![]()
Bir seher vakti değişti kâinat…
Ve o sabahtan bu yana hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Bekleyiş
Bazı geceler vardır, sabahı tarih yazar. Bazı doğuşlar vardır, kâinat ona tanıklık eder.
O gece de öyleydi. Ama farkı şuydu: O gece yalnızca bir anın değil, bütün bir insanlığın sabahıydı.
O geceye kadar dünya büyük bir suskunluk içindeydi.
Derin, karanlık, yorgun bir suskunluk.
Ruhlar suskundu, kalpler suskundu. İnsanlar birbirini yiyen canavarlar gibi yaşıyor; zalimin kamçısı altında mazlum inim inim inliyordu.
Gönüller en derin soruların içinde kaybolmuş; cevap bulamıyor; yorulmuş, usanmıştı.
Kız çocukları henüz güneşin yüzünü görmeden toprağa gömülüyordu. Güçlü zayıfı eziyordu. Sahte ilâhlar, gerçek kalplerin üstüne oturmuştu.
Ve âlem…
Âlem mahzundu. Ta ki o gece gelene kadar.
O Gece
Milâdî 571. 20 Nisan. Seher vakti.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi.
Ve vakit, vakitlerin sultanı; dünyanın en sessiz, en derin, en kadife saati.
O an için kâinat nefesini tutmuştu sanki.
Her varlık, kendine mahsus diliyle o eşsiz misafiri karşılamak üzere hazır duruyordu.
Yıldızlar o gece biraz daha yaklaştı. Rüzgâr biraz daha yumuşadı. Gece biraz daha kadifeleşti.
Sanki semanın bütün melekleri o mütevazı evin etrafında pervane oldu.
Ve Kâinatın Efendisi dünyaya gözlerini açtı.
O göz açışıyla birlikte karanlık çatladı. İçinden nur aktı.
Yüzyıllar boyunca sönmeyecek; coğrafyalar aşacak, diller aşacak, nesiller aşacak bir nur.
Aziz anne Hz. Âmine o anı sonradan şöyle anlatır:
Bir ak bulut indi, yavruyu kundakladı.
Bir ses duydu:
“Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar Muhammed’i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.” (Salih Suruç, Peygamberimizin Hayatı, s. 57).
Daha ilk nefesinden önce, kâinat O’nu tanımak için seferber olmuştu.
Çünkü bu doğum, sıradan bir doğum değildi. Bu, rahmetin yeryüzüne inişiydi.
Peygamberler Kervanının Serdârı
İnsanlık tarihi boyunca üç büyük soru hiç susmadı:
Necisin?
Nereden geliyorsun?
Nereye gidiyorsun?
Bu sorular cevapsız kalmadı.
Hz. Âdem’den Hz. İsa’ya, Hz. Nuh’tan Hz. Musa’ya kadar gelen her peygamber, bu soruların cevabını kendi çağına; kendi kavmine taşıdı.
Her biri bir meşale yaktı. Her biri bir kapı araladı. Her biri insanlığın elinden tuttu ve bir adım ileri götürdü.
Ama o meşalelerin hepsinin ışığı aynı kaynaktan geliyordu.
Çünkü ruhu ilk yaratılan O’ydu.
Peygamberler kervanı asırlarca yürüdü; ama bu kervanın Serdârı hep O’ydu.
Öncekiler O’nun nurundan aldılar, O’nun adına müjdelediler, O’nun yolunu hazırladılar.
Tevrat’ta, İncil’de, Zebur’da hep O’nun izi vardı.
Sanki her peygamber, gelecek olan o son ve en büyük sese zemin hazırlıyordu.
Ve en sonunda O geldi. Cesediyle en son, ama ruhuyla en önce olan O.
Hem ilk, hem son.
Hem tohum, hem meyve.
Bediüzzaman Hazretleri bunu ne güzel ifade eder:
“Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri…”
(On Dokuzuncu Söz, Birinci Reşha).
Okuyun bu cümleyi yavaşça.
Yeryüzü bir mescid. Bütün insanlığa hatip. Bütün peygamberlere reis.
Bu bir iddia değil.
Bu, tarihin verdiği en büyük hükümdür.
Matemhaneden Zikirhaneye
Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklar:
“Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ her şey dahi hiçe iner.”
(On Dokuzuncu Söz, Beşinci Reşha).
O’nun nuru olmasaydı bu kâinat nasıl görünürdü?
Bir düşünün gerçekten.
Anlamsız bir evren. Her varlık birbirine yabancı, belki düşman. Taşlar soğuk, ölü, korkutucu birer kütleden ibaret.
Canlılar; doğuyor, acı çekiyor, ölüyor, kayboluyor.
Ve insan…
İnsan ki geleceği gören; ölümü bilen, kaybı hisseden tek varlık.
O aklı taşımak; O’nsuz, dünyanın en ağır yükü olurdu.
Kâinat bir matemhane olurdu. Herkes kendi cenazesinde ağlayan bir yetim.
Ama O geldi.
Ve o matemhane, şevk içinde bir zikirhaneye döndü.
O yabancı varlıklar birer dost, birer kardeş oldu.
O ağır taşlar, sessiz ama vazifeli birer hizmetkâr oldu.
O karanlık tünelin sonunda sönmez bir ışık yandı.
Yalnızca insanlar için değil. Bütün varlıklar için.
Çünkü Kur’an buyuruyor:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi, 107. Ayet)
Âlemlere.
Tüm insanlara, tüm çağlara, tüm varlıklara.
O, kâinatın tılsımını açan anahtardı. O gelmeseydi bu muazzam evren, içi dolu ama kapısı kapalı bir hazine olarak kalacaktı.
Yıldızların ihtişamı, çiçeklerin zarafeti, denizlerin coşkusu hep bir Yaratıcıya işaret edecekti. Ama o işaretleri en son ve en kâmil şekliyle okuyacak, insanlığa okutacak ses gelmeyecekti.
O ses geldi.
Ve kâinat ilk kez tam manasıyla anlaşıldı.
O’nun Ahlâkı
Tarihte öyle isimler vardır, zaman onları aşındırır.
Tahtlar çöker. Efsaneler solar. Heykeller devrilir.
Güç, servete; servet, toprağa döner.
Ama O’nun adı…
O’nun adı her sabah yeniden doğuyor ezanda…
Her Bismillâh’ta titriyor dudaklarda…
Her merhamet eyleminde, her dürüst sözde, her mazluma uzanan elde yeniden hayat buluyor.
Gençliğinde adaleti tesis etmek için katıldığı “Erdemliler Cemiyeti”nden, kendisine zulmedenleri bile affettiği o büyük fethe kadar hayatı; yaşayan bir Kur’an ahlakıydı.
Asırlar geçmiş. İmparatorluklar gelmiş geçmiş. Diller değişmiş. Coğrafyalar değişmiş. İnsanlık değişmiş.
Ama o ismin etrafındaki nur eksilmemiş. Bilakis her geçen nesilde biraz daha derinleşmiş, biraz daha genişlemiş; biraz daha köklere inmiş.
Neden?
Çünkü O’nda öyle bir doğruluk vardı ki, onlarca yıl boyunca; her türlü baskı ve düşmanlık altında; tek bir tutarsızlık; tek bir çelişki çıkmadı.
Bir insan yalanın içindeyse bu kadar büyük fırtına altında mutlaka çatlar. Maskesi düşer. Zayıf anı gelir.
O’nun maskesi hiç düşmedi.
Çünkü maske yoktu.
O, büyüklüğünü hiçbir zaman ilan etmedi. Taht kurmadı, saltanat sürmedi. Mütevazi yaşadı, mütevazi yedi, mütevazi uyudu.
Ama bütün bir insanlık O’nun önünde eğildi; seve seve, isteyerek, içten.
Büyüklük, O’nu ilan etti.
Dünya Onu Nasıl Tanıdı?
Onu görmeyenler bile görmüş gibi anladı.
Ona inanmayanlar bile önünde eğilmek zorunda kaldı.
O’nun azılı düşmanı Ebu Cehil bile “Sen yalan söylemiyorsun, ama biz getirdiğin mesajı kabul etmiyoruz” diyerek O’nun doğruluğunu itiraf etmişti.
Tolstoy ağladı O’nu okurken. Goethe hayran kaldı.
Carlyle, “Bu adam nasıl yalan söyleyebilir?” diye sordu ve cevabını kendi verdi: “Söyleyemez.”
Bismarck üzüldü; aynı asırda yaşayamamış olmaktan.
Gandi, O’nun fedakârlıklarını okurken gözyaşlarını tutamadığını itiraf etti.
Bunlar Müslüman değildi. Bunlar O’nun ümmetinden değildi.
Ama gördüler.
Çünkü hakikat, onu arayana kendini gösterir.
Ve O, hakikatin ta kendisiydi.
O’nun Duası
Bir sahne düşünün.
Bütün insanlığı arkasına almış. Arzın üstünde durmuş. Elleri semaya açık. Arş-ı Âzam’a yönelmiş.
Ve dua ediyor.
Öyle hazinane, öyle derinden, öyle içi yanarak dua ediyor ki bütün kâinat o niyaza ortak oluyor.
Sanki gökler de kulak kesiliyor. Sanki dağlar da eğiliyor.
Sanki bütün varlık sesleniyor:
“Âmin, ya Rabbi, âmin.”
Ne istiyor?
Cennet istiyor. Kavuşmak istiyor. Saadet-i ebediye istiyor.
Ama yalnızca kendisi için değil.
Hepimiz için.
Sizi de, bizi de kapsıyor o eller. Asırlar sonrasını da, bugünü de kapsıyor o dua.
O kadar büyük bir yürek, o kadar geniş bir sevgi, o kadar derin bir şefkat…
Ve şunu düşününce insan içinde bir şeyler titriyor:
O kadar büyük bir zat, o kadar kırık bir kalple yalvarıyordu.
İşte gerçek büyüklük buydu.
Kibir değil, teslim.
Güç değil, aşk.
Taht değil, secde.
Her Sabah Yeniden
Bugün O’nun doğum günü.
Ama O, her gün doğuyor bir manada.
Her sabah ezanda doğuyor. Her Bismillâh’ta doğuyor.
Her anne çocuğunu uyuturken söylediği salavatta doğuyor.
Her yaşlı elde, her yorgun yürekte, her dua sofrasında doğuyor.
Şu an, tam şu an; dünyanın bir köşesinde biri O’nun adını zikrediyor.
Afrika’da bir anne, Endonezya’da bir genç, Bosna’da yaşlı bir adam, Anadolu’nun bir köyünde çocuklar…
Hepsi aynı anda, aynı özlemle, aynı aşkla.
Milyarlarca insan. Aynı isme muhabbet besliyor. Bu ise büyük bir mucize.
Tarihte böyle bir şey olmamıştır. Olmayacaktır.
Son Söz
Biz O’nu layıkıyla anlatamayız.
İmam Rabbanî Hazretleri çok önce söyledi zaten:
“Ben sözlerimle Muhammed’i (a,s.m.) övmüş olmadım; aslında sözlerimi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmla övmüş ve güzelleştirmiş oldum.” (İmam Rabbanî, Mektubat, 1:58).
Kalem titriyor O’nu yazarken.
Dil kısalıyor O’nu anlatırken.
Akıl duruyor O’nu kavramaya çalışırken.
Yürek ise…
Yürek genişliyor. Dolup taşıyor. Ve insan şunu anlıyor sonunda:
O gece sadece bir insanın doğduğu gece değildi.
O gece anlamın doğduğu geceydi.
O gece rahmetin yeryüzüne indiği geceydi.
O gece bir Nur yandı ve o Nur, bugün hâlâ sönmüyor.
O Nur, bugün modern insanın yalnızlığına ünsiyet, adaletsizliğine mizan ve kalbinin anlamsızlık sızılarına ebedi bir şifa olmaya devam ediyor.
Sönmeyecek.
Sallallahu aleyhi ve sellem.
Allah’ın rahmeti ve selâmı O’nun üzerine olsun.
Daima. Ebediyen. Sayısız.