin zayıflatılması neticesinde Türkiye’de PKK terörü gibi sıkıntılar yaşanmıştır.

“Amerika’da devletin başa çıkmakta zorluk çektiği; uyuşturucu ve alkol bağımlılığı ile mücadele, boşanmaların önlenmesi, suçluların ve mahkûmların ıslâhı konularında kendilerine yardımcı olmak için kurduğumuz ilişkiler, yaptığımız görüşmeler ve teklifler neticesinde olumlu ve başarılı bir seviyeye geldik. Meselâ, yaşadığımız Wisconsin eyaletinin hapishanelerine Risâle-i Nurlar müsaderesiz giren kitaplar haline geldi.

Amerika’da özellikle 11 Eylül Hadisesi’nden sonra İslâm ve Müslümanlar hakkındaki yanlış propagandaların doğruluğunu araştırmak üzere İslâmı öğrenerek kabul edenler arasında eğitimli insanlar büyük çoğunluğu teşkil ediyor. Hatta, Amerika’daki dersanemize devam eden böyle 3-4 gayr-ı müslim, ki bunlar doktora öğrencileri, yakın zamanda İslâmı seçtiler.

“Amerika’da meşhur Prof. Kevin Barret, İkiz Kulelere yapılan saldırının Müslümanların işi değil, ülke içinden bazıları tarafından tezgâhlanan bir tertip olduğunu ispat ettiği için üniversite hocalığından azledildi. Kendisi şu anda bizimle Risâle-i Nurların İngilizceye tercümesinde çalışan birisi. O da, Bediüzzaman Modelinden çok etkilendiği için; “Bu modeli Başkan Obama’ya da ulaştıralım. Onun da bu kadar harikâ bir modeli Amerika devleti ve milleti için kabul etmesi gerekir” diye ısrarlı tekliflerde bulundu.

“Amerika′daki vakfımızın sekreteri Kalim Wali, geçmişinde meşhur bir suç çetesine üye olan avukat bir şahıs. Kendisi Risâle-i Nurları tanıdıktan sonra; “Ben şimdi İslâmı ve hayatı yeni baştan öğrendim” diyor. Avukatlık bürosuna “Hastalığınızın çaresi burada” diye bir levha asarak soranlara Bediüzzaman’ın biyografisini veriyor.

Bütün bu anlattıklarıma binaen rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Bediüzzaman Modeli çok etkili, etkin ve geçerli bir model. Bütün insanlığın bu modele ihtiyacı var. Bu modeli bütün insanlara anlatmak ve yaymak için çok çalışalım ve gayret gösterelim.”

Süleyman Kurter’den sonra söz alan eşi Havva Kurter konuşmasında, Müslüman olma hikâyesi ile Amerika’da geçmişte ve hâlen icra ettikleri Nur hizmetlerini anlattı. Havva Kurter konuşmasına, dünyanın bir çok ülkesinde bir çok cemaatle karşılaştığını, Avustralya’daki cemaatin kendisinde çok iyi intibalar bıraktığını belirterek başladı ve şöyle devam etti: Bendeniz Teksas doğumluyum ve koyu bir Katolik ailesinden geliyorum. Zira ilkokuldan lise son sınıfa kadar özel Katolik okullarında okudum. Daha küçüklüğümde melek ve ahiret akideleri çok hoşuma gidiyordu. Ancak İsa peygamberin, Teslis inancına göre nasıl Allah’ın oğlu olabileceği daha ilkokul 4. sınıfta iken bir türlü aklıma yatmıyordu. Bunu kendimce çok sorguladım ve papaz öğretmenlerime çok soru sorardım. Onlar da bana tatminkâr cevaplar vermek yerine, “Bu konularla ilgilenmeyi bırak da; biz Katolik olmayanların katolik olması için gayret edelim” derlerdi. Ben yine elimi kaldırıp, iç dünyamdan geçenleri dillendirerek; “Peki bir Katolik, bağlı olduğu dinin inançlarıyla tatmin olmayıp da başka bir dini tetkik etmek isterse ne olur?” Buna, “Bu kesinlikle yanlış” diye karşılık aldıktan sonra özel görüşme ve uyarı için öğretmenin ofisine çağrılırdım. Bu durum, ben okuldayken çok kere tekrar etti. Teslis inancını hiçbir zaman zihnimde kabul edemedim. Beni düşündüren başka bir konu da; Meksikalı bir aileden gelmem hasebiyle maruz kaldığım ayrımcılık oldu. Bir zencinin veya Meksikalının farklı bir muameleye maruz kalmasını görmek beni çok etkiledi. Allah ne kadar nazik, kibar ve şefkatli bir yaratıcı iken; nasıl olur da kilise yetkilileri zencilere veya yabancı uyruklulara farklı davranabilir diye düşünüyordum. Bu tür telkin ve uygulamalara gösterdiğim tepkilerden dolayı sık sık uyarılar aldım. Bütün bu sıkıntılarım tâ Müslüman oluncaya kadar devam etti. Zira İslâmiyette, papaz gibi bir aracıya ihtiyaç duymadan Allah ile direkt ilişki kurabilmek beni çok rahatlattı. Yine, papazların büyük yetkilere sahip biri olarak günahlarınızı ona açıklamanız ve onun bunları affetmesi bana çok ters gelirdi. Üniversiteye başladığımda başka din ve inançları tetkik etmeye karar ettim ve çoğunu araştırdım. Aradığımı bulamayınca; “Ben şimdi ne yapayım. Beni tatmin edecek bir dini bulamadım.” diye düşünürken Iraklı bir Müslüman bayanla karşılaştım. Kendisinin fazla dini bilgisi ve tatbikatı yoktu. Kendisinden, hayatımda ilk defa “Allah” kelimesini duydum. Sadece “Allah” kelimesi bile bana çok hoş geldi ve beni çok etkiledi. Ona, “Nelere nasıl inanıyorsunuz?” tarzındaki sorularıma aldığım cevaplar neticesinde üzerimdeki ağırlıklar gitmeye başladı. O gece uyuyamadım ve üniversite kütüphanesine giderek İslâmiyet hakkında kitap aradım ve bir şey bulamadım. Sadece bir İngilizin yazdığı bir kitap elime geçti. Ancak bu, tamamen İslâm aleyhinde yazılmış bir eserdi. Kampüsteki Müslüman öğrencilerle zaman zaman bir araya gelerek Kur’ân’dan pasajlar okurduk ve sohbet ederdik. Zaman böyle geçip giderken, “İslâmı kabul edersem yememi-içmemi, giyimimi, hayat tarzımı değiştirebilir miyim?” diye kendimi sorguluyordum. Allah’a şükür bir akşam bir rüya gördüm. Rüyamda kendimi Mekke’de Kâbe’nin önünde gördüm. Hayatımda hiç Mekke’ye gitmediğim ve görmediğim halde Kâbe önümde duruyordu. Merdivenlerden yürüyüp aşağıya inince nurlar içerisinde nurlu bir şahıs ile karşılaştım ve bana “Başkalarına İslâmı öğreteceksin” dedi. Ben, “Ben İslâmı bilmiyorum ki, nasıl başkalarına öğreteyim” diye cevapladım. Bana yine aynı cümleyi tekrarladı. Heyecanla uyanınca ne yapacağımı bilemediğim için şaşkındım. Ama, bu kez kesin kararımı verdim ve “Ne olursa olsun Müslüman olacağım” diyerek şehadet getirdim. Kampüsteki Müslüman Öğrenciler Derneğine gidip gelmeye başladım. 6 ay sonra eşim Süleyman kampüse geldi. Kampüse İslâm ülkelerinden daha çok Müslüman öğrenciler gelmeye başladı. O zamanlar (1969-70 yılları) benim için tesettüre girip İslâmî bir hayat tarzı yaşamak zordu. Zira çevremde tesettürlü bayan hemen hemen yoktu. Başka büyük şehirlerde (New York gibi) göçmen Müslümanlar arasında tek-tük tesettürlü hanımlar görmek mümkündü. Evlenmeden önce İslâmiyet hakkında temel bazı şeyleri sathî düzeyde biliyordum. Eşimle üniversite kampüsünde tanışıp evlendikten sonra ilk defa Risâle-i Nur’u duydum ve Müslüman bir hayat tarzının nasıl olması gerektiğini öğrendim. Eşim elindeki Risâle-i Nur’dan bir eseri Türkçe okuyup anlatırken çok hoşuma gitti ve o eserleri okuma iştiyakı hissettim. “Bunların İngilizcesi yok mu?” diye sorduğumda olumsuz bir cevap almıştım. Hakikaten o yıllarda Risâlelerin bir tek İngilizce tercümesi mevcut değildi. Ama biz bu zorlu işi yapmaya kararlıydık. Çok fakir öğrenciler olmamıza ve imkânsızlıklara rağmen Bediüzzaman’ın Biyografisini hazırlayıp yayınladık. 1974’de kendi baskı makinelerimizde The Light-Nur Dergisini yayınlamaya başladık. Eşimin 1977 yılında M. S. A. Kongresinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna, ‘Bediüzzaman Modeli’ konusunda sunduğu tebliğ Amerika’da Bediüzzaman Said Nursî ve Risâle-i Nurların duyulmasında etkili oldu. Sonra Risâlelerin tercümelerine Prof. Dr. Hamid Algar ve başkaları yardımcı olmaya başladı ve Türkiye’den gelen ehl-i hizmet kişilerin de yardımıyla yıllar içerisinde Nur  hizmetlerinde büyük bir mesafe katedildi.

