Ölüm üzerine

Sevgililer sevgilisi “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz,” diyor. İstersen anma onu…

O kendisini zikrettirmeye kalkışmaya dursun. Kalbimiz ve aklımız onu anarak onunla dost olmaları gerekirken, O gelince O’nun zikri yalnızca kalb ve akılla sınırlı kalmıyor. Bedenin bütün hüceyrelerinden duygularımızın en ücra köşelerine kadar… İsmi üstünde: Büyük gerçek…

Bu büyük gerçeği hayatın dışına atmak mümkün mü? Hayatımızı ayrık otları gibi vehimler sarınca, ölüm rüyaya dönüşüyor. Cephemize ara ara isabet eden güllelerle irkilip uyanıyoruz, sonra “gerçek” zannettiğimiz hayatın miskin kucağına kıvrılıp devekuşunu da kıskandırırcasına tekrar kaldığı yerden uyumaya devam ediyoruz. Hayat mı gerçek, ölüm mü? Uyanık olduğumuzda ancak sorunun mantıksızlığını anlayabiliyoruz. Ölüm karahaber midir, kötü ve korkunç mu? Ah şu hayatın mahiyetini bilenler… Gıpta ettiklerimiz bahtiyarlar… Siyahlara bürünmüş ve bazan zifiri geceleri andıran bu meçhûlü, evvela hayatın mânâ ve mahiyetini bilenler çözmüş.

Otuz beş senedir Asrın Bediî’sinin “20. Mektub’unun” birinci kısmını okumaya çalışıyorum. Zaman zaman bulunduğum mekânlarda kulağıma gelir, Üstadımızın ölümün mânâsını anlatan tatlı kelimeleri… Gelir de kevgire dönmüş şu hayatımda birşeycikler kalmaz, dökülür, giderler. Hayatına, yeni dünyadan açılmış yüz bin pencereden hedefini kaybetmek, ne dehşetli değil mi? Belki duâlarla kapanır, bizi ebedî hedefimizden alıkoymak isteyen delikler, delhizler…

En büyük gerçek… Nefsimizi susturan, boş sevdaların önünü kesen; hırs, inat, yanlış rekabet, kin, intikam, buğz ve hased gibi menfur halleri temizleyen en kuvvetli temizlikçi ölüm değil mi? Hep kendisini tartışmaların üzerinde tuttu. Haddini bilmeyen insan, herşeye parmağını soktu, ileri geri tartıştı, fakat onun karşısında hep lâl-ü ebkem kaldı. Nemrut ve Firavunluk damarlarından muvakkaten de olsa vazgeçip acz ve fakr sütlerine sığındı. Boynunu büktü, nereden geldiğini bilemediği gözyaşlarıyla ve yere düşen bakışlarıyla yalnızca onu tasdik etti…

Ne mutlu Allah’a ve ahirete inananlara… Ne mutlu kader ve kazaya inanıp, ona rızadâde olabilenlere… Tevekkül ve teslimiyet ne güzel şeylermiş… İnsanı helâk olmaktan ne güzel koruyorlar.

Şehir, ölüm gerçeğini bizden saklamak istiyor. Sevdiklerimizi alıp, kendince uzak ve ücrâ köşelere gönderip, güya hapsediyor. Yüksek yüksek duvarlarla kalebentleri gibi bizden kaçırmaya çalışıyor. Sonra da demir kapılar… Bu büyük gerçeği bizden kaçırıp gizlemeye sahi kimler çalışıyorlar? Bizi betondan kibrit kutularına, sevdiklerimizi kalebentliğe mahkûm edenler kim? Ecdâd her sabah sevdiklerine selâm ile işe başlarmış. Ne sevdiklerini, ne de ölümü unuturlarmış…

Bazıları dünyevîleştiğimizden dem vuruyorlar. Fakat, hayat olarak galiba birazcık Yahudileştik. Hem dünyanın eteklerine zillet içinde sarıl, sonra kalkıp elâleme külhanbeyliği sat… Sonra da ölümden fellik fellik kaçmaya çalış…Cinayetlerin dışında hayatın yansıması olduklarını iddia eden gazete sayfalarında hiç ölüme rastladınız mı? Ya ekranlardaki resimlerle bu büyük gerçek kaç defa gösterildi, bize… Okulların müfredat programlarında yalnızca bir tanecik ölüm var!.. Maskaralığın iğrençcesini bazan kaldıramıyoruz, fakat zorla da olsa yaşatıyorlar, bize.

Farkındasınız değil mi? Ölümün gülleleri hayatımın yamaçlarına isabet etmeyince, sizinle onu hiç paylaşmıyorum. Bu da bir ikiyüzlülük. Nur talebeliğinin tüzüğünde hergün birkaç defa ölümü anma varken, bektaşî nefsimizin rüzgârlarına kapılmışız. Bizi sevdiklerimizden ayıran bu gerçeği, ancak yakınımızda hissettiğimizde anıyoruz.

Hayata baskın bu gerçekle dost olmaktan başka çaremiz yok gibi… Onu sevmek… Ona hazır olmak… Çantası elinde, bileti cebinde ve gözü perona yanaşacak treni beklercesine. Mü’minlerin Emîri, beyaz saçlar görününceye kadar paralı ikazcı tutmuş. Dünyamızı karanlık şeffaflar çevreleyince, her cihette sûretlerimizi görüyoruz. Beyaz kefene bürünmekte olan saç sakalımız Hz. Ömer’inkinden farklı olsa gerek. Bilâkis dünya hırsımızı kamçılıyor, baktığımız her ayna. Bir sevdiğim telefonda münkesir ve mükedder olduğumu hissedince “Atına bin, yalın kılınç at üstünde karşıla onu” demişti. Ne güzel bir tahattur. Atlara binip ömrümüzün son nefesine kadar yalın kılınç… Ne güzel olur, değil mi? Bu da duâ ile mümkün. Yollarımızın bunca haramîlerce tutulduğu bir zamanda, bazen at da kayboluyor, meydan da. Rabbim istihdâmını devam ettirsin.

Bildiğiniz gibi baharla hazan birbirine karıştı dünyamda… Bazan daldan düşen gazal, bazan şen şakrak şu bozkırdan uçup yükselen kınalı keklik gibi etrafımda birilerini kaybediyorum. Mübârek gecede… Güneşler güneşinin doğum gecesinde sevgili ağabeyim cami dönüşünde bir başka dünyada doğmak üzere yükseliyor. Gel denilmeye dursun. Sebepler peş peşe sıraya dizilirler. Ortada hiç bir zahirî sebeb görünmüyorsa, hemencecik “kalb” diyorlar. Hepsi sebeb. Hepsi perdedâr… Rabbim, aklımızı istikàmetten alıkoymaya çalışan şu perdelerin arka cihetini görmeyi nasip etsin.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*