Müsbet hareket ve terör

Savaşlar ve gerekçeleri zamana göre değişiyor. Haberleşme ve iletişim imkânlarının artması ve yükselen demokrasi ile artık yapılacak her işte, her savaşta toplumların ikna edilmesi gerekiyor. Savaşın gerekçesi ne kadar inandırıcı ise, kendi toplumunuzdan aldığınız destek de o kadar güçlü oluyor. Ayrıca karşı tarafı da aynı nispette kargaşaya ve tereddüde düşürüyorsunuz.

 

Savaşların gerekçelerinde her zaman derin bağlantılar dikkati çekmiştir. Ancak sonuç değişmemiştir. Birinci Dünya Savaşı, bir Sırp militanının Avusturya veliahdını öldürmesiyle başladı. O zaman da hadisede derin devletin rolü çok konuşuldu, birçok kuvvetli delillere rağmen, savaşa engel olunamadı. Çünkü zaten planlar yapılmıştı ve herkes bir bahane arıyordu.
11 Eylül saldırıları da aynı şekilde oldu. Orta Asya ve Ortadoğu’ya bir şekilde hep yerleşmeyi hesaplayan ABD en sonunda aradığı fırsatı buldu. Üç-beş bin kişiye karşı hiç bir suçu olmayan milyonlarca masumun kanı döküldü.
Güçlüler, ilerde rakip olacak veya ayağına takılacak muhtemel güçleri ezmek için her zaman fırsat kollarlar. Rakiplerini de her zaman üstün oldukları savaş sahasına çekmek isterler. Terör de bugünün en iyi mazeretidir.
Malum, 11 Eylül’ün birinci derecede müsebbibi olarak bilinen Ladin’in öldürüldüğü açıklandı. Ladin için her şey Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesiyle başlamıştı. Afganistan’a, Amerikalılara güvenemedikleri için direnişe uzak duran Afgan aşiretlerini ikna etmek için getirilmişti. Mücahid iltifatlarıyla davet edildiği memlekette en sonunda büyük terörist diye hayatına son verildi.
Hep, kuş uçmaz kervan geçmez Afganistan dağlarında, Rus ve Çeçen mafyasından elde ettiği nükleer, kimyasal ve biyolojik silâhlar; Batı’da okuyan gençlerden elde ettiği bilgisayar program ve şifreleri ve yüzlerce korumasıyla dünyayı alt-üst etmeyi planlayan korkunç bir Ladin takdim ediliyordu. Ancak anlatılanlar doğruysa, sıradan bir evde bir-kaç yakınıyla emekli hayatı yaşayan bir Ladin çıktı ortaya ve cevaplanmamış bir sürü soruyla beraber derin sulara gömüldü. Zaten başta da, yüksek seviyede şifreleme sistemi kullanan ve başka kimseye kullandırtmayan bir devletin, nasıl olup da, ikiz kulelere ve pentagon saldırısına maruz kaldığı sorusu hiç cevaplanamamıştı. Desteklemeseler de, saldırının önünü açtıklarına dair ciddî şüpheler uyanmıştı…
Ladin’in ölümünün Ortadoğu’daki demokrasi rüzgârlarının sert esmeye ve sonuç almaya başladığı zamana denk gelmesi tesadüf değildir. Yükselen hürriyet ve demokrasi isteklerine karşı daha fazla direnemeyeceğini gören derin güçler artık eski defterleri mecburen kapatmak istemektedirler.
Sovyetlere karşı Afgan cihadı ilginçtir. Dünyanın her tarafından on binlerce savaşçı Suudi ve Amerikan desteğiyle getirilmiş ve güçlü bir yapılanma sağlanmıştı. Bu kadar güçlü bir organizasyon sadece Afganistan için değildi. Ardından Sovyetlere ve Çin’e bağlı olan Orta Asya Türk devletlerinin kurtarılması planlanıyordu. Ancak Sovyetler erken fark edip Orta Asya’yı savaşsız terk etti. Çin ve Hindistan için zaman henüz erken sayılmıştı. Ladin’in de artık kendine çalışmaya karar vermesi veya bazı derin güçler tarafından zorlanması üzerine, Çin belki de Hindistan’ı hedef olmaktan şimdilik çıkardı.