Amerika’da İspanyolca konuşan 40 milyon insan yaşıyor ve bunlar manevî yönden boş insanlar. Bu insanların da istifadesi için Risâlelerin İspanyolca tercümelerine önem veriyor ve bunun için çalışıyoruz. Bir kaç tane İspanyolca İslâmî ve Risâle-i Nur eseri yayınladık ve hedefimiz bütün külliyatı İspanyolca’ya çevirip neşretmek. İspanyolca Risâle dersleri de organize etmek için gayret ediyoruz.

Havva Kurter, Bediüzzaman’ın yazılı eserlere çok önem verdiğini, seminer ve konferansların faydalı olduğunu, ancak basılı eserlerin daha etkili olduğunu ifade etti. Bunun için geçmişte bir süre ara verdikleri kitap, broşür gibi yayın hizmetlerine yeniden canlılık ve hız kazandırmayı amaçladıklarını belirtti. Bu meyanda; şu anda mevcut olan Risâle-i Nurların İngilizce tercümelerindeki bazı hataları gidererek ve eksikleri tamamlayarak, Amerika’daki okuyucuları da dikkate alarak, bütün külliyatı yeniden tercüme etme ve yayınlama planları olduğundan bahsetti.

Bu arada Süleyman Kurter, ilgilenenler için kendilerinin hazırladıkları iki internet web sitesinin adreslerini verdi: İngilizce, İspanyolca İslâmî eserlerin ve Risâle-i Nur tercümelerinin yer aldığı www.risaleusa.com ve Nur-The Light dergilerinin yer aldığı www.nurthelightusa.com sitelerinin yanında Youtube/RisaleUSA sitesinde de sesli-görüntülü dosyaların bulunduğunu belirtti.

Konferansın üçüncü konuşmacısı Nejat Eren de konuşmasına, Avustralya Nur Vakfının dâvetinden dolayı teşekkür ederek başladı ve şöyle devam etti: Türkiye’deki eğitim sistemi defolu düşünceye sahip insanlar yetiştirdiği, insanların zihinlerinde baskı oluşturduğundan dolayı Bediüzzaman gibi isimlerden bahsedince bazı insanlar bunu inhisarcılık gibi anlıyor. Halbuki Fatih’imize, Mevlânâ’mıza nasıl sahip çıkıyorsak; Süleyman Hilmi Hazretleri, Avustralya’da vefat eden Esat Coşan Hoca’ya ortak değerimiz olarak sahip çıkmalıyız.”

Nejat Eren konuşmasının bu bölümünde, Risâle-i Nurda orijinal izahları yapılan “Kur’ân nedir?”, “İslâm nedir?”, “Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) kimdir?” sorularının cevaplarını aktardı.

Eren, “Bu harika izahların müellifi Bediüzzaman bazı insanlar tarafından yanlış bilinmektedir. Bediüzzaman Hazretleri son asrın müceddidi bir zât olup, Kur’ân ve Batı medeniyeti mücadelesinde çok bariz bir şekilde Kur’ân′ın ve İslâm’ın ahkâmını savunan, dâvâsını hiç taviz vermeden bugüne kadar yayan bir âlimdir. Eğer Cezayir’de ve Irak’ta Bediüzzaman gibi bir kişi olsaydı bu kadar kan akmayacaktı. Risâle-i Nur Sempozyumunda konuşan 7 âlimden, El-Ezher Üniversitesi eski hocalarından Eş-Şehir’in; “Biz Bediüzzaman’ın metodunu önceden bilseydik bu kadar insanı kıydırmazdık. Bizler 35 bin hadis biliyoruz, ama Müslümanları yanlış yollara sürükledik” diye bir itirafı var. Bediüzzaman’ın telif ettiği 6000 sayfalık Risâle-i Nur Külliyatı Müslümanlar için, hatta bütün insanlık için bir metodoloji kitabıdır” dedi.

Katılımcıların konferansı ilgi ve beğeniyle dinlediği, salondan çok hoşnut bir şekilde ayrıldıkları dikkat çekti.

Halil Bozkaya | EuroNur

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*