Nur Kervanı

alt

“Şen” bir Nur sevdalısından “doğru şiir” örneği!

Hak (cc), Peygamber (asm) ve Üstad (ra) âşığı bir şairin kaleminden, nuranî hislerin satırlara döküldüğü bir şiir buketi.

Eser, “Tevhid,” “Nübüvvet,” “Üstad ve Risâle-i Nur,” “Barla,” “Kahramanlık” ve “Muhtelif” başlıklı altı bölümden meydana geliyor. Bölüm isimleri değişik olsa da, şiirlerin tamamı, “hayatını Risâle-i Nur hizmetleriyle şekillendir[en] ve [bunu] hayatının en mühim vazifesi bil[en]” (s. 4) bir şaire yakışacak ölçüde “Risâle perspektifiyle” kaleme alınmış.

Selahattin Yaşar’ın takdim ettiği eserde şair, kendi deyişiyle, “tevhid, nübüvvet, Üstad Bediüzzaman, [onun] talebeleri ve kaldığı mekânlarla ilgili [olarak] his âlemi[n]de canlanan duygularını satırlara dök[müş].” (s. 5)
Kitabın çıkış noktası, yani “doğru şiir”in ehemmiyeti, “Ön Söz”de şöyle nazara veriliyor:

“Şiir, kelimeler ve cümlelerle çizilen bir resim veya zihin ve hayalimizde uyanan fikirlerin iç âlemimizde hayat bulan duygu, heyecan ve emellerin manzum bir şekilde ifade edilmesidir. / Müsbet duygu ve düşüncelerin mahsulü olan şiir güzel olduğu gibi, Peygamberimiz de (asm) bu hakikati: ‘Şiirin bir kısmında hikmet vardır.’ diyerek methüsenada bulunmuştur. / Bediüzzaman’a göre şiir, ‘kıymetli, şirin bir ifade vasıtasıdır.’ Talebesine gönderdiği bir mektubunda: ‘Sonra senin yazdığın, bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine… ilaahir, olan rengîn ve zengin şiir hatırıma geldi. O şiir ile, semanın yüzündeki yıldızlara baktım. Keşke şair olsaydım, bunu tekmil etseydim, dedim. Hâlbuki şiir ve nazma istidadım yokken yine başladım; fakat nazım ve şiir yapamadım, nasıl hutur ettiyse öyle yazdım.’ diyerek, şiirin içindeki letafeti çok güzel anlatmıştır. / Şiirin malzemelerini ekseriyetle hayal toplar, duygular yoğurur; sağlam bir kalpte kıvamını bulur ve dimağdan ahenkli bir şekilde akarlar. / Şiir hakka, gerçeğe yakınlığı nispetinde değer kazanır ve insanın ulvî hislerine hitap eder. Şiir, dinî, millî, ahlâkî, edebî duygulara yönelirse tam bir san’attır.(…)” (s. 5)

Bilvesile “Ön Söz”ü kısmen almış olduk! Gayemiz elbette köşemizi iktibaslarla doldurmak değil; sizin de takdir edeceğiniz üzere, küçücük bir “ön söz”de bile, bir meramın ne kadar veciz ifade edilebildiğini aktarmak. Bu ise, şairliğin bir başka aksi/yansıması olmalı!

Şiir belki de böyle bir şey. Nesirde biraz uzunca anlatılan his ve düşünceler, “nasıl oluyorsa” nazımda daha kısa, fakat çarpıcı bir surette karşımıza çıkabiliyor! Bu açıdan şiir bir “san’at;” öyle ki, herkes belki bir şekilde yazı yazabilir, fakat şiir yazamayabilir! (Tersi söylemler de var: “Yazardan çok şair var.”, “Şiir kitapları satmaz; çünkü herkes şair!” vs.) Şüphesiz, bu kabiliyet herkeste potansiyel olarak var; fakat bunun maharete dön(üş)mesi için his ve düşüncelerin bu yolda harekete geçirilmesi lâzım. O da, “şair” ruhlularda var; onların his ve düşünceleri şiir ya da güfte/şarkı sözü olup çıkıyor…

Fakirin şiirle pek alâkası yok. Bu biraz da, resmî eğitimde ya da “resmî ideoloji uydusu” mânâsındaki yarı resmî (!) neşriyatta karşılaştığımız “yanlış şiir”den kaynaklanıyor.

Ne yazık ki çocukluğumuz, fıtratımıza ters muhit ve zamanlarda geçti! Resmî ideoloji ve onun türevi olan “sol” fraksiyonlar, gerek ders kitaplarında gerekse yayınlarda şiir ve edebiyatı tekellerine almış, ortalık “yıkama/yağlama edebiyatı”ndan(!) ve hakikatte “dinsiz” şairlerden geçilmez olmuş idi.

Akranlarımız/emsallerimiz tasdik edecektir: Bilhassa 12 Eylül devri ders kitaplarında daha ziyade, “çağdaş” denilen son devir Osmanlı ve erken Cumhuriyet devri şairlerinin “kafaları gibi karışık” şiir çalışmaları yer alıyordu. Alay malzemesi yapılan, san’atkârane “klâsik” şiir (divan şiiri) çalışmaları ise ortaöğretimde üstünkörü anlatılıyor, âdeta geçiştiriliyordu. (Bunda meşhur “Hababam Sınıfı” filmlerinin de menfi rolü var maalesef!) Kısacası, ortaokul ve lise tahsilimizde bu saçmalık/hezeyan durumlarından nefret etmiş ve şiirle aramıza mecburen mesafe koymuş idik.

Fakat kısmen yanılmışız! Bunu tabiî, yıllar sonra “doğru şiir” örnekleriyle karşılaştığımızda gördük. Şiirimizin gerçek ustalarını keşfedince şiir san’atına bir başka gözle bakmaya başladık. (Ustaları sıralamaya kalksak bu köşeden taşacak; o kadar çoklar yani… Dediklerimizi test etmek isteyenler, bilhassa “doğru adres”ten çıkan şiir antolojilerine göz atabilirler.)

İşte, elimizdeki eser, “doğru şiir”e çok güzel bir misal teşkil ediyor. Bunu, muhtevası gibi, aynı zamanda bir edebiyatçı olan Selahattin Yaşar’ın takdiminden de anlamak mümkün: “Şu anda elinizde bir buket tutuyorsunuz. Gönülden geçen tecessüslerin san’at ve ahenk ile süslenerek terennümünden müteşekkil bir şiir buketi bu. Sakin fıtratının sükûnet ikliminde zaman zaman edebî inşirah hâlleri yaşayan Hasan Şen, muhayyilesinde şekillenen hakikat çiçeklerinden itinayla derleyerek teşekkül ettirmiş bu buketi.” (s. 7)

Şimdi de eserden bir numune olması babında—kapak yazısını da teşkil eden—“Nur Kervanı” başlıklı şiiri (tam hâli, içerde “Barla Kervanı” olarak geçmekte) verelim:

“Nurdan damlalar indi semadan,/ Birleşti damlalar, koca sel oldu./ Bir zamanlar ıssız bir belde iken,/ Nur Kervanı’na şimdi yol oldu.

“Ey sonsuzluğa giden Nurlu Kervan,/ Mutlaka yolunuz geçsin Barla’dan.

“Açmış o beldede tevhit gülleri,/ Nur okumuş, nur söylemiş dilleri./ Nurdan kalem ile yazmış elleri,/ Berzaha göçmüş o kahraman erleri.  “Ziyaret ederek geçsin Nurlu Kervan,/ Şan ve şeref timsali o yollardan.
“Her müşkülü aşın, dağları delin,/ Dâvet var Üstad’dan, Nurlara gelin./ Put devrilir önünde vahdet selinin,/ Bilerek, görerek, duyarak gelin.

“Ey dâvâ çilesini yüklenen kervan,/ Müjdeler alarak geçin Barla’dan…”

Velhâsıl, fakir gibi (!) şiirden pek anlamayanları bile cezbedecek, şiiri sevenleri ise coşturacak derecede ulvî hislerle örülü, sahip çıkılması gereken bir “doğru şiir” örneği.

NUR KERVANI

Yazan: Hasan Şen.

Sayfa Sayısı: 256.

Ebatları: 13,5×19 cm.

Türü: Şiir.

Yayınlayan: Yeni Asya Neşriyat.

Yayın Tarihi: 2008.

 

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*