Nevruz ve Bediüzzaman

Bizim bu Perşembe‘miz tam tamına Nevruz’a denk gelsin, tam iki gün sonra da Bediüzzaman Said Nursî gibi bir zatın vefatının 53. senesi tamamlanmış olsun, biz de buna sadece seyirci kalalım, şerefini okurundan alan köşemizi buna tahsis etmeyelim. Olur mu hiç?

Nevruz ile Bediüzzaman arasında doğrudan bir irtibat kurmak, ilk bakışta garipsenebilir.

Ama Üstad’ın talebelerinden Muhsin Alev’in bu şahitliği de asla yabana atılamaz.

Diyor ki:

“Üstad, gezmeyi, bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlûkatla, mevcudatla baş başa kalıp, derin derin tefekkür ederdi.. İstanbul’da Nevruz günü kıra giderken, bizi de yanında götürdü. Kırda, ‘Bugün mahlûkatın bayramıdır“ diye Nevruz’un önemini bize anlatmıştı. Kırdaki köpeklere ekmek parçası verdi. ‘Bugün, bu Nevruz Bayramı’ndan, bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlûkatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim‘ demişti. Çok sevinçli bir hali vardı Nevruz günü..“

Üstad henüz hayatta iken Almanya’ya giden, oradaki hizmetlerin temelinde vazife alan Muhsin Alev (Abdulmühsin Alkonevî) Ağabeyin bu hatırasından da anlaşılıyor ki, mahlûkatın bayramı mânasındaki bir Nevruz’a Bediüzzaman da lâkayt kalmamıştır.
«««
Nevruz’un insanlık tarihinin derinliklerinden günümüze uzanan genel seyri, farklı algılanış biçimleri ve batıl ideolojilere âlet edilmesiyle bizim işimiz yoktur.

Ne ateşe tapan Mecusilerin bayramı olmasının, ne İranlılarca “Nevruz Sultan” şeklinde kişileştirilmesinin, ne Yunanlıların, ne Mısırlıların, ne Kürtlerin, ne de Türklerin ırkî yorumlarının; bizim burada sözünü ettiğimiz Nevruz’la bağdaşan bir yanı olamaz.

Olsa da, bizi ilgilendirmez.

Aslında İlâhî Kudret’in bir başka boyutta tecellî ettiği 21 Mart’ın adı olan ve Türkçesi “Yeni Gün” olan Nevruz; tarih boyunca insanoğlunun keyfî, nefsî ve ırkî hevesleriyle başka başka hallere büründürülmüştür.

Euzu Besmeleyle şeytanlardan kaçalım.
Nevruz-u Sultanî’de Sultan’a el açalım.
Huzurda akdimizi bir daha tazeleyip,
Mü’min ve Müslümanca ilim, ışık saçalım…

Nevruz, tarihin derinliklerinde hayırlara, güzelliklere vesile kılınmıştır.

İran’ın efsanevî hükümdarı Cemşid tarafından Nevruz’a ayrı bir mânâ yüklenmiş; onun ve onu takip eden hükümdarların zamanlarında; halkın sevindirilmesine, adaletin tecellîsine, mahpus olanların affına ve Allah’a kulluğa dâvete vesile yapılmıştır.

Osmanlılarda da Nevruz hazırlıkları üç-dört gün öncesinden başlatılır. 21 Mart günü padişahların da katıldığı törenler yapılırdı. Bizzat Sultan tarafından kutlanan gün olması dolayısıyla da, “Nevruz-u Sultanî” adı verilirdi.

Nevruz, mânâsı itibariyle marifetullaha destek veriyorsa, güzeldir.

Aslında Nevruz, İlâhî Kudret’in öyle bir tecellîsidir ki, insanlık onun o mânâsından gaflet etse de, zuhurundaki mânânın değerinden bir şey kaybetmez. Çünkü Nevruz, yerdeki mahlûkâtın uyanışını, gök ehlinin tebessümle karşıladığı, alkışladığı bir bayramıdır.

İnsan ruhunun, İlâhî san’at olan tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bayramıdır.

Diriliştir.
«««

Said Nursî de (ra), bihakkın elde ettiği Bediüzzaman unvanıyla, yorumlarıyla ve eserleriyle, bizatihî “Nevruz” mânâsında bir tecellîye mazhar olmuştur.

Yeniden dirilişin, teceddüt ve ihya hareketinin adı, tabiri caiz ise, zamanın Nevruz’u olmuştur.

Doğuşuyla, 19. asrın bozulmaya yüz tutmuş mânevî havasına bir “cemre” misâli düşerken; ayağa kalkışı ve dimdik duruşuyla, 20. asrın bulandırılmış sularına düşen bir “cemre” olmuş; Kur’ân’dan kalbine ihsan edilen eserleriyle ve nihayet vefatıyla da toprağa düşen “cemre” misâli tecellî etmiştir.

Bunu da şöyle ilân etmiştir:

“Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur’ân-ı Hakîmin mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risâle-i Nur’a aittir.”

İstikbalin nesillerine de, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır” diye seslenmiştir.

“Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakîkî medeniyeti görmeyi Rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz” müjdesini vermiştir.

Bediüzzaman’ın kalbine Kur’ân’dan ilham olunan ve Kıyametin ardından yeniden dirilişimizi şüphe götürmez delillerle ispat eden Haşir Risâlesinden bir paragrafla mevzûmuzu noktalayalım.

“Gel, bugün Nevrûz-u Sultanîdir. Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var; o binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var; o harap olan binalar, birden burada yapıldı. Adeta bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki, o kadar karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mahir sihirbazlar dahi bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*