Siyaset özellikle dünya siyaseti bir mânâda dost ve müttefik kazanma sanatıdır. Akıllı siyasetçiler düşmanları bile dost ederken, diğerleri kardeşini bile düşman ilan eder. İslâm dünyası bu siyasetten çok çekti…
Bugün Müslümanların işgal ve katliamlarla sonuçlanan birçok oyun ve hileye âlet olmaları, siyasî sahadaki önemli eksikliklerinden kaynaklanmakta ise de, bu aldanmada ehl-i sünnet dışındaki bazı görüşlerin etkisi büyüktür. Siyaseti en öne alan, kendi siyasetine tabi olmayan herkesi tekfir eden, İslâm’ın masumların haklarını koruyan adalet-i mahza prensibini önemsemeyen ve buna benzer ehl-i sünnet akidesine uymayan ideolojiler İslâm dünyasını bilerek ya da bilmeyerek büyük bir kargaşaya sürüklemişlerdir. Ancak İslâm dünyasındaki demokrasi ve hürriyet hareketleri de gösteriyor ki, Müslümanlar kendi fıtratlarına yabancı olan şiddet ve terörü defterden siliyor.
Şimdi hadisenin bir de karşı tarafına bakalım. Terör ve şiddet sadece âlet olanları ve onların ülkelerini mi yakar? Elbette hayır! Yangın gibi başladığı yer belli olsa da, nerede biteceğini kestirebilmek o kadar kolay değildir. Adı üstünde anarşidir, düzensizlik ve kargaşadır. Devlet olarak oturur, “Ortadoğu’da hürriyet rüzgârları sert esiyor, Arap baharı başladı ve diktatörlerimizi taşımıyor. Artık Ladin defterini kapatmak gerekir” diye bir karar alabilirsiniz. Ancak bir zamanlar teşvik ve tahrik ettiğiniz başı sonu belli olmayan bir yapılanmanın kendisi için aynı kararı alacağını düşünmek gerçekçi değildir. Serseri mayın gibi yıllar boyu korku devam edecek.
Batı’nın mazideki bunca kirli işlerine rağmen, kimse seçimle gelen aklı başında Batılı liderlerin, başka ülkeleri işgal etmek için  terör gibi kirli işlere bulaşacağına ve kendi ülkesinde binlerce insanını öldürteceğine inanmak istemiyor. Ancak derin güçlerin ve komitelerin kendi hasis menfaatleri için her melaneti yapabilecekleri ve devletleri de yönlendirecekleri unutulmamalıdır.
Bütün olanlara rağmen terörün İslâm dünyasında bir zemin bulduğu gerçektir. Hep denilir ya, “bataklığı kurutmak gerekir”. Bataklık: İslâm dünyasındaki işgaller, katliamlar, desteklenen İslâm düşmanı yerli diktatörler, sömürü düzeni ve neticesindeki sefalettir. Batı, emperyalizmini daha kolay yönetmek için ehl-i sünnet haricindeki grupları ve ideolojileri destekleyerek bölüp parçalamaları da unutulmaması gereken önemli bir faktördür.
Şüphesiz burada en çok iş Müslümanlara düşüyor. Her şeyi kendi hesabına alan, âlet eden ve miadı dolduktan sonra kırıp atan dünya çapındaki güçlerden uzak durmalılar. Önemli başka bir husus ise, deneme yanılma yoluyla sürekli metod ve tarz değiştirmek ve her defasında büyük hüsranlar yerine, Cenâb-ı Hakk’ın bizi sahipsiz bırakmayacağına itimad ederek “zamanın sesine” ve “zamanın müceddidine” kulak vermek gerekiyor. Evet, Bediüzzaman Hazretleri “müspet hareket” diyor, “hürriyet ve demokrasi” diyor. Yine “Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” diyor. Evet, içerdeki bu üç düşman bilinmedikten ve mağlup edilmedikten sonra ne sağını ne solunu, ne dostunu ne de düşmanını fark etmek ve başarılı olmak mümkün değil…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*