Müsbet Avrupa ve biz

Bir çok zulüm ve acı sonrasında yazılan Alman Anayasası’nın 1. Maddesi, “İnsan onurunu korumak devletin görevidir” der. Bu kanun sayesinde, suç oranları ve mahpus sayısı oldukça düşük.

Dostoyevski der ki: “Bir toplumdaki medeniyetin derecesi, onun hapishanelerine girilerek değerlendirilebilir.”1

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Almanya’nın da dahil olduğu Avrupa’nın “iki” olduğunu en veciz ve en hakikatlı tesbitlerle ortaya koyar.

Bu ahirzamanda tevhid bayrağını dalgalandıran ve nübüvvet silsilesini temsil eden çok önemli bir unsur da Risale-i Nur’dur. Hak ve hakikata vasıl olma azminde olan Nur şakirdlerinin en önemli misyonlarından biri de farklılıkları buluşturmak ve ayrılıkları ittifaka dönüştürmek olmalıdır.

Ki, biz bunun numunelerine Avrupa’da çok şahit olduk. Saymakla bitmeyen farklılıkların farklı bir ülkede, (Üstâd’ın tabiriyle) Hıristiyan şevketi dairesinde nasıl harmanlandığını hayranlıkla doya doya izledik. Farklı coğrafyalardan farklı simalar; işler ayrı, başlar ayrı, yaşlar ayrı..

Her alanda hem müsbet, hem de menfîce varlık gösteren bugünün Avrupa’sında Almanya’nın menfîden müsbete doğru hamleler yapacağının ipuçlarını, yine Risale-i Nur’un satır aralarında bulmak mümkündür.

Bilhassa Hz. İsa ve Deccal meselesinde, Harb-i Umumî tahlilinde ve “Bahtiyar Almanlar” tabirinde, Almanlara has bir mazhariyete işaretler vardır.

“Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne-i âhirzaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.”2

Türkiye gibi; coğrafî, tarihî ve stratejik önemi haiz bir ülkeye müsbet Avrupa’nın bigâne ve kayıtsız kalacağı düşünülemeyeceği gibi, Türkiye’nin de Avrupa ile diyaloğunu ve bilhassa Almanya ile her alandaki münasebetlerini canlı ve gelişmeye açık tutma durumunda olduğu hiçbir zaman gözardı edilemeyecek ve asla yabana atılamayacak bir hadisedir.

Bir tek farklılıkların buluşması ve buluşturulması meselesinde bile Avrupa ile diyaloğun zarureti gün gibi ortadadır.

Farklılıkların buluşması aslında fıtrîdir. Sonsuz Kudret Sahibi’nin kâinatta cari olan kanunudur. Teklikten çokluğa inkılâbın nihayetinde yine tekliğe dönüş vardır. Çekirdeği ağaca dönüştüren Kudret, aynı çekirdeği, neticesi olan meyvenin kalbine yerleştiriyor.

Yaratılış kanununda var olan, aslına rücû etme her alanda kendini gösteriyor. Bu kanundan, hiçbir varlık kendini azade ve kayıtsız tutamaz.

Din; ferdî ve içtimaî bünyede farklılıkları buluşturup kaynaştıran en mühim bir unsurdur. Kur’ân ve Nübüvvet yolu ise, cümle semavî ve nebevî düsturları havidir.

Hayatı, her alanda bir yardımlaşma olarak vaz eden vahiy ve nebevî irşad nerede; Batı kaynaklı, ayrıştıran, başkalaştıran ve ötekileştiren “dinsiz” felsefe nerede?

Dipnotlar:

1-Bkz. 1.8.2022 tarihli Yeni Asya

2-Barla Lâhikası, 540

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*