EURONUR ÖZEL

On Yedinci Mektup: Çocuk Taziyenâmesi

 

Bir Çocuğun Ardından Bir Babanın Yüreğine: Acının Ortasında Beş Işık

Kelimeler Susar, Yürek Konuşur

Dünyanın en ağır acısı budur.

Bir çocuğun gömülmesi…

Bu acıyı yaşayan bilir: Dil tutulur. Göz kurur. Beden ağırlaşır. Ve bir yerde içinizde bir şey – çok derin bir şey – sessizce kırılır. Artık her şey farklıdır. Güneş aynı güneş ama başka türlü doğar. Sabah aynı sabah ama yürek onu tanımaz.

Bediüzzaman Hazretleri, Hafız Halid Efendi’ye bu acının tam ortasında mektup yazıyor. Ve o mektubun ilk cümlesi bile başlı başına bir ders: “Kardeşim, çocuğun vefatı beni müteessir etti.”

Müteessir etti. Üzüldüm. Yürekten hissettim.

Bediüzzaman Hazretleri ağlamayı, üzülmeyi, etkilenmeyi inkâr etmiyor. Acının gerçekliğini görmezden gelmiyor. Çünkü insanî fıtratın bu sızısını yok saymak imkânsızdır. Ama o acının içine beş ışık tutuyor. Ve o ışıklar öyle güçlü ki, karanlığın rengi değişiyor.

Gelin o beş ışığı birlikte görelim.

“Sabredenleri müjdele. O sabredenler ki, başlarına bir musibet geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Suresi,155-156. Ayetler).

BİRİNCİ NOKTA

Ebedî Çocuk: Cennette Solmayan Bir Gül

Büluğa Ermeden Gidenler

İlk ışık, Kur’ân’ın müjdesinden geliyor.

Vâkıa ve İnsan Surelerinde geçen “ebediyen yaşlanmayacak çocuklar” ifadesi, Bediüzzaman Hazretleri’nin nazarında çok derin bir müjdeye kapı aralıyor:

Büluğa ermeden – yani çocuk yaşta – vefat eden mü’min evlatlar, Cennette ebedî çocuk olarak kalacak.

Düşünün bunu…

O çocuğun gülüşü – o mis gibi, tertemiz, dünyadan habersiz gülüş – Cennette devam edecek… Solmayacak… Yaşlanmayacak… Yorgunluk, hastalık, yaşlılık, kırışıklık… Hiçbiri o yüzüne dokunmayacak…

Mektupta geçen şu müjdeli ifadeyi yavaşça okuyalım:

“… Cennette ebedî, sevimli, Cennete lâyık bir surette, daimî çocuk kalacaklarını; ve Cennete giden peder ve validelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını…”

Peder ve validelerinin kucaklarında… Bu ifadeyi bir an için yavaş okuyun…

Yani anne babanın Cennete girmesiyle o çocuk yeniden kucağa alınacak… Dünyada geçici, telaşlı, kısacık olan o sıcaklık – Cennette sonsuz, safi, elemsiz bir sevince dönüşecek…

Bazı âlimler, “Cennet tenasül (üreme ve çocuk yetiştirme) yeri değildir, orada evlat sevgisi ve okşaması olmaz” diyerek bu hissin Cennette bulunmayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu dar görüşü reddediyor:

“…her bir lezzetli şeyin Cennette bulunduğunu; ‘Cennet tenasül yeri olmadığından, evlât muhabbeti ve okşaması olmadığını’ diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını… … şu âyet-i kerime, ‘Ebediyen yaşlanmayacak olan çocuklar’ cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor.”

Evlat sevmek, insan fıtratının en derin lezzetlerinden biridir. Ve Cennet, insan fıtratının tüm güzel arzularını en kâmil biçimde karşılayan yerdir.

O hâlde o sevgi de orada olacak; hem de dünyada yaşandığından milyonlarca kat safi, temiz ve sonsuz…

Risale bunu rakamlarla da ifade ediyor:

“… dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlât sevmesine ve okşamasına bedel, sâfi, elemsiz, milyonlar sene ebedî evlât sevmesini ve okşamasını kazanmak…” en büyük saadet…

On yıl elemle karışık bir sevgi… Karşısında ise milyonlarca yıl safi bir sevgi… Hangi terazi bunu tartabilir?

İKİNCİ NOKTA

Zindan mı, Saray mı? Bir Hikâyenin Işığı

Merhametli Hâkim ve Babasız Çocuk

İkinci ışık bir hikâyeyle geliyor. Ve bu hikâye öyle kurulmuş ki, her cümlesi ayrı bir kapı açıyor.

Bir adam zindanda… Yanında sevimli bir çocuğu var. Adam hem kendi acısını çekiyor, hem çocuğun o karanlık, rutubetli, sıkıntılı yerde büyümesine üzülüyor. Derken merhametli hâkim bir haberci gönderiyor:

“Şu çocuk çendan (gerçi) senin evlâdındır. Fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.”

Adam ağlıyor. “Vermem” diyor. “Teselli kaynağım, her şeyim.”

Ve o noktada risale çok keskin bir soru soruyor:

Bu ağlayış gerçekten kimin içindir?

Çocuk için mi ağlıyorsunuz? Çocuk zindandan saraya gidiyor. Leş kokusu yerine güller, karanlık yerine ışık, sıkıntı yerine huzur… Çocuğa acıman için sebep yok; ona sevinmen lâzım…

Kendiniz için mi ağlıyorsunuz? O zaman da düşün: Çocuk orada kalırsa sana on yıl belki yardım eder. Ama oraya giderse, padişahın merhametini celbeder. Sana şefaatçi olur. Padişah onu seninle görüştürmek için seni zindandan çıkarır, saraya çağırır.

“… şu şartla ki, padişaha emniyetin ve itaatin varsa…”

Bu son cümle çok ince… Çok derin…

Şart, imandır; güven ve itaat ise teslimiyettir.

Eğer iman varsa – o çocuk sadece gitmemiştir. Ötede ışıklı bir köprü kurmuştur. Hem kendisi kurtulmuştur, hem sizi beklemektedir. Hem padişahın – yani Allah’ın – rahmetini celbetmiştir. Hem ileride “sizin için bir şefaatçi” olacaktır.

Zindan bu dünya… Saray, Cennet…

Ve o çocuk, artık sarayın kapısında, sizi bekliyordur.

Kendi Kendimize Dürüst Olmak

Ama Bediüzzaman Hazretleri burada durup bize çok nadir duyduğumuz bir şeyi söylüyor: Dürüst olun kendinize…

“O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi!”

Bu cümle, acının ortasında sessizce bir gerçeği anlatıyor: Dünyada kalan çocukların hepsi mutlu olmadı. Kimileri yoldan çıktı. Kimileri hem kendine hem ailesine acı verdi. Kimileri ağır hastalıklara yakalandı. Kimileri zulme uğradı.

O çocuk masumken, temizken, günahsızken gitti. Ve o hâliyle Cennete girdi.

Risale bunu sert değil, derin bir şefkatle söyler:

“Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum.”

Çünkü ona acımak için sebep yok… Onu kıskanmak belki daha doğru…

ÜÇÜNCÜ NOKTA

Gerçek Sahip: Kiracı mıyız, Ev Sahibi mi?

Binde Dokuz Yüz Doksan Dokuz

Üçüncü ışık, belki en derin olanı…

Çünkü bu nokta bize şunu soruyor:

O çocuk hakikatte kimin?

Bediüzzaman Hazretleri cevabı veriyor:

“Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı Rahîmin mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnuu ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş.”

Ona ait… Gerçek sahibi Allah…

Anne baba ne?

“Muvakkaten nezaretine verilmiş.”

Geçici gözetim hakkı… Ve o göreve karşılık – anında verilen peşin bir ücret olarak – lezzetli bir şefkat duygusu verilmiş. Şefkat, aslında bir maaştır. O çocuğa hizmete karşı verilen anlık, nakit bir ödül…

Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeği çarpıcı bir nispetle açıklar:

“… binden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan o Hâlık-ı Rahîm, mukteza-yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa…”

Hesabı yapalım: Binli bir pay var.

Anne babanın payı: bir.

Allah’ın payı: dokuz yüz doksan dokuz.

Gerçek sahip, aldı.

Ve şimdi şunu düşünün: Birisine ait bir emaneti tutuyorsunuz. O kişi onu geri istedi. Siz “bu benim” deyip ağlıyorsunuz. Bu ağlayış ne kadar anlamlı?

“… surî bir hisse ile hakikî bin hisse sahibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda meyusâne hüzün ve feryad etmek ehl-i imana yakışmaz…”

Yakışmaz…

Bu çok net bir ifade… Ehl-i imana yakışmaz…

Ama Bediüzzaman Hazretleri bunu kınama olarak değil, uyandırma olarak söylüyor. Çünkü devam ediyor:

“… belki ehl-i gaflet ve dalâlete yakışıyor.”

Yani imanı olmayana yakışır o çığlık… Çünkü onun başka sığınağı, başka bilgisi, başka umudu yok…

Ama mü’minin sığınacağı sonsuz bir rahmet vardır.

DÖRDÜNCÜ NOKTA

Mufarakat Ebedî Değil: Misafirhanede Veda

Hepimiz Aynı Yola Çıktık

Dördüncü ışık, en sade ama en teselli edici olanı…

Bediüzzaman Hazretleri şunu söylüyor:

“Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firak ebedî olsaydı, elîmâne teessürat ve meyusâne teellümâtın bir mânâsı olurdu.”

Düşünün: Eğer ölüm gerçekten bir yok oluşsa, eğer o çocukla bir daha görülmeyecekse, eğer ayrılık sonsuzsa – o zaman haklısınız, ağlayın… Çığlık atın… Çünkü gerçekten bir şey bitti…

Ama öyle değil…

Dünya bir misafirhanedir.

Ve o çocuk oradan erkenden çıktı. Siz de çıkacaksınız. Biz de çıkacağız. Misafirhane kimseye ait değil; kimse orada ebediyen kalmıyor.

“… vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de oraya gideceğiz.”

Ayrılık geçici… Kavuşma gerçek… Ve o kavuşma yalnızca bu dünyada değil -berzahta da, Cennette de yaşanacak…

Şöyle düşünün: Bir yolculuğa çıktınız. Çocuğunuz sizden önce otobüse bindi. Siz biraz sonra bineceksiniz. Ve aynı yere gidiyorsunuz.

Bu bir yok oluş ayrılığı mıdır, yoksa yalnızca küçük bir sıra farkı mı?

İşte bu yüzden Risale der ki:

“‘El-hükmü lillâh,’ demeli. ‘O verdi, o aldı. Elhamdü lillâhi alâ külli hal’ deyip sabırla şükretmeli.”

Her hâl içinde hamd… Bu, zor bir dua… Belki hayatın en zor duası…

Ama en doğru olanı da bu…

BEŞİNCİ NOKTA

Şefkat: Acıyı Aşkın Kılan İksir

Aşktan Daha Keskin Bir Yol

Beşinci ışık, belki en beklenmedik olanı…

Çünkü bu nokta acıyı bir problem olarak değil; bir kapı olarak görüyor.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:

“Rahmet-i İlâhiyenin en lâtîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksir-i nuranîdir, aşktan çok keskindir.”

Şefkat, aşktan keskin… Bu çok derin bir tespit…

Tasavvuf geleneğinde aşk, insanı Allah’a götüren en güçlü yollardan biri sayılmıştır. Fakat Bediüzzaman Hazretleri burada farklı bir pencere açar: Şefkat de insanı o İlahi hakikate ulaştırır. Hem de meşakkatli yollara girmeden, daha kısa ve daha safi bir tarzda…

“Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk-ı hakikîye inkılâp eder, Cenâb-ı Hakkı bulur. Öyle de, şefkat, fakat müşkülâtsız, daha kısa, daha safî bir tarzda, kalbi Cenâb-ı Hakka rapteder.”

Aşk bazen insanı önce serseme çevirir, sonra uyandırır. Uzun, meşakkatli, çetrefilli bir yoldur.

Ama şefkat – özellikle evlat şefkati – daha sade bir yol açıyor. Çünkü o şefkat derin ve saf… İçinde çıkar yok, beklenti yok… Sadece sevgi var. Ve o saf sevgi, kırıldığında insanı doğrudan hakikate götürüyor.

Dünyadan El Çekmek: Yüzü Dönmek

Ve şimdi risalenin en güzel, en vurucu cümlesi geliyor:

“Gerek peder ve gerek valide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakikî ehl-i iman ise, dünyadan yüzünü çevirir, Mün’im-i Hakikîyi bulur. Der ki: ‘Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe.’ Veledi nereye gitmişse, oraya karşı bir alâka peydâ eder, büyük mânevî bir hal kazanır.”

İşte hakikat budur…

Çocuğunu seven, çocuğunu kaybeden ve bu kaybı doğru anlayan bir baba ya da anne – dünyaya olan bağlılığının ne kadar kırılgan olduğunu görüyor. Ve o anda yüzünü döndürüyor.

Nereye?

Çocuğun gittiği sonsuz âleme… Ve çocuğun gittiği yere yüzünü çeviren insan, aynı anda Cenab-ı Hakk’a dönmüş olur.

Acı bir kayıp gibi başlar ama imanla yoğrulduğunda yüksek bir manevi makama dönüşür.

İmansızın Hali: Karanlık ve Soğuk

Ve risale, karşı tabloyu da çiziyor. Çünkü tesellinin değeri ancak alternatifiyle anlaşılır.

“Bir ihtiyar hanım gayet sevdiği sevimli bir tek çocuğu sekeratta görüp, dünyada tevehhüm-ü ebediyet hükmünce, gaflet veya dalâlet neticesinde, mevti adem ve firak-ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp, gaflet veya dalâlet cihetiyle, Erhamürrâhimînin cennet-i rahmetini, firdevs-i nimetini düşünmediğinden, ne kadar meyusâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyas edebilirsin.”

Bu tabloyu bir düşünün…

Çocuğunu kaybeden ama iman etmeyen bir anne… Onun için ölüm yokluktur… Cennet yoktur… Yeniden kavuşmak yoktur… Şefaat yoktur… Sadece toprak var… Sadece son var… Sadece karanlık var…

O hâlde çığlığı meşrudur. Çünkü gerçekten her şeyi kaybetti. Dünyada bir şeyi vardı ve onu da kaybetti.

Ama vesile-i saadet olan imanlı mü’minin durumu bambaşka:

“Fakat vesile-i saadet-i dâreyn olan iman ve İslâmiyet, mü’mine der ki: Şu sekeratta olan çocuğun Hâlık-ı Rahîmi, onu bu pis dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi, hem ebedî bir evlât yapacak. Mufarakat muvakkattir, merak etme.”

Mufarakat muvakkattir.

Ayrılık geçici…

Bu iki kelime, milyonlarca kelimenin taşıyamayacağı bir yükü taşıyor.

Beş Işık, Bir Hakikat

Bu mektup, Bediüzzaman Hazretleri’nin yazdığı en kısa risalelerden biri… Ama belki en yoğun olanı…

Çünkü içinde taşıdığı acı, dünyanın en ağır acısı…

Ve o acıya verilen cevap, kelimeden değil; imandan geliyor.

Beş nokta, beş ışık:

Birincisi: O çocuk Cennette sonsuz ve taze… Sizi bekliyordur.

İkincisi: Zindan olan bu dünyadan saray olan Cennete geçti. Siz de oraya gideceksiniz. O size şefaatçi olacak…

Üçüncüsü: O çocuk aslında Allah’ındı. Gerçek sahibi geri aldı. Siz geçici gözeticisiniz. Görev tamamlandı.

Dördüncüsü: Ayrılık ebedî değil… Bu dünya misafirhane… Hepimiz aynı yere gidiyoruz.

Beşincisi: O şefkat sizi kırdı. Ama imanla birleşince, sizi Allah’a bağladı. Acı bir kapıya dönüştü…

Bu beş ışık birleşince ortaya çıkan resim şudur:

Hiçbir şey kaybolmadı. Sadece yer değişti.

Ve o yerin adresi: Cennet.

Mektup “El-Bâkî Hüve’l-Bâkî” – Bâkî olan yalnızca O’dur – diye bitiyor.

Her şey fâni… Her şey geçecek… Acı da geçecek… Ayrılık da geçecek… Ama Allah Bâkî… Ve Allah’ın rahmetinde yaşayan o çocuk da ebedî…

Siz de bir gün oraya gideceksiniz.

Ve o mukaddes kapıda, sizi bekleyen minik bir yüz olacak…

Hâlâ gülümsüyor olacak…

“‘Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine O’na döneceğiz.’ (Bakara Suresi,156. Ayet)

de, sabret.”

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu