Nisbî hakikatler ve Ahiret

“Ey birâder-i kalb-i hüşyar! Ezdâdın cem’indendir tecellî-i iktidar.Lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri, Hüsnün içinde kubhu, nef’in içinde dârrı, ni’met içinde nikmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı?

Hakàik-ı nisbiye sübut, takarrür etsin. Bir şeyde çok şey olsun; bulsun vücud, görünsün. Sürat-i hareketle bir nokta bir hat olur. Çevirmenin sürati yapar bir lem’a-i nur, daire-i nurânî. Hakàik-ı nisbiye vazifesi dünyada dâneler sümbül olur.

Kâinatın çamuru,revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bunisbî emirler orada hakàik olur. (Sözler, s 661)”

Risale-i Nurda bazı bölümler vardır ki üzerinde saatlerce, hatta günlerce düşünülse ve müzakere edilse yeridir. Derin manaları ihtiva eden, her okunuşta farklı anlayışlar ortaya çıkaran bu bölümleri elbette ki, anlamak ve idrak etmek de öyle çok kolay değildir. İşte bu yazıda ele alacağımız konu böyle bir konu. Yani üzerinde derin müzakereler yapılabilecek bir konu. Yukarıda naklettiğimiz bölüm Sözler adlı eserin içinde geçmekte. Lemeat adlı bölümde. Açıktır ki, Lemeat adlı eser bir ölçüde Nurların süzmesi olduğundan anlaşılması diğer eserlere göre daha zordur. Ancak yine de bir şeyler anlayıp idrak edebiliriz. Bir şey bütün bütün elde edilmezse de tam olarak da kaybedilmez. İşte burada biz de bu bölümden anladıklarımızı ve kavradıklarımız sizlerle paylaşmak istiyoruz. Daha iyi anlayışlara vesile olursak bu önemli bir kazanç olacaktır bizim için.

Naklettiğimiz bölüm genel olarak zıtlıklar ve zıtlıkların neticesi olan nispi hakikatler ve nispi hakikatlerin nasıl netice verdiklerini izah etmekte. Bu konu Risale-i Nurda bir çok yerde izah edilmiş. 29.Söz bilhassa zikredilebilir. Şimdi yukarıdaki ifadenin izah ve yorumuna geçiyoruz.

Birinci cümle:

İfadenin başında zikredilen “Ey birâder-i kalb-i hüşyar! Ezdâdıncem’indendir tecellî-i iktidar” cümlesi diğer manalara önemli bir kapı açıyor. Öncelikle bu cümle üzerinde durmak gerek. Bu cümlenin en kısa ve açık manası şu: İktidar ve güç, zıtları bir araya getirmekle ortaya çıkar. Yani iki zıddı bir arada tutmak güç ve kudretin işaretidir. Üstelik bu zıtlıklar birbirine müdahale ve tahrip vaziyeti almışlar ise, bu zıtlıkları sükunetle bir arada tutmak kudretle birlikte haşmet ve azamet göstergesidir de.

Peki zıtlıkların bir arada tutulması nasıl iktidar ve güç göstergesi olur?

Şöyle ki:

Mesela güçlü bir devlet düşünelim. İçinde çeşitli millet ve ırklardan bir çok unsur yaşamaktadır. Öyle ki bu unsurlar birbirini yok edecek istidat ve kabiliyetinde olsun. Şayet bu unsurlar huzur ve sükunet içinde o devlet içinde yaşamaya devam ediyorlarsa, bu durum o devletin güç ve kuvvetini gösterir. Düşünün bir Osmanlı Devletini. Yıllarca çok değişik unsurları bir arada, kavga ettirmeden, adalet içinde idare etmiş. Altı yüz yıl boyunca güç ve kudretini göstermiş. Ne zaman ki gücü kaybolmaya yüz tutmuş, içindeki zıt unsurlar birbirlerine karşı tecavüz vaziyeti almış, bir zaman sonra da kavgalar başlamış. Sonunda koca imparatorluk ancak Anadolu toprakları içinde tutunacak kadar bir yer bulabilmiş. Dikkat edin tarihe, Hiçbir devlet sadece kendi milleti ile güç gösterisinde bulamamış. Güçlü olduğunu hisseden devletler ve milletler mutlaka ki farklı unsurları ve milletleri hakimiyetleri altına alarak güç gösterisinde bulunmuşlar. Bir ölçüde zıtlıkları bir araya toplayarak güç gösterisinde bulunmak fıtri bir duygu olmuş.

İşte Kainatın Hakimi olan Allah da, zıtlıkları bir araya getirerek güç ve kudretini gösteriyor. Bu zıtlıkları emir ve kudreti altında tutarak haşmet ve azametini izhar ediyor. Birbirini yok etmeye meyilli zıtlıkları sükunet ve denge içinde birleştirerek adalet içinde hakimiyetini gösteriyor. Buna kainat tüm heyet-i mecmuası ile şahitlik ettiği gibi en küçük unsurlara kadar, hatta atomun zerrelerine kadar bütün mahluklat da şehadet ediyor. En küçüğünden başlayarak Birkaç delil sayalım:

Kainatta yaratılan en küçük madde atomdur. Cenabı-ı Hak atom içine öyle kuvvetler koymuş ki, bu kuvvetler birbirine zıt vaziyetler almış. Mesela atomun çekirdeğine büyük bir nükleer enerji yerleştirilmiş. Bu enerji sürekli olarak dışarı çıkmak ister. Şehirleri yerle bir edebilecek bir kuvvette olan bu enerji ise, atomda bulunan nükleer kuvvet ile dengelenmiş. Nükleer kuvvet yine zıt unsurlardan oluşan atom çekirdeğini ve atomdaki nükleer enerjiyi dengede tutar. Atomdaki bu denge bozulduğu zaman atom içindeki nükleer enerji açığa çıkar ve atom bombası dediğimiz büyük patlama meydana gelir. Günümüzde bu enerjinin kontrollü olarak açığa çıkarılması ise nükleer santral diye tanımlanan elektrik üreten merkezlerdir.

Yine atomda elektron ve çekirdekteki parçacıkların dağılmasını önleyen elektro manyetik kuvvetler vardır. İşte atom içine yerleştirilen bu zıt kuvvetler sükunet ve uyum içinde bir arada çalışarak Allah’ın kudret tecellisine mazhar olmaktadırlar. Yani bu zıt kuvvetleri bir arada tutan sebep Allah’ın güç ve kuvvetidir. Aynı şekilde dünyamız bir yandan kendi çevresinde dönerken üzerindeki mahlukatı savurmak ister. Ancak Cenab-ı Hak dünya merkezine doğru öyle bir güç yaratıp mahlukatını dünya yüzünde öyle mükemmel dengelemiştir ki, bu denge içinde Allah’ın güç ve kudreti tecelli eder. Güneş dünyamızı kendine çekmek isterken güneş etrafında dönen gezegenler ile dengelenmiştir. Kainat bir taraftan dağılıp gitme istidadında iken merkezi bir güçle dengelenerek hayatın devamı temin edilmiştir. Allah bu zıtları bir arada tutma kanununu kainat ölçeğinden tutun da en küçük mahluk ölçeğine kadar aynı tarz ve şekilde tatbik eder. Bu sayede kudret ve azametini gösterir. Bir arının bedeninde zehirle balı yana yana getirir. Bir insanın vücudunda ruh ile bedeni birleştirir. Bu konuda yüzlerce misal bulmak mümkün. Demek ki, Allah zıt unsurları bir arada tutarak kudreti ile birlikte azamet ve haşmetini de gösterir.

İkinci cümle:

“Lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri, Hüsnün içinde kubhu, nef’in içinde dârrı, ni’met içinde nikmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı? Hakàik-ı nisbiye sübut, takarrür etsin. ”

Zıtlıkların yaratılmasındaki en mühim sır hakàik-ı nisbiyeyi, yani nispi hakikatleri netice vermesidir. Zira şu içinde yaşadığımız kainatın özü, esası, bağı, nizamı ve intizamı, hatta kainatın bizzat kendisi bir hakaki-i nisbiyedir, bir nispi hakikattir.

Nispi hakikat ne demektir?

Nispi hakikat dediğimiz şey bir şeye bağlı olarak ortaya çıkan hakikattir. Buna bağıl ve izafi hakikat de denir. Bu da mutlak hakikatlerin içine zıtlarının girmesi ile meydana çıkar. Mesela güzellik bir hakikat-i sabitedir. Cenab-ı Hakkın Cemil isminin tecellisidir. Cemil ismi kainatta tüm mahlukat üzerinde hakiki olarak tecelli eder ve ebedi bir güzelliği gösterir. Ancak bizlerin bu ismin güzelliğini anlamamız için çirkinlik denilen bir zıt aynasına ihtiyacımız vardır. Yani çirkinlik öncelikle güzelliğin anlaşımasına vesiledir. Yani çirkinlik olmasa idi, güzel veya güzellik nedir analamamız mümkün olmayacaktı. Çirkinlik aslında izafi bir kavramdır. Vücud-u haricisi yoktur. Zira yaratılışta çirkinlik yoktur. Yaratılan her bir mevcut ya bizzat, veya neticesi itibari ile güzeldir. Ancak çirkinlik gibi izafi zıt bir kavram, güzelin içine müdahale ederek, güzelin güzelliğini ortaya çıkarır. Evet, çirkinlik güzeli anlattığı gibi, yine güzelliğin içine izafi olarak nüfuz ederek binlerce güzelliğin netice verir. Yani çirkinlik aynasında mahlukat adedince güzellik ortaya çıkar. Bir başka deyişle Allah’ın Cemil ismi mahlukat adedince farklı tecelli ederek sayısız ve hesapsız güzellik tecellisi gösterir. İşte bu sayısız ve hesapsız tecelli nispi bir hakikattir. Çirkinlik gibi bir zıttın işin içine girmesi ile hem güzellik nedir o anlaşılmış, hem de güzelliğin binlerce mertebesi ortaya çıkmış, mahlukat sayısınca güzelliğin nispi hakikati gören güzel gözlere görünmüş olur.

Benzer şekilde elem ve acının aynasında lezzetin ne olduğu anlaşılır ve yine aynı şekilde lezzetin binlerce nispi hakikati ortaya çıkar. Şer aynasında hayrın, zarar aynasında faydanın, yokluk aynasında varlığın hem hakikatleri görünür, hemde binlerce farklı mertebeleri nispi hakikatleri netice veriri.

Üçüncü cümle:

“Bir şeyde çok şey olsun; bulsun vücud, görünsün. Sürat-i hareketle bir nokta bir hat olur. Çevirmenin sürati yapar bir lem’a-i nur, daire-i nurânî.”

Kainatın kendisi bizatihi bir nispi hakikattir. Yokluk aynasından varlık alemine çıkarılmıştır. Allah’ın Kudreti yokluk aynasında tecelli ederek kainatı kudretine ayna yapmıştır. Aslında yokluk izafi bir kavramdır. Harici vücudu yoktur. Yani yokluk kaç kilogramdır, hacmi ne kadardır, nerede ne kadar yer kaplar, gözü, kulağı var mıdır gibi sorular cevapsızdır. Zira yokluk elle tutulan, gözle görülen bir şey değildir. Zaten tüm zıtlıklar böyledir. İşte Cenab-ı Hak varlık alemini bize bildirmek için yokluk denen izafi bir kavram yaratmıştır. Biz bu yolla varlığı ve varlığın mertebelerini analayabiliyoruz. Yoktan yaratılan bu kainat da, hem bizzat kendisi bir nispi hakikat olur, hem de güneşler, aylar, yıldızlar, insanlar, hayvanlar , bitkiler ve diğer mahlukat üzerinde tecelli eden Kudret levhalarını gösterir. Ve Allah’ın Kadir ismi mahlukat sayısınca farklı bir şekilde tecelli eder. Ancak tüm bu farklılık üzerinde gözüken yine Cenab-ı Hakkın Kadir ismidir. İşte tüm mahlukatın yokluktan varlığa çıkması ile vücut bulup görünür ve Yine Allah’ın Cemil, Rahim, Kerim, Hay,Kayyum gibi bin bir ismin tecellilerine mazhar olarak mevcudiyeti içinde görünmeye devam eder. Her bir mahluku bir nokta nispetinde ele alsak o noktalarda tecelli eden yine Allah’ın isimleridir. Yani her mahlukun yaratılışında Kadir ismi tecelli eder. Mahiyet aynı, tecelli farklıdır. Ancak görünen İsm-i Nurani aynıdır. Mesela cemil ismi bütün mahlukata tecelli eder. Bütün mahlukatın üzerine geniş bir dürbün ve göz ile bakılabilse Cemil isminin haşmetli bir tecellisi göze gözükecektir. Nasıl ki bir nokta süratle çevrilse bir daire gibi gözükür. Öyle de mahlukatın üstünde tecelli eden isimler her bir mahlukata farklı tecelli etmekle nuraniyetinin heyet-i mecmuası da bir nurani hat şeklinde gözükür. “Sürat-i hareketle bir nokta bir hat olur. Çevirmenin sürati yapar bir lem’a-i nur, daire-i nurânî” cümlesi bu hakikate işaret eder.

Dördüncü cümle:

“Hakàik-ınisbiye vazifesi dünyada dâneler sümbül olur.”

Bu cümle de hakikaten enteresan bir cümledir. Derin manalar ihtiva ediyor. Risale-i Nuru tanıdığımız ilk günde 23. Sözden bir ders dinlemiştik. Orada bize ders yapan değerli ağabeyimizin son sözü “İşte küfür böyle, mahiyeti insaniyeyi yıkar, Elmastan kömür kalbeder” olmuştu. Doğrusu az biraz fen okuyan birisi olarak bu cümleden çok etkilenmiştim. Şimdi yukarıdaki cümleyi de elmas-kömür ekseninde izah etmeye çalışalım. Zira bu cümleye güzel bir misal olacak. Çünkü Allah karbon atomu ile yüzlerce nispi hakikat göstermiş. Karbon atomu bir tek hakikat iken farklı tecellilerine mazhar kılarak bu atomun nispi hakikatini canlı mahlukatı sayısınca çoğaltmış, tane nispetinde olan karbonu sümbül yapmış, hatta sümbülün de içine koymuş. Çünkü canlı kimyası bir nevi karbon kimyası olarak bilinir. Karbon atomu yapısına aldığı hidrojen, oksijen ve azot gibi maddelerin farklı dizlileri ile Kudret-i İlahinin farklı tecellilerine mazhar olur. Canlılarda insan, hayvan, bitki bedeni olur, canlılar adedince farklı mahlukatın temel yapı taşı görevi yapar. Canlı alemi dışında ise bir taraftan kömür olur, öte yandan elmas gibi en değerli bir maddenin temel taşı. İşte karbon atomu farklı dizilişleri ile binlerce maddenin görünmesine neden olur.

İnsan nesli de bir karbon atomu gibi zıtlıklar aynasında binlerce nevi netice verir. İmtihanın tabi tutulmasıyla, şerrin hayırlar içerisine dahil edilmesiyle Nemrutlardan Peygamberlere kadar mertebeler meydana gelmiştir. Bu nedenle hayrın, hakkın, dürüstlüğün, iyiliğin, güzelliğin hakikatleri hakiki insanlar saysısı kadar sümbül vererek kainatta hakaik-i nisbiyenin zuhurununa vesile olmuşlardır.

Beşinci cümle:

“Kâinatın çamuru,revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor.”

Cenab-ı Hak isim ve sıfatlarının tecellilerini görmek ve göstermek için kainatı ve kainatın içindekileri yaratmış. Cemil ismini, Rahman, Rahim, Kerim isimlerini ve diğer tüm isim ve sıfatlarını tecelli ettirerek mahlukatını farklı ve çeşitli şekil ve tavır içinde yaratmaya ve yaşatmaya devam ediyor. İşte bu farklı tecelliler nispi hakikatleri netice veriyor. Zıtlıklar aynasında nispi hakikatleri teksir ederek çoğaltıyor. Zira Kudret-i İlahi kainatın hamur ve çamurunu nispi hakikatleri netice verecek şekilde yoğurmuş. Zıtları bir araya getirerek hem kudret ve gücünü tecelli ettirmiş, hem de kainatı bir değişim kanununa tabi tutarak, her bir mahluku için bir kemal noktası tayin edip kainatı tekamül kanunu ile şekillendirmiş. Kanun ise izafi ve itibari bir hakikattir. Yani bir nispi hakikattir ki, icracısı olduğu isim ve sıfatlara bakar. Demek ki kainatın arasındaki nizam ve intizam bağları olan kanunlar da birer nisbi hakikattir. Allah’ın kudret, ilim ve iradesinin farklı bir tezahürü olarak görünürler. Mahlukat arasındaki hakiki bağlar olan güzellik gibi kavramlar binlerce farklı güzel üzerinde tecelli ederek binlerce nakış bağlantıları ortaya çıkıyor.

Altıncı cümle:

“Âhirette bu nisbî emirler orada hakàik olur.”

Bu makale sınırları içinde müzakere edeceğimiz son cümle ise “Âhirette bu nisbî emirler orada hakàik olur” cümlesidir. Bu ifadeye göre, kainat yüzünde gözüken nispi hakikatler ahirette birer hakaik olurlar, yani daimi sabit birer hakikat olurlar.

Peki bu ne demektir? Nispi hakikatler nasıl ahirette sabit bir hakikat olurlar?

Cevap:

Bu suali yine Cemil ismin tecellisi ile cevaplandırmaya çalışalım. Bir insan yaratılış itibari ile Cemil isminin tecellisine mazhar olur. Ancak bu tecelli nispidir. Yani o insana tecelli eden Cemil ismi nispi olarak tecelli eder. Her bir insan diğer insanlardan farklı bir güzelliğe sahiptir. İşte bir insan ömrü boyunca ne kadar Cemil ismin tecellisine sahip olmuş ise, yani nispi hakikatlere ne kadar mazhar olmuş ise, bu sahibiyet ahirette kendisi için bitmeyen bir hakikat-i sabite olacaktır. Kendisine tecelli eden Cemil ismi, bu dünyada elde ettiği nispi hakikatler ölçüsünde ebedi tecelli etmeye devam edecektir. Yani her kim ki Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarına ne kadar mazhar olmuş ise, mazhar olduğu bu nispi hakikatler ahirette o kişi için sabit bir hakikat olacaktır. Allah’ın Cemil ismi kişinin bu dünyada mazhar olduğu tecelli nispetinde ebedileşecektir. Demek ki Cenab-ı Hak bu kainatı nispi hakikatleri netice vermek için, ahireti de bu nispi hakikatleri sabitleştirme ve ebedileştirmek için yaratmış.

Son söz: Nispi hakikatler Risale-i Nurun yüz keşfiyatından birisidir. Bu konunun anlaşılması için az da olsa bir katkımız olmuş ise bu bizim için büyük bir kazançtır.

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Cok kiymetli…
    Eger mumkunse Lemeat uzerindeki tefekkurunuze devam ediniz. Bunun yardimi ile nacizane bu denizde yol almaya gayret ediyoruz…
    Hembir takdir mektubu hemde hissettiginiz manalari paylasma vazifesini ifa ediyor… Lahikalar gibi.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*