Mücedditlik halkası Bediüzzaman Hazretleri’yle son bulmuştur

ŞARK’TA RİSALE-İ NUR İLİMLERİYLE MEDRESE İLİMLERİNİ MEZC EDEN BİR HOCA EFENDİ…

Bediüzzaman Hazretleri “Risâle-i Nur medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate yol açmış, hakikî sahipleri ve taraftarları medreseden çıkan hocalar olduğuna binaen…” (Emirdağ Lâhikası, s. 224) diye buyururken, medrese hocalarının Kur’ân’dan süzülen Risale-i Nur şaheserlerine bu zamanda daha çok sahip çıkıp, yüksek hakikatleri şark medreselerinde okutulan ilimlerle mezcederek, talebeleri bu minval üzere yetiştirmeleri gerekmektedir diye düşünmekteyiz.

Son yıllarda bu minval üzere hareket eden hocaefendilere sık raslamaktayız. Bu hususta, “Şarktaki medrese hocaları Bediüzzaman’ı anlatıyor” adlı çalışmamızı Şark’ta sürdürürken, Van, Siirt, Tillo, Mardin, Batman Bitlis gibi il ve ilçelerde yaptığımız çalışmalarda bir çok muhterem hocaefendilere müracaat etmiş, söylediklerini gazetemizde yayınlamıştık. Şimdi de, Van’da imam-hatiplik vazifesini deruhte eden Eta Beyaz Hocaefendi’nin Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında görüşlerini sunmak istiyoruz.

Eta Beyaz’la Van’da bulunduğumuzda yıllara dayanan bir hukukumuz mevcuttur. Kendisi bulunduğu yerde ve civardan gelen talebelere hem Risale-i Nurlar’ı ve hem de eski medrese ilimlerini birlikte tahsil ettirmektedir.

Çevrede oldukça sevilen Eta Hocaefendiye, Üstadımızla alâkalı çalışmamızı hatırlatıp görüşlerine başvurduğumuzda, hiç tereddüt etmeden suallerimize cevap vermiştir.

Şimdi bu sual ve cevapları takdim ediyoruz.

Kendinizi tanıtır mısınız?

Cümle tahiyyat ol Hakim’i Ezeliye’ye hastır. Nebi Aleyhisselatu Vesselâma, al ve ashabına hadsiz salât ve selâmlar olsun.

1962 Bahçesaray, nam-ı diğerle Müküs’ün Güneyyamaç Köyü’nde doğdum. Kur’ân-ı Kerîm, mevlit, akide gibi temel İslâmî ilimleri köyümde tashil ettim. 1971 yılında Siirt, Pervari, Tillo, Van, Cizre, Silopi gibi muhtelif medreselerde ve Şark Ulemasından ders aldım. Nihayetinde ise Cizre’de meşhur Şeyh Seyda Hazretleri’nin mahdumları olan Şeyh Muhammed Nurullah ve kardeşi Şeyh Ömer Faruk’un rahle-i tedrislerinde medrese ilimlerini tahsil ettim. Ve icazetimi bizatihi oradan aldım. 1982’den bu yana müderrislik ve imamlık yapmaktayım. Halen Van/Edremit, Elmalık mahallesinde tedrisat ve imamlıkla vazifemi idame ettiriyorum.

Resmî vazifenizin yanı sıra, medrese ilimleri ile Risale-i Nurlar’ı birlikte okutuyorsunuz. Üs- tad Bediüzzaman ve eserleri hakkında değerlendirmelerinizi alabilir miyim?

Evet, medreselerimizde Risale-i Nurlar’ın ders olarak okutulması ve ders verilmesi şiddetli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Hatta bilhassa bizim medresemizde Risale-i Nurlar’ın ders olarak verilmesi ve okutulması esas teşkil edilmiş ve medreselerimizdeki ilimlerin ana umdesi haline gelmiştir.

Van’da Eta Beyaz’la (bereli) birlikteyiz.

Üstadımızın da ifade ettiği gibi Risale-i Nurlar medresenin malıdır. Ve maalesef medreseler ekseriyet itibariyle bir çıkmaza girmiş, kapanmış hangâhlar hükmünü almıştı. Risale-i Nurlar o açmazın içinde hakikate bir yol açtığı gibi, o islami ilimleri de dört duvarın arasında mahpus olmaktan kurtarıp saha-i vücuda getirmiştir. Üstadımızın müjde verdiği gibi “Şu medaris-i münderise canlanacaktır” hakikati Risale-i Nurlar vasıtasıyla tahakkuk etti ve edecektir inşallah. Şark medreselerimizin yüzde doksan dokuzunda Risale-i Nurlar vardır. Aynı zamanda hem Arapça hem Osmanlıca hem de Türkçe olarak bulmak mümkündür. Ekseri bütün medreselerde ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Her asrın bir hükmü olduğunu, zamanın ve ihtiyaçların değişmesiyle maddi silâhların (kılıç, makineli tüfek, top, füze ve atom bombası vs.) değişmesi gibi manevî silâhların da değişmesi ve gelişmesi ayn-ı hakikattir ve lazım ve elzemdir. Yani teşhis-i illet, zamana muvafık söz söylemek, zamanın ilcaatına göre konuşmak lâzımdır. İşte bu denli problemli ve müşkülatlı olan bu asrımızı ancak Risale-i Nurlar’ın elmas kılıçlarıyla ve hakikatleriyle çözmek mümkün olabilir.

Asrın idrakine, anlayışına göre konuşmak, ders vermek ve okumak ancak Risale-i Nur’la mümkün olabilir. Evet, Cenab-ı Hakk’ın vadidir. Karıncaları emirsiz, arıyı ya’subsuz, insanları da Nebi’siz bırakmadığı gibi, ahirzaman insanlarını da elbette ki mücedditsiz bırakmaz. Bu asrın müceddidi de ulema-yı İslâm’ın ittifakıyla Bediüzzaman Hazretleri olduğu aşikârdır. Hadis-i şerifte varit olduğu gibi “Asrın imamını tanımayan cahiliye üzerine ölmüştür” hakikati bizlere önemli bir dersi ihtar etmektedir. Bir ilim adamı da bu asrın bir müceddidi olan Risale-i Nur’un mektebinden geçmemişse Allame dahi olsa cahil olması gözle görünecek kadar aşikâr ve bedihidir.

Mücedditler Allah’ın tercihidir ve ihtiyarıdır. Mağrip’li bir âlimin ifadesiyle “Âlim olan kişi namazı kıldırıp, abdest şartlarını öğreten değildir, belki daima Cenab-ı Hak’la, kitapla, peygamberlerle olan münasebetlerini bilip insanların onlarla irtibatını sağlayandır.” Bu vesileyle günümüzde Risale-i Nurlar dahi bir müceddid hükmünde olduğu için Cenab-ı Hakk’ın bir iradesi olduğu için, insanlar bu kutsi hakikatler arasındaki münasebeti daima kuvvetlendirmiştir.

On beş yıllık medrese eğitimini en beş haftada veren Risale-i Nur’lar buna en büyük şahid-i sadıktır. Çünkü Risale-i Nur, talebeyi dâvâ sahibi yapar, dâvâ ise talebenin himmetini pervaz ettirir. Ve “kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir” hakikati tezahür eder. Bununla beraber peygamberler masum ve ismet sıfatına sahip olduğu gibi, mücedditler de mahfuzdur, hıfz-ı İlâhiye’ye mazhar olurlar. Cenab-ı Hakk’ın muradını ders verirler, onun için tesiri azimdir.

Risale-i Nurlar nasıl ilimlerdir, mahiyeti hakkında neler söylersiniz?

Nasıl ki Velayet-i Ahmedi (Asm) nübüvvete, o da Risalet-i Muhammediye’ye inkılâp etti. Ulemadan da âlimin mertebesi Allah’ın iradesiyle veliliğe, gavslığa, kutupluğa, mücedditliğe ta mehdiliğe terakki etmesi mümkündür. Üstadımızın ifadesiyle “hıfzıma aldığım 90 cilt kitap, Risale-i Nur’un telifine bir mukaddime oldu.” Eski Said yeni Said’e inkılâp etmesinde ve Risale-i Nurlar, mezkûr 90 kitabın zübdesi, hülasası ve neticesi oldu. Ulum-u aliyeye (tefsir, kelam, vs.) basamak olmuştur.

Medrese ilimleri Risale-i Nurlar’a nispeten âlet ilimleridir. Risale-i Nur’da ulum-u aliye biri farz-ı kifaye iken, diğer farz-ı ayndır. Aralarındaki münasebeti bu şekilde değerlendirmek mümkündür: İlim iki çeşittir. Biri te’liftir ki her bir kitaptan birer parça toplayarak telif oluyor. Diğeri de tasniftir ki kaynak kitaptan ve sünnetten başka bir me’hazı olmadığı gibi telifinde kaynakları her kitap olabilir. Risale-i Nurlar ise tasnif ilmine tabidir. Herkes tasnif yapamaz, bu ise mücedditlere ve müçtehitlere has bir meziyettir. Bediüzzaman Hazretleri “Halkın ilmi dimağındadır, musluğu açılsa rahatça akıyor. Hafızam sönüyor, yardım etmiyor. Benimki kuyu gibi kalbimdedir, çıkması güçtür, çok yazamıyorum. Vakıf malı olan mesaili veya bizzat kalbime mal olmayan mebahisi nakletmek istemem. Kendi eski kalbimden ve eski eserlerimden aynen naklediyorum.” diyor. Bu da gösteriyor ki Risale-i Nurun ana menbaı kitap ve sünnettir. Yine bu sözü teyiden Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleri kullanıyor: “Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle ve Peygamber’in (asm) talimiyle anladım bildim ki……” İmam-ı Gazali de “Mücedditlerin siyaseti (tebliğ ve irşad sanatı) kitap ve sünnetle olur” demiştir. Âlimlerin, vaizlerin siyaseti ise mücedditler kanalıyla ve dersleriyle kitaba ve sünnete hizmet etmek ve bu hakikatleri insanların istifadesine sunmaktır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadelerinden de anlaşılacağı üzere “Vaiz, âlim, müftüler, muhakkik olmalı ki teşhisi illet yapsın, hem de muvazene-i şeriatı bozmasın ve meselelere olan vukufiyetiyle de sözleri muğlak değil mukni olsun” demiştir.

Risale-i Nurlar’la sadece maddeye dayalı felsefe ilimlerinin bir mülâhazasını yaparmısınız?

Halil İbrahim Ağabeyin mektubundan da anlaşılacağı üzere Risale-i Nurlar ehl-i iman için lütfu yezdan, kemal-i iman, işarat-ı Kur’ân ve bereket-i ihsandır.

Risale-i Nur, hedaya-yı hidayet, vesile-i saadet ve mazhar-ı şefaattir. Risale-i Nur, kâfire hüsran, münkire tokat, dalâlete düşmandır.

İnsanlar bir cihetle üç gruptur. Din âlimleri, fen âlimleri diğeri de avamdır. Menhus ruh ve deccaliyetin icraatiyle bu üç grup dehşetli bir şekilde yaralanmışlar. Bunların tedavi olmaları lazım ve elzemdir. Birinci grup derd-i maişetle, ikinci grup felsefe ile üçüncü grup da medeniyet-i sefihe ile ve siyasetle yaralanmışlar. Bu teşhis-i illetten sonra tedavilerini ve reçetelerini peyda etmek gerektir.

Birinci grup Risale-i Nur’dan Zülfikar Risalesiyle yani kılıcın iki ucu olan mu’cizat-ı Kur’âniye ve mu’cizat-ı Ahmediye ve gövde hükmünde olan Haşir Risalesiyle tedavi gördüler ve görecekler inşallah. İkinci grup ise kokmuş, tefessüh etmiş batıl formülleri olan felsefenin çamurunda batanlar da ab-ı hayat olan Asay-ı Musa hükmünde, on iki hüccet-i İmaniye olan on iki çeşme ab-ı hayatıyla temizlendi ve temizlenecektir inşallah. Üçüncüsü olan avamlar ise Risale-i Nurun elmas hakikatleriyle dirildiler ve dirilmeye de devam edecekler inşallah. Bu avam içinde olan gençler Gençlik Rehberiyle, ihtiyarlar İhtiyarlar Risalesiyle, hanımlar Hanımlar Rehberiyle, Hastalar Hastalar Risalesiyle ve bunlar gibi maddî ve manevî ihtiyaç sahibi olanlar ve hakikatlere susayanlar Risale-i Nur’un ab-ı kevserinden kana kana içmeye başlayıp derman buldular ve buluyorlar.

Bu ihtiyaç bir tecdidi, tecdit ise müceddidi, müceddit ise Risale-i Nur’u iktiza etti. Ve bu zamanda bir cilve-i rahmet-i âlem olarak insanlara ikram-i İlâhî oldu.

Başka bir cihetten ise felsefe, keşmekeş ve ırkçılık fikri ehl-i imana galebe ettiği bir zamanda Hutbe-i Şamiye Araplara, Mektubat Türklere, Münâzarât ise Kürtlere birer mürşid olarak onları ittihat ve ittifaka dâvet etti. Genel olarak Avrupa’nın zındıkları ve Asya’nın münafıkları birleşerek yüz kapılı hükmünde olan İslâm sarayını kapattılar ve adeta İslâm’a 130 cephe açtılar. Risale-i Nurlar ise 130 cepheye karşı atom bombası hükmünde olan 130 eseriyle onları hem mağlûp hem ilzam ve efkârlarını zir-u zeber etmiştir. Ve küfürlerinin bel ve kemiğini kırmıştır. Yani her bir Risale bir cephede savaşmakla onları perişan ve cephelerini yerle yeksan etmektedir. Ve en muhkem kaleleri olan Tabiat ve deccaliyet fikriyatını tar-u mar etmiştir.

İmam-ı Ali’nin Risale-i Nur hakkındaki üç kerameti tahakkuk etmiştir. Birincisinde ahirzamanda, deccaliyet asrında büyük bir zulmetin ve zulmün çıkacağını söyleyip ümmeti uyarmasıdır. İkincisinde o zulmetin içinde bir nur çıkacağı müjdesini ehl-i imana veriyor. Üçüncüsünde ise ümmet-i Muhammediye’ye (asm) Risale-i Nur’un 130 Risalelerine tek tek işaret edip parmak basıyor ve isimlendiriyor. Gavs-ı Geylani ise o üç kerameti imzalıyor ve kendi kerametiyle tescil ediyor.

Bediüzzaman Hazretleri’nin şahsiyet-i maneviyesi hakkında nasıl bir değerlendirme içinde bulunursunuz?

Peygamberimiz (asm) “Ben Hz. İbrahim’in duâsıyım, Hz. İsa’nın müjdesiyim ve annemin de rüyasıyım” buyurduğu gibi, Bediüzzaman Hazretleri müceddit olmak hasebiyle Hz. Peygamberin (asm) müjdesidir ve bütün evliya ve asfiyanın teyididir. Hz. Peygamber’in (asm) müjdesi şu hadisle sabittir: “Muhakkak her yüz senede dini tecdit edecek bir müceddit gelecek.” Bu mücedditlerin şartları ve sıfatları vardır. Şartları ise derin bir ilimle şöhret bulacak ve bütün fenlerde cami’ olacak ve ilmi bütün zaman ve zemine yayılacak asrının ulemasının arasında şöhret şiar-ı âlem o olacak ve Al-i Beytten olacak.

Sıfatlarına gelince Hz. Peygamber (asm) buyuruyor ki; “O ulema enbiyanın varisleridir.” Enbiya ise dünyalık hiçbir şeyi miras bırakmazlar, lâkin ilmi miras bırakırlar. Birinci derecede varisler mücedditlerdir. Ve bu mücedditler Allah’ın kitabındaki muradını herkesten daha iyi idrak eden ve iyi bilen kişidir. Sünnet-i Seniyye’ye de azamî derecede riayet edenlerdir. Öyle ise ümmetin hakkıdır ki böyle bir müceddidin etrafında pervaz edip onlara hakkıyla ittiba etsin. Bunlar ümmetin gözüdür, yani dost ve düşmanı gözetir, ümmeti haberdar eder. Ümmetin kalbidir. Ümmetin hayatının nabzı bununla atar ve ümmetin lisanıdır. Doğru bilgileri aktarır. Ümmetin hüşyar olan aklıdır. Ümmete Kur’ânî ve şer-i fikri verir. Ümmetin bekçisidir, insanlar gaflet uykusundayken nöbet tutar, dahili ve harici düşmanlardan muhafaza eder.

 

Bediüzzaman Hazretleri gibi umumî bir müceddit hakkında ise bütün zikredilenlere lâyık ve elyaktır. Bununla beraber vazife itibariyle yapılan değerlendirmelerin cüz’î kısmı âlimlerin diliyle birkaç örnek vermek yerinde olur.

Mehmet Kırkıncı: O zat sahilsiz bir denizdir.

Sadrettin Yüksel: O zat büyük bir okyanustur.

Abdulaziz Çaviş: O zat Fatin-ül Asrdır.

Lübnanlı Fethi Yeken: O zat daiyet-ül İslâm-ül Kebirdir, o mücedditlerin son halkasıdır.

Mücedditlik halkası Bediüzzaman Hazretleri’yle de son bulmuştur. Her bir müceddidin zamanında farklı tahribatlar olmuştur. Bir kısmı bazı zafiyetlere binaen şeriatta tecdit yapmış, kimisi hilâfette kimisi ise tarikatta, kimisi de iman da tecdit yapmıştır. Yani sadece bir alanda tecdit yapmışlardır.

Bediüzzaman Hazretleri de hatem-ül müceddit olarak umum insanlara ve küllî bir şekilde tezahür etmiştir. Çünkü onun tecdidi hem imanda, hem diyanette, hem saltanatta, hem de hilâfette olmuştur. Bu vesileyle son silâh ve son müceddit olarak karşımıza çıkmaktadır. Merhum Hasan Feyzi Ağabey, kendi şiirinde bu mevzuyu şu güzel ve veciz şiiriyle beyan etmiştir:

Valla ezelden bunu ben eyledim ezber,

Risale-in Nurdur vallahi o son müceddid-i ekber.

Ve onun mücedditliğinin dönemi İslâm adına taş üstüne taşın kalmadığı bir dönemdir. İmanın kış fırtınası yaşadığı ve dehşetli rahnelere maruz kalınan bir zamanda geldiğinin ifadesidir. Kendisi de bu ifadeyi şöyle açıklar: “Ben acele ettim, kışta geldim, sizler ise Cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdiki ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır.”

Ve böyle bir asırda tecdide başladı. İman, hayat ve şeriat vazifelerini omzuna alıp hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’de cihad etmeye başladı. Ve ömrünün sonuna kadar bu cihad-ı manevide sadâkatle ve sebatkârane devam etti.

Dağları, ovaları, mağaraları, sahraları ve hatta şimendifer ve kayık gibi taşıtları birer medrese yaparak tedrisata başladı. Kendi hayat safhasını da üç kısma ayırarak vasıflandırdı. Eski Said döneminde eserleriyle şeriatı tecdit etti. Yeni Said döneminde ise Risale-i Nur eserleriyle imanı tecdit etti. Üçüncü Said döneminde ise hilâfeti ve siyaseti tecdit etti. Bu meyanda akaidde, şeriatta, fıkıhta, sünnette, tefsirde, siyerde ve ahlâkta küllî bir tecdit yaptı. Risale-i Nur Külliyatı suretinde ulemalara ve âleme ibraz etti ve muvaffak oldu Elhamdulillah. Resul-i Ekrem’in (asm) siretinden varisi olan Bediüzzaman Hazretleri’ne ak eden hallerden bir kaçına değinelim:

Dünya menfaatlerine tenezzül etmemesi, “beni dünyaya çağırma ona geldim fena gördüm,” hakikatinin ikisinde de tecelli etmesi,

Eziyetlere karşı sabır ve tahammülü ve affı, halim ve selimliği, irşattaki iknalığı, hizmetteki kararlığı ve kahramanlığı, her halükârda ümitli ve tesellibahş olması, müjdeleyici olması.

Akla ve kalbe hitap etmesi, bütün problemleri ve müşkülatları hall ve keşfetmesi, hastalıkları teşhis ve tedavi ve gaye-i hayal sahibi olması, ilm-i ledünni ve Vehbi ilmine sahip olması, ekser vakitlerini zikir, fikir, şükür ve ibadet çerçevesinde geçirmesi gibi mezayay-ı aliyeye sahip olmasıdır.

Bediüzzaman hazretleri’nin kendisinden önceki iki mücedditle olan benzerlikleri

Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri’yle olan benzerlikleri:

1) Hazret-i Mevlânâ 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadımız ise 1293’te. Tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

2) Hazret-i Mevlânâ’nın tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddemesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstadımız ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine başlamış.

3) Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a nakl-i mekân ettirilmesi, 1238’te vaki’ olmuştur. Üstadımız ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp; onları reddederek tekrar Van’a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakib, Şeyh Said hâdisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş. Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta Vilayetleri’nde dokuz sene ikamet ettirilmiş.

4) Hazret-i Mevlânâ Hâlid, yaşı yirmiye baliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstadımız ise, tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki; on dört yaşında icazet alıp â’lem-i ulema-i zamanla muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir. Hem Hazret-i Mevlânâ Hâlid neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadımız da Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risale-i Nur eczalarıyla -bütün kuvvetiyle- Sünnet-i Seniyyenin ihyasına çalıştı.

İmam-ı Rabbani’yle olan benzerlikleri:

1) İmam-ı Rabbani’nin şeyhi Muhammed-ül Baki, rüyasında Peygamberimiz’i (asm) minber üstünde görüp İmam-ı Rabbani’yi övdüğünü ve “ümmetimden böyle birinin müceddit olduğu için iftihar ediyorum” sözlerine bizatihi şahitlik eder. Bunun gibi Osman Nuri Ağabeyin rüyasında Risale-i Nur müellifinin içeriye girip Peygamberimiz’in (asm) oturduğu yerden doğrulup Üstadımıza şefkatkârane iltifat etmesidir.

2) Şeyh Muhammed Baki “Hindistan’da bir Zat çıkacak, kendi asrının imamı olacak. Bütün ehlullah onun gelmesini bekliyor” demesiyle İmam-ı Rabbani’nin gelmesini müjdelemektedir. Aynen bunun gibi Denizli’de Hacı Hasan FEYZİ “Bugün Kürdistan’da büyük bir evliya dünyaya geldi” deyip müjdelemesi. Ve bunun gibi birçok ehl-î velayet sahibi kişilerin Üstadımızın geldiğini müjdelemesi bu meselemize şahid-i sadıktır.

3) Şeyh Abdulahed, şeyh Abdulkadir Geylani’den tevarüs ile bir cübbe alarak “sahibi gelinceye kadar bu cübbeyi muhafaza et” ona verdikten sonra o da torunlarına emanet ederek nihayet İmam-ı Rabbani tezahür edince bir vakıada deniliyor ki “sahibi geldi götür, ona ver”. Aynen bunun gibi Mevlânâ Halid Hazretleri’nden de Bediüzzaman’a cübbe gelmiş –torunlar yoluyla- ve Üstadımıza miras bırakılmıştır.

4) Üstad Hazretleri İmam-ı Rabbani gibi gıybet ve ayıpları taharri etmek halinden uzak durarak meclisinde kimseye gıybet ettirmiyor ve hastalıklarında halini soruyor, merak ediyor.

5) Cenab-ı Hakk’ın Rab isminin tecelliyatına İmam-ı Ali’nin vasıtasıyla ve dersiyle ulaştığını İmam-ı Rabbani Hazretleri ifade ediyor. Üstad Hazretleri de dersini İmam-ı Ali’den hususî ve manevî âlemde ders almıştır.

6) İmam-ı Rabbani’yi Ekber Şah hapse attı. Üç sene hapiste kaldı. Her Cuma günü Cumaya gitmesine izin verilmemesine rağmen Cuma cemaatinde millet onu camide görüyorlardı, lâkin kimse onun nasıl gittiğini görmüyordu. Manen camide hazır ve nazır bulunuyordu. Aynı hal ve durum Bediüzzaman Hazretleri’nde de görülmüştür. Eskişehir Hapishanesi’nde Ak Camiye Cuma günü Cumaya gitmesine izin verilmediği halde manen camide olduklarını millet görüyordu. Bunun da o zaman şahitleri savcı ve hapishane müdürüdür.

7) İmam-ı Rabbani hapiste iken talebelerini mektuplarla irşat ettiği gibi Bediüzzaman Hazretleri de ekser Risaleleri ve mektupları hapiste yazmasıyla talebelerini ve ehl-i imanı irşat etmesi meşhut ve vakidir.

Bunlar gibi daha çok benzerlikler var. Cenab-ı Hak bu zatları tabiri caizse süslendirmiş, güzelleştirmiş ve cazip bir hal vermiş ki ümmet de bu zatları imam eylesin ve onlardan istifade ve istifaze etsin ve imanlarını muhafazaya çalışsınlar. Bundan mahrum olmasınlar.

Hülâsa: Zındıka komitesi, ister âlim kıyafetiyle olsun, ister olmasın bu selef-i salihin hakkında dil uzatmaları ve haklarında iftira ve hakaretler etmeleri Avrupa’nın zındıkları, Asya’nın münafıkları ve dahilde olan akrabalarıyla kurdukları, sinsi, dessas ve gizli bir projenin eseridir. Ama ümitvar olalım, onlar güneşi üflemekle söndürmek isterler, lâkin daha çok parlamasına sebep olurlar. Bu Nurlar her daim parlayacak ve ehl-i imanı nurlandıracak ve ehl-i küfür ve dalâleti de nar olup yakacak. Bu RİSALE-İ NURLAR dostlar için bir envar-ı müşrikâne (parlayan bir nur) ve düşmanlar için de bir niran-ı muhrikanedir.

Cenab-ı Hak bizlerin ve insanların kalplerini, akıllarını bu yeni tecdide musahhar eylesin. Bizleri bu hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’de muvaffak eylesin.

Amin amin elfu elfu amin inşallah.

Çok teşekkür ederiz, verdiğiniz bilgiler ve yaptığınız değerlendirmeler için.

Estağfurullah asıl ben çok teşekkür ederim, Üstadımız ve şaheserleriyle alâkalı bu fırsatları verdiğiniz için.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*