Nefis ve aile dairesinde adaletli olamayanlar

Faziletli, erdemli, ahlâklı bir mü’min olmak bizatihî insanın kendi nefsini sürekli sorgulamaya tâbi tutabilmesi, korku ve ümit dengesini bozmadan yaşamasıdır.
İnsanın ilgileneceği ve vazifedar bulunduğu daireler önem sırasına göre, içten dışa, küçükten büyüğe doğrudur. Aynı zamanda insanı en çok tehdit eden büyük düşmanlar da ve bu düşmanlarla savaş verildiği alan da en küçük iç dairedir. Sonra sırasıyla aile, akraba, memleket, vatan, kâinat şeklindedir.

Eskiden şehirlerin bir dış surları ve bir de iç kalesi vardı. Düşman iç kaleyi fethetmişse, dışarılar zaten fethedilmiş demektir. Maide 105. âyet adeta bu noktayı ihtar eder. “Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez.” Yani, sizin doğru yolda olmanız, iç kalenizin sağlamlığı anlamındadır. Eğer orada bir gedik açılmışsa, sapıtmış olanların zarar vermesi muhtemeldir.
Bu yüzden zındıka komiteleri, şer odakları toplumun dinî ve manevî değerlerini ve kalelerini yıkmaya çalışan güruh önce insanın kulluk bilincini bozmaya çalışmaktadır. Dünyevîleşme mikrobunu nefse şırınga eden bu düşmanlar hazcılığı, enaniyeti, menfaati besleyip, kulluğun özü olan acziyeti bozmuşlardır. Böylelikle insanların algıları, değerleri, tercihleri dünyevîleşmiş; bu da en yakın daire olan aileyi bozmuştur. Yani düşman, esas öldürücü darbelerini ve tahribatını insanın manevî hayatına ve ailesine yapmaktadır.
Bugün, vitrinde olan, şahs-ı maneviyi temsil makamında bulunan, sosyal hayatın içinde bir konumu olan insanların bir çoğunda maalesef bu hastalıklar kendini göstermektedir.
Dünyanın öbür tarafıyla iletişime geçebilen, vatan, millet düsturlarıyla aslı, özü ihmal ederek, arasıra vazife bulunan dairelerde at koşturarak hizmet ettiğini düşünenler, o dairelerde de istikamette olamazlar. Zira köke, asla hücum varken ve kök çürümeye başlamışken, sizin ağacın dallarını budamanız, meyve beklentiniz beyhude bir çabadır.
En önemli dairedeki işler feda edilerek hizmet yapılamaz. Hatta sorumluluğu ağır olan insanların Cenâb-ı Hakk’ın rızasını, merhametini, tevfikini celb edebilmesi için çok daha hassas kulluk sergilemesi şarttır. Vitrinde olan insanların bu meselelerde daha titiz olması, duâ, evrad, zikir, ibadet noktalarında en ufak bir ihmal yapmaması, ailevî noktada da çoluk çocuğunu ihmal etmemesi daha bir önem arz edecektir. Bu “himmeti millet olmak” düsturuna ters değildir. Zira himmeti millet olup, önemli dairelerdeki vazifelerini ihmal edenlerin aslında himmeti nefsidir. Şeytan bazen insana sağdan yaklaşır. Hizmet yolunda her şeyini feda edebildiğine dair bir uyutma ve uyuşturma ile iç dairelerdeki önemli vazifelerden taviz verdirip, insanın dimağını felç eder.
Oysa, kâmil insan iç dış, zahir batın, madde mânâ, dünya ahiret, kalp akıl dengelerini kurabilen yani vasatı yaşayandır. Dolayısıyla bu dengelerin biri lehinde bozulmasının göstergesi kişinin ibadet ihmalleri ihlâs kaybı ya da ailevî ihmalleridir.
Zira insan önce ihlâsı kaybeder.
İbadetlerini bozar.
İbadetlerin bozulması itaati bozar.
İtaatin bozulması, peygamber terbiyesinden ve şeriatın sınırlarından çıkarır.
Bu halde kuvveler ifrat ve tefritleri yaşar.
Bu da zulüm ve adaletsizliği doğurur.
Muamelattaki ahlâk, nefsin ahlâkına bağlıdır. İnsanın en tesirli etki alanı, önce nefsi sonra ailesidir. Buradaki ihmal ve problem hayatın diğer kademelerinde de istikametsizliği, adaletsizliği ve zulmü netice verir.
Bu konu ile ilgili İşaratü’l-İ’câz’da Bediüzzaman şöyle bir tesbitte bulunur; “Ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husûle gelir. Kezalik bir zatta içtimâ eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder.”
Bugün cemiyet hayatında önde görünen insanların hamlığı, o makama uygun ve yakışır tavır ve hareketlerden uzaklığı, asıl olanı ihmalleri, ailelerinde de problemler olduğuna şahit olmaktayız. İnsanlar nefislerinde adaletli iseler, yani nefislerine zulmetmiyorlarsa, muamelatta da o derece adaletli olurlar.
Eski hükümdarlar insanların kalbinde erdemleri parlatmak için her şeyden önce raiyetlerini iyi yönetmeye çalışırlardı.
Halkı iyi yönetmek için önce kendi ailelerini doğru yolda yönetirlerdi.
Kendi ailelerini yönetmek için kendilerini mükemmelleştirmeye çalışırlardı.
Kendilerini mükemmelleştirmek için kalplerini düzene koyar, duygularını kontrol etmek için iradelerini mükemmelleştirirlerdi.
İradeyi mükemmelleştirmek için bilgi ve marifetlerini geliştirirlerdi.
Bilgi ve marifeti tefekkürle birleştirirlerdi.
Çünkü bilgi tefekkürle beslenir.
Bilgi artınca irade mükemmelleşir.
İrade mükemmelleşince duygular vasata gelir ve kalp selâmet bulur.
Kalbin selâmeti olunca, insan kusurlarından arınmaya başlar.
Kusurlarından arınan insanın en yakın çevresi olan ailesi düzene girer.
Ailesi düzenli olanın da sosyal hayatın içindeki düzeni iyi olur ve iyi yönetir.
Hâsılı, hayata yansıyan ahlâk, fazilet, himmet, hizmet insanın duygularının ve değerlerinin sıhhatliliği ve insanın bu değerleri içselleştirmesiyle alâkalıdır. İnsanın müsbet, olumlu, istikametli davranışlar sergileyebilmesi büyük ölçüde küçük dairedeki vazifelerini hakkıyla yerine getirmesiyledir.
İnsanın kuvvelerinin vasatından adalet ortaya çıkar. Adalet ise, İslâm âlimlerine göre, insanın bazı erdem, fazilet ve ahlâkî tavırları kazanması demektir. Meselâ kuvvelerin vasatta kullanılmasıyla meydana gelen adaletin tezahürleri sadakat, vefa, şefkat, sıla-i rahim, dürüstlük, teslim, tevekkül ve ibadettir. Aslında adalet adıyla bildiğimiz bütün erdemler önce Allah’a ibadetle başlar. Hukukullaha riayet eden bir insan, en yakınlarından başlamak üzere, insan hakkına saygılı olacaktır. Yani Kur’ân’ın adalet dersleri, insanlık derslerinden başka değildir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*