EURONUR ÖZEL

On Bir Buçuk Cinayet

Özel Makale / cinayet

Bir adam düşünün ki, kendi çağının en karanlık mahkemesinde; idam sehpasına doğru yürürken; kendisine isnat edilen suçları göğsünü gere gere “medar-ı iftiharım” (övünç kaynağım) ilan ediyor.

1909 yılının çalkantılı İstanbul’unda, 31 Mart Vakası’nın ardından; Bediüzzaman Said Nursi’nin Divan-ı Harb-i Örfî’de (Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi) yaptığı savunma, sıradan bir yargı kaydı değil; baskının her türlüsüne karşı çıkan bir vicdanın “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi”dir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu savunmada; özgürlük ve adaletin sadece ismen var olduğu bir düzende; yaptığı her hayırlı işi ironik bir dille “on bir buçuk cinayet” olarak kayda geçirir.

Bu “cinayetler” listesi, günümüzün “hürriyet” ve “adalet” anlayışlarına da net ve sarsıcı birer ölçü sunar.

Ona göre, bir tarafta kendisine zulümle kapılarını açan “İki Mekteb-i Musibet” (tımarhane ve hapishane); diğer tarafta ise canı pahasına savunduğu “hakikat” vardı.

O, suçlamaları reddetmek yerine; bir manifestoyla karşıladı: Kendisine atfedilen her “suçu”; “medar-ı iftihar” ilan etti ve “On Bir Buçuk Cinayet” ile “On Bir Buçuk Sual” üzerinden bizzat zalimleri yargıladı.

Bu metin, sadece bir savunma değil; zalimlik hangi kisveye bürünürse bürünsün; onun karşısına dikilen korkusuz bir vicdanın destanıdır.

I. Şan ve Şeref Olan “On Bir Buçuk Cinayet”

Bediüzzaman’ın “cinayetler” listesi, aslında gerçek meşrutiyetin şeriatla olan derin bağını anlatma çabası; bir aydınlanma ve hizmet programıdır. O, her şeyi mizan-ı şeriatla ölçtüğünü ve eylemlerinin temelinde hakiki adaleti tesis etme gayesi olduğunu haykırır.

Suçu, ülkenin en ücra köşelerine basiret (doğru davranış) taşımaktı:

Birinci Cinayet’te, Şark aşiretlerine Meşrutiyet’in hakiki adalet ve şer’i meşveret olduğunu müjdeleyerek, yeni bir zulmün önünü almaya çalıştı.

Ardından, İkinci Cinayet’inde, camilerde bizzat kürsüye çıkarak, şeriatın istibdatla değil, hürriyetin ruhuyla uyuştuğunu ilan etti; zira şeriat, zalimane tahakkümü mahvetmek için gelmişti.

Ayasofya’da ulemaya ve talebeye hitaben şeriatın (adalet, ahlak ve fazilet) istibdatla değil, hakiki meşrutiyetle uyumunu izah etmişti.

Bu, sadece bir siyasi görüş değil, dini, siyasi baskının aracı olmaktan kurtaran entelektüel bir cesaret eylemiydi. O, modernleşmeyi Batı’nın kokuşmuş zannını taklit etmekte değil; İslâm’ın özündeki adalet ve meşverette görüyordu.

Halkı kargaşadan ve particilikten koruma çabası da suç sayıldı.

Üçüncü Cinayet’te, İstanbul’daki Kürt hamallara hitap ederek, asıl düşmanlarının cehalet, zaruret ve ihtilaf olduğunu ve bunlara karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla mücadele edilmesi gerektiğini telkin etti.

Bu, siyasi çekişmelerin ötesinde, bir milleti bir arada tutacak sosyal kalkınma ve eğitim vizyonuydu.

En kritik noktada, Dördüncü Cinayet’i ile hürriyete sınır çizdi:

“Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz.” (şeriat adabıyla sınırlama).

Diyerek, kayıtsız hürriyetin sefahate ve itaatsizliğe yol açacağını haykırdı. Adaletin sahih olması için “Adalet namazında kıblenin dört mezhep” olmasını istedi; yani adalette keyfiliğe yer yoktu.

Basın ahlakına dönmesi de suçtu: Beşinci Cinayet’inde, gazetecileri edeb-i İslâmiye’ye davet etti. Basın hürriyetinin edeple sınırlanması ve taklitten kaçınılarak yerel ahlaki değerlere dönülmesini istedi.

Avrupa’nın kokuşmuş taklitçiliğinin milleti bataklığa sürüklediğini savundu. (Fransız İhtilali’nin) taklidinden doğan kargaşaya (kıyâs-ı fâsid) karşı çıktı.

Altıncı Cinayet’te, kalabalıkların heyecanını dindirip kargaşayı önlemesi, asayişi koruma çabasıydı.

Yedinci Cinayet ise, davasının ruhuydu: İttihad-ı Muhammedî’nin sadece siyasi bir fırka değil, temeli tevhid ve imana dayalı, üç yüz milyonu aşkın mümini kapsayan nurani bir daire olduğunu tarif etmesi… O, bu kutsal ismi particilikten kurtarmak istedi.

Sekizinci Cinayet’iyle, askerlerin Yeniçeri misali siyasete karışma tehlikesini görerek, birliğin askerî itaat ve intizamda olduğunu yazdı.

31 Mart kargaşasında ise, Dokuzuncu ve Onuncu Cinayetler’i ile kışlalara koştu, askerlere itaatsizliğin 300 milyon İslâm’a zulüm olduğunu haykırdı. Asayişi sağlamak için gösterdiği bu fedakârlık, ironik bir şekilde en büyük suçlamaydı.

Son olarak On Birinci Cinayet’te, Doğu vilayetlerinin kurtuluşunun fünun-u cedide-i medeniye (yeni medeni bilimler) ile olacağını öngörerek, hayatını bu uğurda harcaması ve hatta…

Yarı Cinayet’te Sultan Abdülhamid’e gazeteler aracılığıyla (Hal’ edilmeden evvel) Yıldız Sarayı’nı Darülfünun (Üniversite) yapması; servetini cehaleti tedavi için kullanması ve ahireti düşünmesi yönünde nasihat etmesi… Onun ilim ve fazilet uğruna nefsini terk ettiğinin kanıtıydı.

II. Zalimin Vicdanını Hedef Alan “On Bir Buçuk Sual”

Bediüzzaman Said Nursi’nin savunması, mahkemeye karşı boyun eğmeyen duruşuyla duygusal bir yoğunluk kazanır.

“Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.” sözleri, zulmün kendisine sunduğu zorunlu platformu dahi bir kürsüye çeviren bir imanın şahlanışıdır.

Hizmetleri suç sayılan Bediüzzaman, idam fermanı beklenirken, hukukun temelini sarstığı “On Bir Buçuk Sual” ile cevap verdi. Bu sualler, yargının korkaklığını ve çarpıklığını ifşa ediyordu.

İlk olarak, hukuki adaleti talep etti: “Birinci Sual” ile medyanın aldatmasıyla isyana kapılan safdillerin cezasının ne olacağını sorarken;

Dördüncü Sual’de ise “Bir masumu idam etmek mi, yoksa on caniyi affetmek mi daha zarardır?” diye sorarak, hukukun intikam aracı değil, masumiyeti koruma kalkanı olması gerektiğini haykırdı.

Bu soru, askerî mahkemelerin verdiği keyfi idam kararlarına karşı hukukun kalbine isabet eden bir darbeydi. Bu, modern hukukun dahi temelini oluşturan masumiyet karinesini ve adaletin, intikam hırsından üstün olması gerektiğini haykırıyordu.

O, hayatı pahasına; Meşrutiyet adı altındaki yeni istibdada karşı, “rastgelsem sille vuracağım” diyerek cür’etkâr bir yemin eden kişiydi.

Çünkü hakikatin hatırı her şeyden üstündü:

“Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikati söyleyeceğim. Zira Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun.”

Ardından siyasi adaletsizliği sorguladı: “İkinci Sual” ile “Bir insan yılan suretine; bir veli haydut kılığına veya Meşrutiyet, istibdat şekline girerse ona saldıranların cezası nedir?” diyerek; yeni rejimin görünüşteki hürriyet ile fiiliyattaki baskı arasındaki çelişkiyi ifşa etti.

Bu tezi, Üçüncü Sual ile pekiştirdi: “Müstebit (diktatör) yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit şahıslar müstebit olmaz mı?”

Kuvvetin kanunda olması gerektiğini, aksi halde istibdadın bölüneceğini ve komitecilikle şiddetleneceğini savundu. Bu, Meşrutiyet dönemindeki İttihat ve Terakki’nin tahakkümüne yönelik güçlü bir eleştiriydi.

Sistemin çürümüşlüğüne dair keskin sorular sordu: Beşinci Sual ile maddi baskının nifak ve tefrikadan başka bir şey getirmeyeceğini;

Altıncı Sual ile millet birliğinin ancak imtiyazın kaldırılmasıyla olacağını belirtti.

Yedinci Sual’de, mahpusların ekserisi masum olduğu halde kanunun sadece bazılarına uygulanmasının, zulüm ve garaz olup olmadığını sordu.

Sekizinci Sual’de ise, kendini imtiyazlı kılan bir fırkanın baskısına (inatçı istibdat) ilişenlerin mi, yoksa o baskıyı yapanların mı suçlu olduğunu sorarak, zulmün kaynağını hedef aldı. Bu, yine İttihat ve Terakki’nin tekelleşme çabalarını hedef alan çok net bir soruydu.

Dokuzuncu Sual’de, (Bahçıvan Örneği): Bahçıvan bir bahçenin kapısını herkese açsa, sonra zayiat olsa, kabahat kimdedir? (Cevap: Kontrolsüz “hürriyet-i mutlaka”nın (mutlak serbestliğin) anarşiye yol açacağı gerçeğini göz ardı eden yöneticilerdedir.)

Onuncu Sual’de, fikir hürriyeti verilip sonra bunun için muahaze (sorumlu tutulma) olunursa, bunun milleti ateşe atmak için bir plân olup olmadığını sordu.

On Birinci Sual ile siyasi riyakârlığı yerden yere vurdu: Herkes Meşrutiyete yemin ederken, gerçek anlamına muhalif hareket etse, millet yalancı olmaz mı?

(Meşrutiyet’e bağlılık sözü verenlerin bu söze ihanet etmesi durumunda, bu duruma sessiz kalan tüm toplumun (milletin) da ahlaki ve hukuki açıdan yalancı konumuna düşüp düşmeyeceğini sorgulamaktadır. Bu, verilen söze sadakatin önemini vurgulayan; ahlaki bir ikazdır.)

Yarım sual: Nazik ve zayıf bir vücut ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için; gayet telâş ve zahmetle onları def’e çalışırken, biri çıksa, dese ki: Maksadı sivrisinekleri, arıları def etmek değil; belki büyük arslanı ikaz edip kendine musallat etmek ister. Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?

(Bu teşbihle Said Nursî Hazretleri, kendisi ve diğer eleştirmenler hakkında yapılan; “Siz bu küçük eleştirilerinizle sistemi yıpratıp devleti tekrar tehlikeye (büyük arslana) atıyorsunuz” şeklindeki suçlamaları çürütmeyi hedefler. O, sadece yeni idaredeki “sivrisinekleri ve arıları” (küçük hataları) defetmeye çalıştığını; asıl tehlikenin ve kaosun (büyük arslanın) geri gelmesini istemediğini; bu yüzden eleştirilerinin yıkıcı değil; yapıcı olduğunu savunur. Aksi iddialar ise ancak “ahmakları” kandırabilecek temelsiz suçlamalardır.)

Bu suallerin özeti, Meşrutiyet adı altında yeni ve şiddetli bir istibdat ve hafiyelik sisteminin hüküm sürdüğü tespitidir.

Bediüzzaman Hazretleri, amaçlarının Sultan Abdülhamid’den hürriyeti geri almak değil, “hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmak (çoğaltmak)” olduğunu iddia eder.

III. İdamdan Gülen Merdane Ruhun Manifestosu

Bu denklemin sonunda, Bediüzzaman, şahsi şan ve hayattan tamamen soyutlanmış bir duruş sergiler. Onun sesi, adalet kürsüsünün sesi haline gelir:

“Ey ulû’l-emir! (idareciler) Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret-i kâzibem (yalancı şöhret) vardı… Mahvettiniz… Şimdi usandığım bir hayat-ı zaifim var; kahrolayım eğer idama esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem!”

Bu sözler, imanı, haysiyeti ve davayı; maddi hayatın üstüne koyan bir kahramanlık destanıdır. O, idamdan zerre çekinmediği gibi, asıl mahkûmiyetin kendi vicdanlarında tecelli edeceğini ilan etti:

“Sureta (görünüşte) mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir (netice verecek). Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki tesiri kırdınız.”

IV. Hakikat Hürriyeti: Günümüzün Mim’siz Medeniyetine Ölçü

Bediüzzaman’ın Hâtime’deki hürriyet kıyaslaması, günümüzün mutlak özgürlük kavramına en keskin ölçüyü sunar.

Eğer medeniyet; iftira, nifak ve intikamın yuvası ise; o, buna “mim’siz medeniyet” (alçaklık, sefalet) der.

O, bu ağraza (kötü niyet ve düşmanlıklar) bedel, hürriyet-i fikir ve selâmet-i kalb olan dağlardaki bedeviyeti (göçebelik) tercih edeceğini ilan eder.

Onun hürriyet anlayışı, sadece siyasi baskıdan kurtulmak değil; bireyi kendi nefsinin esaretinden kurtaran; ahlaki bir zirvedir.

Asya’nın ve âlem-i İslâm’ın terakkisinin birinci kapısı olan, şeriat dairesindeki hürriyeti ister. Çünkü bu hürriyet, şûra ile milli hâkimiyeti temin ederek, toplumu faziletle yükseltir.

Bediüzzaman Hazretlerinin uyarısı, modern insan için hâlâ bir ölçüdür: Sınırsız, vicdansız ve ahlaktan bağımsız hürriyet; seküler (dinsiz) bir istibdada ve toplumun çürümesine yol açar.

O, “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez” diyerek; idama karşı gülen o merdane ruhuyla; tüm çağlara cesaret, adalet ve hakikat dersi vermiştir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin duruşu, haksızlığa karşı vicdanın mutlak üstünlüğünü ilan eder.

Onun “On Bir Buçuk Cinayet” ve “On Bir Buçuk Sual”i, sadece tarihi bir savunma değil; zalimin gücünün geçici; hakikatin ise ebedi olduğunu haykıran; tüm zamanlara ait bir ders niteliğindedir.

“Zalimler için yaşasın cehennem” ifadesi de, o mahkemede dile getirilen mutlak adalet talebinin ve ahiret inancının; zalimlerin dünyadaki geçici başarılarına karşı nasıl bir teselli ve direnç kaynağı olduğunu gösterir.

Bu eşsiz savunma, adalet ve hürriyet mücadelesinde cesaret arayan herkes için güçlü bir ses olmayı sürdürecektir.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, özgürlük ve adalet yolunda yürüyen herkes için; korkunun ve baskının hiçbir zaman hakikate galebe edemeyeceğini kanıtlamıştır.

Onun “suçları”, hakikatin peşinden giden bir ruhun, zamana ve baskıya meydan okuyan ebedi dersleridir.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu