Peygamberlerin vazifesi sadece tebliğ midir?

Bir okuyucumuz gazetemizde yayınlanan ‘Demokrasi üzerine’ başlıklı yazımızda geçen:

“‘İslâm devleti’ milletin her ferdinin başına dikilip zorla dini yaşatmaya mı çalışacak? Cenab-ı Allah peygamberlere bile sadece dini tebliğ yetkisi verip insanları hür iradeleriyle imtihan ederken birileri bu zorla dini yaşatma yetkisini kimden aldıklarını sanıyor?” paragrafında geçen ‘sadece dini tebliğ yetkisi’ verildiği ifade edilmiş. “Ama Rasulullah (asm) Efendimizin o Şeriatı tebliğle beraber ona uymayanı da cezalandırma yetkisi yok muydu? İçki içen Sahabeye had cezası, zina yapan Sahabeye recm cezası gibi” sorusunu yöneltmiş.

İlgili ayetin meali şöyledir: “De ki: Allah’a itaat edin; Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz) dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık seçik duyurmaktır.” (Nur Suresi: 24/54).

Öncelikle ‘Nur Suresi 54. ayet’e göre Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam sadece İslam’ın hak din olduğunu ifade eder ve gerisine de karışmaz…” tarzında bir hüküm çıkarmaya imkân yoktur.

Ayette meal olarak yer alan “Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber´in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmaktır)” ifadesinden anlaşılması gereken mana şudur: “Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’ın görevi, tebliğdir. İnsanların onu dinlememeleri, inkârlarında direnmelerini engellemek, onları hidayete erdirmek” diye bir görevi yoktur ve sorumluluğu da yoktur. Çünkü hidayet işi, Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’a değil, Allah’a aittir. Onun görevi yalnız İslam dinini tebliğ etmektir. Nitekim “(Resulüm!) Şüphesiz sen dilediğini hidayete erdiremezsin, lâkin Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas Suresi, 28/56) mealindeki ayette, bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Fakat iman da etmiş olsa insanın dünya imtihanı gereği sınırlarını zorladığı, yanlışa girdiği durumlar olacaktır. Bu hallerden şahsını tövbe ile kurtarabilme imkânı verilmesine rağmen ‘kul hakkında’ bu durum değişmekte ve hakkı gasp edilen kulun affı şart koşulmaktadır.

Toplum hayatında işte bu yüzden hürriyetlerin kullanılması önem kazanmaktadır. Toplumu ya da milletleri idare eden yöneticilerin sorumluluk bilinciyle hem kendisinin, hem de diğer insanların haklarına riayet ederek istibdat yapmaması ve istibdat yapmak isteyenlere de mani olması beklenir. Böyle bir sorumluluğun yerine getirilmesinde (vahiy vb. özel yetkiler hariç) tek başına peygamberlere bile müsaade edilmeyip şûra ve meşveretle karar vermeleri Cenab-ı Allah tarafından emredilmiştir. Demek böyle bir sorumluluğu peygamber de olsa hiçbir kul kaldıramaz.

İslâmî hükümler; ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri, ailesine karşı vazifeleri ve cemiyet hayatındaki vazifeleri olarak üç ana gruba ayrılırlar. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler vardır. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleridir. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcuttur. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuştur. Fakat sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dair hükümler (hadler ve cezaların uygulanması) ferdin değil devletin vazifesidir. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk yüklenmez. Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir; onlara inanmak da her mü’mine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri: “Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû’l-emirlerimiz (yöneticilerimiz) düşünsünler” demiştir.

Ayrıca iman, hayat ve şeriat sıralamasına da dikkat çekmiştir. İmansız hayat ve şeriat düşünülemez. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam da İslam’ı ilk olarak iman temeli üzerine yerleştirdi. Mekke dönemi tamamen iman-küfür mücadelesi olarak cereyan etti. İşin en sıkıntılı ve mücadele isteyen aşaması iman aşamasıdır. Fakat hissiyatı okşayan, hevaya kolay gelen şeriat aşaması daha caziptir. Hâlbuki iman evresi tamam olmadan, bir sonraki evreye geçmek âdetullaha aykırıdır. Başta Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam olmak üzere diğer peygamberler de tebliğ vazifelerini bu şekilde yapmışlardır.

Hüseyin ÇETİNSOY

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*