Özledim

Özledim, çok özledim. Bugün Cuma namazında bu özlem bütün vücudumu kapladı, gözyaşı olup çağladı. Küçük bir çocuk, hemen yanı başımda, babasının kucağında oturuyor. Sarılıyor, öpüyor babasını. Kendi kendine konuşuyor. Seccadenin üstünde türlü oyunlar oynuyor. Her şeyden âzâde…

Çocukluğuma gitti aklım. İşte tam da böyleydi camilerde rahmetli babacığımla alâkam. Düşündüm o günleri. Özledim. Maziye daldım, gittim…

Orhan Camii’ni özledim. Ramazan günlerinde soluduğum o güzel havayı özledim. O günden bu yana yüzlercesi bir bir rahmetli olup gittiler. O mü’min cemaatle omuz omuza kıldığımız namazları özledim. Pencerelerin o geniş alınlıklarının içinde kıldığım namazları özledim. Ve dahi namazlardan sonra, ihtiyarların başımı okşamalarını özledim.

Ağa Camii’ni özledim. Geniş olan üst katı ve basık tavanı, bizim için sonsuzluğa açılan bir bahçeydi adeta. Caminin içi ise, hafiften loş bir mekândı hep. Hâlâ öyledir ya… Saflar arasında namaz bitene kadar asla arkasına dönüp bakmayan mü’minler topluluğu vardı. Özledim onları. Top patlasa, dünya yıkılsa, kıyamet kopsa arkalarına dönüp bakmayacak olan o mübarek insanları özledim. Namaza öylesine konsantre olmuşlardı ki, hani “İki gözümün nuru” diyordu ya Hazreti Peygamber (asm) namaz için; onlar bunu düstur edinmiş insanlardı. Fuzuli konuşmayan, başı önde duran, Allah’ı düşünen ve anan, dünyadan ahirete nurdan yollar yapmış olan o fakir ama gönlü zengin mü’minleri, o cemaati özledim.

Ağa Camii’nin imamı Halit Hocamı özledim. Bilmem ne hissederdim de ağlardım dinlerken onun o güzel hutbelerini. Hele her Kurban Bayramı’nın sabahında tekrarladığı o meşhur hutbeleri özledim:

“Ve kıvrım kıvrım yollardan hacılar o mübarek beldenin yolunu tuttular.” diye başlayan hutbesini cebinden rulo yaptığı küçücük bir kâğıttan çıkarıp okurdu, sonra yine itinayla katlayıp yerine koyardı. Ellerini yüzüne götürür, o kırlaşmış sakallarının üzerine hafiften sürüp, gözleri buğulanmış olarak minberden aşağıya inişini özledim.

Halit Hocam benim için bir peygamber modeliydi. Hz. Peygamber (asm) deyince zihnimde beliren bir tek onun siması olurdu. Eminim, o simayı kim görse aynı şeyi düşünürdü. İnandıklarını yaşayanların örnekliği, kalplere böyle tesir ediyor işte.

Küçücük bir mumun ışığının bile nerelere ulaştığını düşünün. İnanmış bir insanın hâl ve hareketinin de nasıl yansıyacağını ruhlara, varın, düşünün.

Senelerce her yaz tatilinde cami cami dolaşıp durdum. Sevdim o mekânları. Benim için oraları, harikalar diyarıydı. Nasibim Halit Hocamdaymış. Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı okumayı ondan öğrendim. Onun için ayrı bir yeri vardır âlemimde. Hayırla yâd ederim.

Karakalpak’taki Vefa Camii’nin imamı Küçük Hafız’ı da özledim. Bıçakçı Emin ağabeyimin babasını. Az emeği yoktur üstümde. Garip bir “Elif ba” okuma usulümüz vardı. Garipti ama severdik bu çetrefilli usulü.

Sin’i be’ye = Sub, Ha üssü = ha; Subha, nun üssü = ne, Subhane.

Kef’i lam’a = kel, lâ üssü = lâ, he’yi mim’e = hum, mim üssü = me

Subhanekâllahumme…

Enteresan, değil mi? Gerçi biz ezberlerdik ama yine de hocamızın hatırı için bu kalıplar içinde söylemeye çalışırdık. Kur’an harflerini böyle değişik bir usulle çalıştırırdı bize. Onu da özledim. Dilini de, halini de, kendini de.

Biraz yaramazlık yapacak olsam, “Sen misin yine ortalığı karıştıran?” diye, uzunca sopasıyla şöyle başıma hafifçe dokunuşunu da özledim.

Güzel insanlar bunlar… Namaz kıldırdıkları camilere yakışan insanlardır hepsi. Zaman zaman giderim oralara. Kokularını ararım. Bir nefes çeker, alırım. Bu hatıraları orada yeniden yaşarım.

Özledim yine o mekânları, o güzel insanları.

İşte bir Cuma gününde bunları hatırlattı bana babasının kucağındaki o küçük çocuk. Çoktandır özlediğim bir havayı soluttu bana bu namazda, bu Cuma gününde.

Özlemişim. Özlemeyi özlemişim. Ağlamayı özlemişim. Gözyaşı olup çağlamayı özlemişim.

İlk kıldığım Cuma namazını hatırlarım. Ali Hoca’nın o incecik ve gencecik sesiyle Tozlu Camii’nde verdiği hutbeyi. Özlemişim hutbesini de, Ali Hoca’yı da, sesini de…

Kurban bayramının sabahlarında üç kardeş, babamızın yanında bir gölde gibi tin tin edip, el ele camiye gidişlerimizi de özledim. Çok erken saatlerde, karanlıklarda yollara dökülüp, tutardık caminin yolunu ve ardından mezarlık ziyaretleri başlardı.

Üşürdü belki içlerimiz o serin saatlerde. Fakat sevincin sıcaklığı, o mübarek bayram gününün neş’esi her şeyi unuttururdu.

Sırayla dizilirdik genç yaşta vefat eden şehit amcamızın kabrinin başında. Önce babam okurdu, biz dinlerdik; sonra biz okurduk, onlar dinlerdi. Güzel olurdu dönüşümüz Yorgalar Mezarlığı’nda okuduğumuz Yasinlerden sonra,

Mesafeleri içerdik adeta, zıp zıp atlar bitirirdik. Ve sonra o nefis çıtır simit kokuları. Burnumuzda tüterdi. Hele de bayram sabahlarına has biryanın kokusu. Etli biryan kokusu vazgeçilmezdi. Vazgeçilmez yemeğiydi Kurban ve Ramazan bayramlarının.

Şimdi annem hâlâ her bayram bu yemeği, ilerlemiş yaşına rağmen bu geleneği devam ettirir. Doluşuruz küçük evimize bayram sabahlarında. Hepimiz ayrı yerlerde otursak da. Herkese bir nasip vardır o küçük tepsiden. Malzemesi belki bir önceki kurbandan kalmadır. Bilinmez, nerden bulur, nasıl buluşturur da katarlar bu tadı bu yemeğin içine, anlamak zordur…

Özledim. O havayı da o yolları da özledim. Yaşadığım yılları özledim. Özlemeyi özledim.

Cumada yine önümde de bir Kâbe resmi durmaz mı? Daldım gittim yine… Kâbe dünya güzeli bir insan oldu adeta gözümde. Hz. İbrahim’in (as), İsmail’in (as), Resulullah’ın (asm), sahabelerin, tâ Hz. Âdem’e kadar ucu uzanan kim bilir kaç peygamberin ayak izi var orada. Havası, ziyası, kokusu var orada. Ruhu sinmiştir mutlaka “Rabbena âtina”ların, mutlaka sinmiştir bir yerlere.

Çok özlemişim, hem de çok özlemişim Kâbe’yi.

Mezarları var kırkı aşkın peygamberin tavaf edilen o yerlerde. O belde, en değerli hazinelerden daha değerli bir belde…

Çok özlemişim… Hem de çok özlemişim Kâbe’yi…

Bulutları özlemişim. Bulutların üzerinde uçan kırlangıçların seslerini özlemişim. O kuş seslerini. Birbirine aşkla, muhabbetle bakan, omuz omuza veren, aynı davaya gönül veren insanları özledim.

Ah, o küçük çocuk, o cuma namazı, anılar denizine attı beni; kulaçlayıp duruyoruz işte.

Bir şeyler bir şeyleri hatıra getirecek de, insan kaybettiğini bulacak, işini gücünü bir kenara bırakıp, kaybettiğini hatırlayacak ve onu özleyecek. Demek ki kaderde, bugün bunlar da varmış.

Hele çocukluğumun kahramanları… Biri Hz. İsmail, diğeri Hz. Ali’ydi.

Hz. İbrahim’in (as) oğlu, peygamber İsmail. Her biri değişik renklerde olan on sekiz adet sünnet hediyesi o küçük kitaplarda okumuştum ilkin peygamber kıssalarını. Unutamadığım o hayat öykülerini orada okumuştum. Hiç aklımdan çıkmadı. Bir köşesine yazdım, kalbime kazıdım Hz. İsmail’in (as) hayatını.

Kesilmeye götürülen bendim İsmail’le birlikte. Bendim onunla. Ve sonunda cennetten gelen koçla beraber, İsmail’le (as) kurtulan bendim. Kaderimiz aynıydı sanki.

Ne mücadelelerle, ne zorluklarla geçmişti hayatı.

Ve İbrahim Aleyhisselâm. Evet, bir baba ki, evlâdını Allah yoluna kurban etmeye götürüyor. Allah’a olan samimiyetini, ihlâsını, gördüğü rüyanın gereğini gerçekleştirmeye giderek gösteriyor. Tereddütsüz gidiyor, ardından da İsmail.

Ve Cenab-ı Hak, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Mabud-u Bi’l-hak, Cennetten bir koç gönderiyor. Bayramlarını bayram ediyor.

Kurban Bayramı, işte bunun için, bize büyük bir hatırayı da içinde barındırıyor. Bize eşsiz bir ders veriyor. Ve önemli bir hatırayı da içinde barındırıyordu.

Soruyoruz şimdi kendimize yaşlı gözlerle:

“Senin bu kurbanda İsmail’in kim? Allah yolunda neyi, hangi duyguyu, Allah’ın istemediği hangi bir kötü huyu ve âdeti terk edeceksin? Bu bayramda Allah’la aranıza giren, Onun hoşlanmadığı hangi huyunu keseceksin?”

Soruyoruz nefsimize. Kurban, Allah’a yakınlık demektir. Kurban sorar insana.

Kurbanlarda gözü yaşlı manzaralar vardır. Hastaların ve ihtiyarların bayramı camdan seyrettiği anlar vardır.

Babaannemin bayram günü, son kurbanın kesilişini yaşlı gözlerde seyredişinden bir iki gün sonraki vefatını…

Özlüyorum onu. Babaannemi çok özledim. Genç yaşta ölen dedemin adını taşımış bana. Adımı ne güzel seslenirdi babaannem; onu da özledim…

Ne çok hatıraları var insanların… Ne çok anlatacakları var. Ne çok hesabımız var demek ki mahşer günü, bu kadar şeyi bir bir hatırladığımıza göre… Bunların bir de yaşanmışlığını düşünürseniz, dünyada saniye saniye, saat saat, gün gün, ne yaman bir gün olacak o mahşer günü… Değil mi?

Onu da düşünüyorum. Özlemlerim arasında, hasretlerim arasında o da yok değil. İmanımın güçlü olduğu anlarda bunu da düşünüyorum ama hoşlanmıyor nefsim, hesaba çekileceği günden. Ve o anlardan kaçıyor hemen. Ve dönüyorum kaldığım yerde dolaşmaya hemen.

Bayramlık elbiseler ve en çok da ayakkabılarım, o güzel bayramlık ayakkabılarım alındığında heyecandan uyuyamadığım o gecelerin saatlerini de hatırlıyorum. Dönüp dönüp bakardım ayakkabılarıma.

Ah, bir de ayaklarımıza bakabilseydik o kadar. Ellerimize bakabilseydik eldivenlerden önce. Gözlüklerimize baktığımız gözlerimize de baksaydık kadar neler görecektik kim bilir, neler…

Özledim, yokluklarla yaşadığımız günlerin zevkini. Varlıklı yaşadığımız günleri, yoklukla yaşadığımız günlerin yıllarına bile değişmem.

Yokluk, varlığın en üst seviyesiymiş meğer. Yok olmadan, var olunmuyormuş meğer. Yok olan, yoklukta dolaşan, ancak var olandan o meded umarmış meğer. Var eden, zengin olan, istediği Allah olan ve kendisi yok olan, her şeyin sahibini bulan gerçek zengin olurmuş meğer. Yokluk, içinde varlığın ateşini taşıyormuş da haberimiz yokmuş meğer.

Elinde olmayanlara, sadece Allah’tan dileyenlere, Ondan isteyenlere ve Onunla her ihtiyacının karşılandığını bilenlere hayranım. Gerçek zenginler, onlardır. Onların avuçlarında hazineler gizlidir. Onların dua ve dileklerinde ebedî hayatın hazineleri gizlidir.

Evet, neler özlememişim ki… Saymaya kalksam, bitiremeyeceğim herhalde. Gözü yaşlı nineler vardı. Bayram dönüşü, camlarda bizi bekleyen, selâmımızı bekleyen, el sallayışımızı seyreden nineler vardı. Karakamışlı teyze, Raife abla, Mü’mine Hanım teyze, Kıymet abla ve daha niceleri… Pamuk ninelerdi bunlar, pamuk.

Güzel yaşadıkları için güzel ihtiyarlayan insanlardı bunlar. Özledim hepsini.

Öyle bir evimiz, öyle bir sokağımız var ki, çok şanslıyım. Üç tane giriş yeri var sokağımızın evimize çıkan. Her yolu denerim. Bazen kıble istikametinden, bazen güney tarafından, bazen batı tarafından. Sokağımızın her tarafından evimize yol bulurum.

Bulmaca gibidir; her yol bizim eve çıkar. Bu sokaklarda sıra sıra evlerde tanıdığım insanlar ve yüzler var.

Her yolda dostlar var. Her yerde, her yolda dostlar var, anılar var, özlemler var. Bayram sabahları, bayram öncesi günler ve arefeler işte böyle, özlemle dolu…

Kâbe’yi özledim. Umreyi ve Haccı özledik. Ve Resulullah’ı (asm) özledim.

Mekke hatırlanır da, Medine unutulur mu hiç? Orayı da özledik. Resulullah’ı (asm) özledim.

“Lekad câeküm…” diye başlayan âyeti de özledim. Resullullah’ın (asm) kabr-i şerifi üstündeki bu güzel âyeti ve bizim üzerimize şefkat kanatlarını geren bu âyetin mânâsını özledim.

“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Tevbe Suresi, 128)

Ve bu âyetin manasını bize ders veren Üstadımı da özledim.

Ve On Birinci Lem’a’yı da özledim.

Evet, özlemlerimizi alt ata, yan yana koysak bitmeyecek, bitiremeyeceğiz.

Sizi kendi özlemlerinizle bir an olsun baş başa bırakmak için “Allahaısmarladık” diyoruz. Arefeniz, Kurban bayramınız şimdiden mübarek olsun diyoruz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*