EURONUR ÖZEL

On Muharrem: Zamanın Şehidiyle Yüzleşmek

Özel Makale /Muharrem

Bazı günler vardır; yalnızca takvim yaprağında değil, tarihin derinliklerinde ve insan kalbinin en hassas köşesinde yaşar.

On Muharrem, işte böyle bir gündür.

Hicri takvimin ilk ayının onuncu gününe denk gelen bu gün, asırlar boyunca hem sevincin hem hüznün, hem şükrün hem de gözyaşının buluşma noktası olmuştur.

Hz. Âdem’in tövbesi kabul edilmiş, Hz. Nuh’un gemisi Cûdi Dağı’na oturmuş, Hz. Mûsâ ve kavmi Firavun’un pençesinden kurtulmuştur bu gün…

Tarihin bu en ak, en aydınlık sayfaları On Muharrem’i bir saadet zirvesine taşımışken, yine aynı günün ikliminde kaderin en ağır ve en sarsıcı imtihanı gizlenmiştir.

Zıtlıkların bu muazzam dengesi, insan aklına aynı kesitte hem mutlak bir şükrü hem de en derin yası bir arada yaşatır. Çünkü beşeriyet, bir yanda ilahi yardımın coşkusunu tadarken, diğer yanda insanlık vicdanının en ağır imtihanıyla yüzleşmek zorundadır.

Ve yine bu gün…

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ciğerparesi, gözbebeği Hz. Hüseyin (r.a.), Kerbela çölünde kana boyandı.

Böylece On Muharrem; beşeriyetin en büyük kurtuluş sevinçleri ile ümmetin en derin bağır yangınını tek bir zaman potasında eriten, sırrına akıl ermez manevi bir aynaya dönüştü.

Risale-i Nur Külliyatı, bu günü ve bilhassa Kerbela’yı sathi bir tarih anlatısı olarak değil; kaderin en derin perdelerini aralayan, iman ve hikmet dolu bir ibret sahnesi olarak değerlendirir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin kaleme aldığı satırlar, bu acı hadisenin ardındaki ilahi sırrı gün yüzüne çıkarır.

Muharrem ve On Muharrem’in Anlam Dünyası

Zamanın Kutsal Mimarisi

Kur’an-ı Kerim, Tevbe Suresi’nin otuz altıncı ayetinde, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana ayların sayısının on iki olduğunu ve bunların dördünün haram (kutsal) ay olduğunu bildirir.

Muharrem, bu dört kutsal ayın başında gelir. “Şehrullahi’l-Muharrem”, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak anılması, bu ayın yalnızca bir zaman dilimine değil, ilahi bir emanete işaret ettiğini gösterir.

Bu kutsal çerçeve içinde, Muharrem’in onuncu günü ayrı bir zirvedir.

“Âşûre”, Arapça “aşr” kökünden gelir ve onuncu anlamını taşır. Ancak bu isim, sıradan bir sıra sayısının çok ötesinde bir ağırlık taşır. Zira tarih boyunca bu gün, peygamberlerin kurtuluş ve müjde günü olmuştur.

Peygamberlerin Buluştuğu Gün

İslam rivayetleri, On Muharrem’i adeta bir peygamberler şöleni olarak tarif eder.

Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Nuh’un gemisinin selamete eriştiği, Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulduğu, Hz. Yûsuf’un kuyudan çıkarıldığı, Hz. Eyyûb’un hastalıktan şifa bulduğu, Hz. Yûnus’un balığın karnından kurtulduğu, Hz. Mûsâ ve İsrailoğulları’nın Kızıldeniz’in yarılmasıyla Firavun’un zulmünden azade olduğu gün olarak bu gün bize aktarılmıştır.

Bu kadar büyük kurtuluş mucizelerinin tek bir günde yoğunlaşması, tesadüf değildir. Bu, kaderin bir simgesidir; Allah’ın, hak ile batıl arasındaki mücadelede hakkın daima galip geleceğini, zulmün eninde sonunda boğulacağını tarihe nakşettiği bir mesajdır.

Firavun’un ordusu nasıl denizin derinliklerine gömüldüyse, her çağın Firavunları da kendi ördükleri ağda çırpınmaya mahkûmdur.

Oruç: Şükrün ve Sadakatin Nişanesi

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde, Yahudilerin bu gün oruç tuttuklarını gördü ve sebebini sordu. “Bu, Allah’ın Hz. Mûsâ’yı Firavun’dan kurtardığı gündür; Mûsâ şükür olarak oruç tuttu” dediklerinde, Resûlullah (s.a.v.) şu tarihi cevabı verdi:

“Biz Mûsâ’ya sizden daha layık ve daha yakınız.”

Ve o gün oruç tuttu; ashabına da tutmalarını tavsiye etti.

Bu hadise son derece manidardır. Bir peygamberin şükrü, asırlar sonra başka bir peygamber tarafından ihya ediliyor; din, zaman ve mekânı aşan bir kardeşlikte buluşuyordu. Tirmizî’nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Âşûre günü tutulan orucun bir önceki senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum” buyurmuştur.

Yahudilere benzememek adına, On Muharrem orucunu bir gün önce (dokuz ile birlikte) ya da bir gün sonra (on bir ile birlikte) tutmak sünnettir. Bu ince ayrıntı bile, İslam’ın hem mirasa sahip çıkan hem de kendine özgü kimliğini koruyan dengeli duruşunu yansıtır.

Kerbala – “VAK’A-İ CİĞERSÛZ”

Hicri 61. yılın Muharrem ayının onuncu günü, 10 Ekim 680 miladi tarihidir. Irak’ta, Fırat’ın kenarında Kerbela adında bir ovadır. Ve o ovada bir cinayet işlendi; yalnızca bir insanın değil, İslam’ın vicdanının cinayet sahnesiydi bu…

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Mektubat adlı eserinde bu hadiseyi “vak’a-i ciğersûz” – yani ciğeri yakan, insanlığın bağrını delip geçen hüzünlü bir hadise – olarak nitelendirir.

İki kelime; ama bu iki kelimede asırlık bir yas, derin bir acı ve büyük bir şefkat birikiyor. Risale-i Nur’un bu tavsifini dikkatle okuyan bir kalp, Bediüzzaman Hazretlerinin Hz. Hüseyin’e (r.a.) olan sevgisini ve hürmetini hemen hisseder.

Ehl-i Beyt’in Gözbebeği: Hz. Hüseyin (r.a.)

Hz. Hüseyin (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma’nın (r.a.) oğludur; Hz. Peygamber’in (s.a.v.) torunu, Ehl-i Beyt’in gözbebeğidir. Resûlullah (s.a.v.) onu çok sever, onu kucağına alır, onun için “Hüseyin benden, ben Hüseyin’denim” derdi.

Bu ifade yalnızca bir şefkat göstergesi değil; dinin, risaletin, hakikatin Hz. Hüseyin’le (r.a.) özdeşleştiğinin muazzam bir ilanıdır.

İşte böyle bir zat, hicretin altmış birinci yılında Kûfe halkının davetine icabet ederek adalet ve hakikat için yola çıktı. Yanında yetmiş iki yakını vardı; aile fertleri, çocuklar, fedakâr dostlar… Kerbela’ya geldiklerinde çevrildiler. Suyolu kesildi. Günlerce susuzluk…

Ve sonra, Muharrem’in onuncu günü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hunharca katledildiler. Hz. Hüseyin (r.a.) orada yalnızca hayatını değil, tarihin seyrini değiştirdi. O kılıç darbelerinin her biri, müminlerin kalbine işledi ve o kalplerden bir daha çıkmadı.

Bediüzzaman’ın Şefkatli Duası

Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası’nda önemli bir bilgi aktarır: Cevşenü’l-Kebîr duasını kendisine ders veren iki imamdan birinin Hz. Hüseyin (r.a.) olduğunu söyler.

Bu ifade, Risale-i Nur’un Hz. Hüseyin (r.a.) ile olan manevi irtibatını açıkça ortaya koyar. Yalnızca tarihi bir anlatım değil; canlı, diri, ruhanî bir bağ söz konusudur.

Risale-i Nurun Kaderi Okuyuşu

Kerbela faciasının ardından her nesil şu soruyu sormuştur: “Nasıl oldu da Hz. Hüseyin (r.a.) gibi bir zat böyle zalimane bir akıbete uğradı? Allah’ın rahmeti, Peygamber’in sevgilisini korumadı mı?” Bu soru, safça bir soru gibi görünse de içinde derin bir iman sınavı barındırır.

İşte Risale-i Nur’un dâhi kalemi burada devreye girer.

Dünyevi Saltanattan Manevi Sultanlığa

Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ın On Beşinci Mektubu’nda bu meseleye şöyle yaklaşır: Eğer Hz. Hüseyin (r.a.) ve Ehl-i Beyt Kerbelâ’da zahiri bir zafer kazanıp Emevi iktidarını devirseydiler, bu zafer onları geçici bir dünya saltanatına kavuşturacaktı.

Oysa kader onlara çok daha büyük bir miras biçmişti: Kıyamete kadar sürecek sarsılmaz bir manevi sultanlık…

İlahi hikmet, geçici ve kirli bir dünya siyasetinin riyasetini Ehl-i Beyt’e layık görmemişti. Onların payına düşen, kılıçların gölgesinde kaybolup giden tahtlar değil; çağları aşan iman kalelerinin rehberliğiydi.

Kader, dünyevi saltanatı onlardan alırken, yerine bütün ümmetin kalbini birer manevi merkez haline getiren ebedi bir sultanlık ihsan etmişti.

Hz. Hüseyin (r.a.), Kerbela’da dünyevi iktidarı kaybetti; ama o günden bu yana, milyonlarca kalbin sultanı oldu. Onun adı anıldığında gözler yaşarır; onun şehadeti düşünüldüğünde yürekler titrer. Hiçbir dünya tahtı, bu manevi tahtla kıyaslanamaz.

Risale-i Nur bu hakikati şöyle formüle eder: Ehl-i Beyt, dünyevi kirlerden arınmış olarak ümmetin manevi seyyidi, sultanı ve rehberi olmaya mazhar kılındı. Kerbela, bir yıkım değil; bir yükseliştir. Bir son değil, ebedi bir başlangıçtır.

Şehadet Mertebesi: En Yüksek Derece

Risale-i Nur, şehadetin yalnızca ölüm değil, en büyük hayat olduğunu vurgular.

Hz. Hüseyin (r.a.), ümmetin önüne geçti; sadece yaşarken değil, canını verirken de önde gitti. Zulme boyun eğmemenin, hak için canını ortaya koymanın en yüce örneğini sergiledi. Kerbela’da akan her damla kan, tarih boyunca zulme karşı duran her vicdanın sesi oldu. O ses, bugün de yankılanmaktadır.

Emevi Zulmünün Kökü: Asabiyet ve Siyasi Hırs

Peki, Emeviler neden bu kadar hunharca davranabildi?

Risale-i Nur bu soruya da keskin bir cevap verir.

Birincisi; asabiyet, yani milliyetçilik ve eski kavmiyet duygusu…

Emeviler, İslam’ın getirdiği “müminler kardeştir” esasını geri planda bırakıp Cahiliye devrinden kalma Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları rekabetini diriltmişlerdi.

İkincisi; siyasetin vicdansızlığı… Saltanatlarını korumak adına her şeyi mübah gören bir anlayış…

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “siyaset-i dünyeviye” dini değerlerin önüne geçince, zulüm kaçınılmaz olur. Bu tespit yalnızca geçmiş bir tarihin kritiği değil; her çağa, her nesle hitap eden evrensel bir uyarıdır.

Adalet-i Mahzâ’nın Şehidi

Risale-i Nur’da Kerbela, adalet kavramı üzerinden de derin bir okumaya tabi tutulur.

Hz. Hüseyin (r.a.), “Adalet-i Mahzâ”yı – yani hiçbir masumun hakkının, toplumun veya devletin genel menfaati için dahi feda edilemeyeceğini savunan tam, saf ve katıksız adalet idealini – temsil ediyordu.

Bu anlayışa göre “Bir masumun hakkı, tüm dünya menfaatine de olsa feda edilemez.”

Emeviler ise “Adalet-i İzafiye” adı verilen ve güya devletin bekası, toplumun selameti gibi gerekçelerle bireyin hakkını feda etmeyi meşru gören göreceli bir adalet mantığına sığındılar.

Ancak onların elinde bu kavram, şahsi ve zümrevi saltanatlarını korumak için masum kanı dökmeyi mübah sayan bencilce bir yanılgıya ve zulüm kılıfına dönüştü. Bu yanılgı onları hem dünyada hem ahirette mahkûm etti.

Bu ayrım bugün de son derece aktüel ve yaşayan bir meseledir. Her çağda “büyük menfaatler” adına küçük insanlar ezilir; her çağda Kerbela, farklı kılıklar altında yeniden sahnelenir.

Risale-i Nur’un bu tahlili, tarihe değil; zamana ayna tutmaktadır.

Kültürel ve Manevi Miras

Aşure: Paylaşmanın Tatlı Dili

On Muharrem’in en güzel kültürel yansımalarından biri şüphesiz Aşure tatlısıdır.

Rivayete göre Hz. Nuh’un gemisindeki son malzemelerin bir araya getirilip pişirilmesiyle doğan bu tatlı, bugün onlarca farklı malzemeyi bir kazanda eritip kaynaştırır. Buğday, nohut, fasulye, kuru meyveler…

Hepsi ayrı ayrı durduklarında sıradan şeylerdir; ama bir arada pişince, ikram edilince; dağıtılınca anlam kazanır. Bu tatlının kendisi bile bir mesajdır: Birlik, bereket ve paylaşmak…

Aşure yapmak sünnete uygun bir âdet, dağıtmak ise gönülleri birleştiren güzel bir gelenektir. Komşuya, fakire, akrabaya taşınan her kap, aslında On Muharrem’in özünü taşımaktadır.

Alevi ve Şii Gelenekte Kerbela

Şii ve Alevi topluluklar için On Muharrem bambaşka bir derinlikte yaşanır.

Muharrem ayının ilk on iki günü yas tutan Alevi geleneğinde, Hz. Hüseyin’in (r.a.) susuzluğuna ortak olmak adına saf su içilmez; eğlenceden, kırmızı etten, tıraştan kaçınılır. On üçüncü gün, Kerbela’dan sağ kurtulan Zeynel Abidin (r.a.) için şükür amacıyla aşure pişirilip dağıtılır.

Şii gelenekte ise “Taziye” olarak bilinen matem törenleri, mersiyeler ve canlandırmalar bu günün ruhunu yaşatır. Siyah kıyafetler, ağlayan gözler, yürekten dökülen ağıtlar…

Bunlar yalnızca bir tarihi hadise için değil, “adalet” ve “hak” kavramlarının bedeli için tutulan yaslardır.

Sünni gelenekte ise Kerbela derin bir hüzünle anılmakla birlikte, günün yas günü ilan edilmesi veya matem ritüelleri uygulanması yaygın değildir.

Ön planda ibadet, oruç ve aşure geleneği yer alır. Her iki gelenek de, farklı formlarla aynı özü taşır: Hz. Hüseyin’e (r.a.) duyulan derin sevgi ve ona duyulan büyük saygı…

Günümüze Yansımalar

On Muharrem ve Kerbela yalnızca tarihe ait değildir. Her çağın kendi Kerbelası, kendi Hz. Hüseyin’i (r.a.) ve kendi Yezid’i vardır.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu hakikati hem kavram hem de şahsi hayatıyla yaşadı. Onlarca yıl sürgünlerde, hapishanelerde, zorla ikametlerde geçirdi. Zulme boyun eğmedi; iktidar teklif ettiğinde reddetti; dünyevi makama talip olmadı.

O da Hz. Hüseyin (r.a.) gibi, saltanat-ı dünyeviyeyi değil, saltanat-ı maneviyeyi seçti. Ve Hz. Hüseyin’in (r.a.) manevi çizgisini sürdürmekle şeref duyduğunu bizzat ifade etti.

Bugün modern çağın hengâmesinde yaşayan bizler de her an sessiz bir imtihanla karşı karşıyayız. Bu imtihan sadece büyük siyasi arenalarda değil; günlük hayatın, iş dünyasının ve sosyal ilişkilerin tam merkezinde yaşanır.

Küçük menfaatlerimiz uğruna bir meslektaşımızın hakkının yenmesine göz yumduğumuzda, konforumuz bozulmasın diye adaletsizliğe karşı dilsiz kalmayı seçtiğimizde ya da gücü elinde bulunduranın hatasını alkışlayıp mazlumu görmezden geldiğimizde; farkında olmadan içimizdeki o küçük, sinsi Yezidî savrulmanın eşiğine geliriz.

Buna karşın; yalnız kalsak bile doğrunun yanında durduğumuzda, kalbimizi hırslardan arındırıp hakikate ram ettiğimizde içimizdeki Hüseynî duruşu ayağa kaldırmış oluruz.

Her nefis bir tercih karşısındadır: Zulme ortak olmak mı, yoksa hak için sebat etmek mi? Dünyevi rahatı mı, yoksa vicdan selametini mi?

Kerbela, bu sorunun tarihe nakşedilmiş cevabıdır. Hz. Hüseyin (r.a.) susuzlukla, açlıkla, yalnızlıkla sınanmış; ama boyun eğmemiştir. O boyun eğmeyiş bugün de yürekleri beslemekte, vicdanları dipdiri tutmaktadır.

Kaderin Derin Sesi

On Muharrem, zamanın derinliklerinden günümüze uzanan bir sestir.

Bu seste Hz. Âdem’in tövbe gözyaşları, Hz. Nuh’un şükrü, Hz. Mûsâ’nın kurtuluşu ve Hz. Hüseyin’in şehadeti birbirine karışır.

Hüzünle sevinç, ağıtla şükür, yasla umut…

Hepsi bir aradadır bu günde…

Risale-i Nur, bu günü ve bilhassa Kerbela’yı bize şöyle öğretir: Zahiren yıkım gibi görünen her hadise, batınen bir yükseliş olabilir.

Hz. Hüseyin’in (r.a.) kılıç altında can vermesi, zamanın seyri içinde milyonlarca kalbin dirilişine vesile oldu.

Adalet için şehit olmak, zulümle yaşamaktan çok daha yüksek bir mertebedir.

Bu günde oruç tutan, aşure pişiren, Hz. Hüseyin’i (r.a.) rahmetle anan, onun için dua eden her mümin; bu büyük tarihin bir halkasına dokunmaktadır.

Ve o dokunuşta hem tarihe hem de onu kuşatan sonsuz rahmete selam vermektedir.

Cenab-ı Hak, Hz. Hüseyin’e (r.a.) rahmet eylesin.

Kerbela şehitlerini şehadetleriyle mütenasip makamlarda ağırlasın.

Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerimizden eksik etmesin.

Ve bu günün bereketiyle, tüm İslam âleminin gönüllerini birbirine yaklaştırsın.

 Âmin.

 Kaynaklar

  • Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 15. Mektup.
  • Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 4. Lem’a (Ehl-i Beyt Risalesi).
  • Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası-I, 153. mektup, s. 359.
  • Buhârî, Savm, Hadis No: 1865.
  • Tirmizî, Savm, Hadis No: 752.
  • İbn Mâce, Sıyâm, Hadis No: 1734.
  • Müslim, Sıyâm, Hadis No: 1162.

 

Bir Yorum

  1. Allah razı olsun. muharrem ayının hususiyetini, Ehlibeyt sevgisinin, adaleti mahzanın yanında olmanın gerekliliğini ve ehemmiyetini akıcı ve anlaşılır bir üslup lâ izah etmişsiniz. . Aşure gününüz ve muharrem ayınız mübarek olsun. selamlar dualar

    0
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu