Peygamberlik kurumu üzerine bir değerlendirme

Herkese gönülden merhaba,

Kur’an’ın mu’cize bir kitap olduğuyla ilgili olarak, bir yazı serisi şeklinde, detaylarıyla ve ilmî verilerle beraber nazara vermeye çalışıyoruz.

Kısaca Mu’cize: Benzerini meydana getirmekte insanların aciz kaldığı meselelerin tümüdür. Diye ifade edebiliriz.

Bize şöyle mukadder bir soru sorulabilir;

” Kur’an, Peygamberlerin kıssa, yani hayat hikayelerinden, yaşadıkları serüvenlerden bahseder. Peki, bunların neresinden, mu’cize olarak söz edilebilir?”

Buna, doğru ve yerinde bir sualdir diyebiliriz.

Her bir Peygamber’ın yaşam öyküsü, ilk bakışta hayatın normal akışına uygun bir hayat macerası şeklinde algılanabilir. Ancak bu kıssalar dile getirilirken, bu bulguların içinde nice alınacak ibretler ve dersler de vardır. Diğer yandan, esrar engiz hikmetler, bir sürü imtihan sırları ve yaşanmış mu’cizeler de mevcuttur.

Peygamberlere iki türlü bakılabilir.

Bunlardan ilki, sıradan birer beşer (insan) olmaları.

İkincisi, Allâh tarafindan Risâletle, yani elçi olarak görevlendirilmiş olmalarıdır.

Peygamberler, beşer olmaları hasebiyle, aynen bizim gibi yerler, içerler, evlenirler, hastalanırlar ve ecelleri geldiğinde de ölürler.

Bununla ilgili olarak Allâh, Resûlüne hitaben;

“De ki, ben de ancak sizin gibi bir insan (beşer) ım. Bana İlâhınızın bir İlâh olduğu vahyonuluyor.” (Fussilet 41/6) diye buyurmuştur.

Hatta bazı dünyevî meselelerde Hz Muhammed (asm) “Bu iş(ler)de, benden daha iyi bilirsiniz.” dediği de rivayet edilmiştir.

İki nevi Peygamberler vardır. Bunların bir kısmına NEBİ, Diğerlerine de RESÛL denir.

Bu Nebilerin bir kısmı, dar dairede bölgesine, kabilesine gönderilmişlerdir. Ve bu alanda dâvet ve irşad’da bulunmuşlardır. Haliyle Onlara bi’at eden, inanan çok az insan olmuş. Hatta kendilerine ve dâvetlerine hiç inanan olmayan Peygamberler bile çıkmıştır.

Dığer yandan Ulûl-azm dediğimiz büyük Peygamberler vardır ki, bunlar İlâhî vahye mazhar olmuş, kendilerine kitap indirilen Resûllerdir.

Resûllere bu zaviyeden bakıldığında, insanlar ile Allâh (cc) arasında birer elçi ve mübelliğ olmaları hasebiyle, meselenin çok ciddi olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Şurada bütün Peygamberlerın dâvet ve maksadları لاَ اِلَه اِلاَ الله

Yani “Allâh’tan başka İlâh yoktur.” Ve O’ndan başka ma’bud da yoktur, hakikatına dâvet etmektir.

Dünya bir imtihan yeridir.

Allâh, “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak (imtihan etmek) üzere hayatı ve ölümü yaratmıştır.”

Bu âyet’e daha da bir açıklık getiren, bir hâdis’te Hz.Peygamber, “Insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. En şerirî, yani en kötüsü de insanlara zararlı olan, zarar verenlerdir.” buyurmuşlardır.

Burada, bu imtihan dünyasında bütün insanlar için, geçerli olan iki yoldan başka yol yoktur.

Birincisi: Ya iyi bir insan olacaksınız ki, bunun kriterleri bellidir.

Bu kriterler; Sevmek, Doğruluk (her hususta sadakat), Âdaletli Olmak, Hak-Hukûk’a Riayet Etmek, Şefkatli ve Merhametli Olmak, Yardım Sever Olmak, Mütevazi Olmak, her türlü Belâ ve Musibetlere Karşı Sabırlı ve Metin Olmak ile bunlara benzer nice güzel meziyetleri sıralayabiliriz.

İkincisi: Nefret ve Öfke İle Kalkıp Oturmak. Yalancı Ve İftiracı olmak, Zâlim olmak ve Zulümden Haz ve Lezzet Almak, Hâk-Hukûk Tanımamak, Şefkât ve Merhamet gibi insanî duygulardan Mahrum Olmak, Riyakârlık, Kibirli Olmak,Tekebbürle Hareket Etmek ve Yürümek. İnsanları Hakir Görmek (Küçümsemek) ve bu hasletlerin en kötüsü olan Hırsızlık Yapmak ve Kendi Şahsi menfaatleri uğruna Dünya’yı ateşe verecek kadar muhteris olmak gibi kötü sıfatları taşımak.

Böylesi kötü insanlar kategorisinde bulunmak bir insan için, kendisi farketmeyebilir ama, en büyük felâket olsa gerektir. Bunlara, hem dünyasını ve hem de âhiretini kaybetmiş bedbahtlar nazarıyla bakılmalıdır.

Peygamber efendimiz, Hatemü’l-Enbiya, yani son Peygamber ve Rahmeten lil-âlemindir.

Lütfen buna dikkatle bakalım.

Allâh, O’nunla ilgili olarak ne diyor,

“(Resûlüm!) Biz Seni, âlemlere rahmet olarak gönderdik.” ( Enbiya 21/107) buyurdu.

On sekiz bin âlemden bahsediliyor. Kısaca Kâinat’taki bütün varlıklara rahmet olarak gönderilmiştir. Diğer bir kaç ayet şöyledir.

“Biz Seni bütün insanlara, ancak müjdeleyici (Beşir) ve uyarıcı (Nezir) olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Sebe 34/28)

“Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme), onlardan öncekiler de yalanlamışlardı.(Oysa ki) Peygamberler onlara açık âyetler (mu’cizeler), sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.” (Fatır 35/25)

Bu girişten sonra konunun aslına dönelim ve yukarıda sorulan soruya kısaca bir cevap vermeye çalışalım.

Kur’anda geçen Peygamberlerın hayat hikâyelerinde gerçekten çok ibretler ve mu’cizeler vardır.

Semavî kitaplar, öncelikle beşere (insanlara) bir yol gösterici ve huzur ve saadet rehberidirler. Diğer yandan bu kitaplar, tarihî bilgilerinde, en eski ve en sağlam güvenilir kaynaklarını teşkil etmektedirler. Verilen bilgilerde, çoğu zaman bu kitaplar birbirlerini teyid ederler.

Biz, burada, bütün Peygamberlerin tarihçe-i hayatlarını anlatan ciltler dolusu, Kısas-ı Enbiya kitaplarına havale ederek, sadece hala canlı şahidleri bulunan Hz Musa ile Hz.Ibrahim’den kısaca bahsedeceğiz.

Hz.Musa zamanında sihir revaçta idi. O dönemde sihirbazlar en güvenilir ve hatırı sayılır insanlardı. Dolayısıyla Hz. Musa’da mucizelerınin çoğunu elindeki Asa’sı üzerinden gösterirdi.

Kur’an’da, en fazla bahsi geçen Peygamber Hz. Musa’dır. Evvelâ O’nunla İlgili bir kaç âyet nakledeyim;

“Biz, İsrail (İsrail, bir Peygamberın ismidir.) oğullarını on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya “Asa’nı taşa vur!” diye vahyettık. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik.(Onlara dedik ki) ‘size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin’ Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle, kendilerine zulmediyorlardı.” (A’raf 7/160)

“Bunun üzerine Musa asa’sını atıverdi; birde ne görsünler, asa apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!” (Şu’ara 26/32)

“( Musa ) Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen ( Nur saçan bir şey oluvermişti)!” (Şu’ara 26/33)

Burada Hz. Musa dönemiyle ilgili gerçekten enteresan bir kaç mu’cize üzerinde duracağım şöyle ki;

Firavun, Mısır’da İlâhlığını ilân etmiş ve “Ben sizin için, kendimden başka ilah bilmiyorum.” (Nazi’at 79/24) demişti.

O’nu ilâh kabul etmeyenlere şiddetli işkenceler uyguluyordu. Özellikle İsrail oğullarını ağır işkencelere tabi tutuyordu. Erkek çocuklarını ise öldürtüyordu.

Hz. Musa’ya Allah, İlâh olduğunu iddia eden, Firavuna gidip bir köle ile eşit seviyede olduğunu tebliğ etmesi emredilir. Bunun üzerine Hz.Musa, kardeşi Harun ile beraber, Firavun’la çok çetin bir mücadeleye tutuşmuşlardı.

Firavun karşısında, kendisine inanan çok az insanla beraber Musa Peygamber, o diyardan uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Musa ve kardeşi Harun, Filistin’e gitmek üzere Kızıldeniz’ın kenarına geldiler. Musa ve inananları, Firavun’un kalabalık bir ordu ile kendilerini takip ettiğini farkederler. Önünde Firavun ordusu gibi bir deniz, arkasında deniz gibi bir Firavun ordusu.

Hz.Musa Allâh’tan aldığı bir vahiyle asa’sını denize vurdu. Deniz ikiye yarıldı.(Yunus 91.92) Musa ve inananlarına, mükemmel ve güvenilir bir yol açıldı ve kavmini, Allah’ın izniyle TİH çölüne ulaştırmayı başardı.

Denizde açılan bu yolda ilerleyen Musa ve arkadaşlarını, Firavun ve ordusu da aynı yolda onları takip ederler. Ancak sahile çıkan Musa’nın arkasındaki Firavunu ve beraberindekileri, ikiye ayrılmış olan deniz tekrar birleşerek, hepsini boğarak ğark eder. Denizde yarılıp açılan bu yollar birleşmeye başladığında boğulacağını anlayan Firavun, Allâh’a iman etti. Fakat ümitsizliğe dayanan bu imanı kabul olunmadı.

Denizde boğulup ölen Firavun’la ilgili olarak mu’cizevî âyet’te bakın Allâh Te’alâ ne diyor;

“(Ey Firavun!) SENDEN SONRA GELECEKLERE İBRET OLMAN İÇİN, BU GÜN SENİN BEDENİNİ (CESEDİNİ) KURTARACAĞIZ. İŞTE İNSANLARIN ÇOĞU, HAKİKATEN ÂYETLERİMİZDEN GAFİLDIRLER.” (Yunus 10/92) Şu âyet’te geçen, (نجات) necât kelimesi “cesedini çürütmeyeceğız” anlâmına gelmektedir.

Denizde boğulan Firavun’nun cesedi yaklaşık bir asır sonra, sahilde kumların altında, secde eder vaziyette bulundu. Mumyalanmadığı halde, hiç bozulmamış, karnı düşmemiş, saçları başı üstünde duruyor, tırnakları sağlam yerli yerinde ve dişleri de dökülmemiş durumda.

3000 küsur yıldan beri Firavun’nun cesedi mumyalanmadan günümüze kadar gelmiştir. Şu anda Firavun’un cesedi İngiltere’nın Londra British Museum (müze) da, Hz. Musa ile mücadele eden Firavun kimliğiyle sergilenmektedir.

Bu olaya, Kur’an’ın muhteşem bir mu’cize’si ve Hz. Muhammed’ın de Risaletinin (Peygamberliğınin) muazzam bir nişanesi olarak bakmamak mümkün mü?

Hayat, anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölümde sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız, sonsuz ebedi hayata geçişin dönüm noktası ve ilk basamağıdır.

Bu hayatta, Peygamberler üzerinden inanan ve inanmayanların, iyiler ile iyi olmayanların yani kötü ve şerir insanların mücadeleleri hep devam edegelmiştir.

Aynen Firavun ile Hz. Musa’da olduğu gibi, Hz. İbrahim ile Nemrut arasında da büyük bir mücadele yaşanmıştır.

Nemrut, “Ben yüce Rabbinizim diye dava ederken, Hz. İbrahim putperestliği kabul etmiyor ve bütün varlıkların bir tek Hâlık-ı olarak Allâh’a inanıyordu.

Hz. İbrahimi’ın, Nemrut tarafından ateşe atılıp yakıldığını, ancak mü’cize eseri olarak ateşin O’nu yakmadığını biliyoruz. Kur’an-ı Kerim’de bu olay şöyle ifade ediliyor.

Nemrut’a ve putlara inanıp tapanlar, ” Eğer bir iş yapacaksanız, yakın O’nu (İbrahim), İlâhlarınıza yardım edin! dediler.” (Enbiya21/68)

Hz. Ibrahim’ın kavmi bu teklifi kabul ederek, O’nu yakmak için büyük bir ateş hazırladılar ve eli, kolu bağlı olduğu halde ateşe attılar. Bu hem İbrahim-i cezalandırma ve hem de eğlenmek için bir oyun gibi idi onlar için.

Bütün Peygamberlerın atası sayılan Hz Ibrahim’ın hayatında en önemli kesit şu olsa gerek. Ateşin O’nu yakmaması olayı. Kur’an’ın ifadesiyle Allah, “Ey ateş! İbrahim için serinlık (berd) ve esenlik (selâmetli) ol, dedik.” Diye ateşe hitap etmesidir.

Yani tabir caiz ise Allâh ateşe, ne yazın sıcağı ve ne de kışın soğuğu değil, bir nevi ılımlı, mutedil bir bahar havasına dönüşmesini emretmiştir.

Bu ateşin İbrahim-i yakmama meselesine Bediüzzamanın’da ilmî bir açıklaması şöyledir:

“Bir tefsir diyor ki, eğer Allâh ateşe (سلاما ) selâmen dememiş olsaydı bu sefer ateş burudetiyle yakacaktı.Selâm lafzıyla bürüdete diyor ki, “Sende hararet gibi bürüdetinle ihrak etme! (yani yakma) demektedir.”

Demek o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi bir tesir gösterir. Hem ateştir hem berddir. Evet, tabiat ilminde nar-ı beyza (beyaz ateş) halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti (ısıyı) etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği (çektiği) için burudetiyle (donduruculuğuyla) ihrak eder.” Yani yakar. (Sözler.s.261)

O zamanı, şimdiki zamanla bir karşılaştırma yaptığımızda, önemli bir bilgi karşımıza çıkmaktadır. Ateşin dondurucu soğuğuyla yakması. Buna Kur’an tabiriyle zemherir denir.

Buna remzen Allâh, “Orada tahtlara yaslanırlar. Orada ne Güneş görürler ve ne de dondurucu soğuk (Zemherir) göreceklerdir.” (İnsan süresi.76/13) buyurmuştur.

İşte derin dondurucu dolaplar; cereyan dediğimiz ateşin bir nev’inden dondurucu soğuk elde ediliyor. İlgili önemli bir nokta da şudur;

Ateş yakıldı. Hz İbrahim mancınığa gerildi derken, Hz.Cebrail Hz İbrahim’ın yanına gelerek, “Ve ey İbrahim! seni bu durumdan kurtarmamı ister misin?” Diye sordu.

Burada Peygamber’ın metanet, Allâh’a tevekkül ve teslimiyetine bakar mısınız? Hz. İbrahim, Cebrail’e nasıl cevap verdi biliyormusunuz?

حسبنا الله و نعم الوكيل

“Yani “Bana Allâh yeter, O ne güzel vekildir.” dedi.

Hz. İbrahim günlerce o sönmeyen dehşetli ateşte kaldığı halde, hiç bir yeri yanmadı. Odunlar balığa ve ateş de gülistana dönüşmüştü.

Hz.Ibrahim ile ilgili şöyle bir karınca hikayesi de anlatılır.

Hızlı hızlı koşan karıncaya sorarlar:

—-Nedir bu acelen, nereye gidiyorsun böyle, ağır ağır gitsene.

Karınca:

—-İbrahim’i yakmak için Nemrut’un yaktığı ateşi söndürmek için su taşıyorum, der.

—-Bu kadarcık su ile mı söndüreceksin o koskoca ateşi? Diye sorduklarında, karınca:

—-Sönduremezsem bile, hiç olmazsa kimin yanında yer aldığım belli olur. Diye güzel ve anlâmlı bir cevap verir.

İyilerin yanında yer almak, hak yolunun fedaisi olmak ve bu fani Dünya’dan yüz akıyla, şeref ve haysiyetiyle ayrılmak, erdemli insanların bir vicdan işi olarak, o karınca rehberimiz olsun.

Nemrut ise, Hz.İbrahim o ateşin içindeyken kulağından içeriye kaçan bir sivri sinek yüzünden, aylarca şiddetli baş ağrıları ile azap çektikten sonra, İlâhlık dava eden o Nemrut, kendisini korumaktan aciz, bir topal sineğe mağlup düşerek perperişan bir halde öldü.

Buna mukabil, Hazreti İbrahim’in mutlulukla biten zaferi ve Peygamberliğinın adeta tescili ve sembolü olan mancınıkla atıldığı dev taş kuleler ve etrafı yemyeşil büyüleyici göl ve içindeki balıkların imanı, tesbihi ve şehadetleri…

Peygamberler şehri Şanlı Urfa’da ziyaretçilerine muntazır bekliyorlar.

“Zaman akıp geçti,

Kurudu vakti geçti.

Nice han nice sultan

Tahtı bıraktı geçti.

Hayat bir pencereydi

Her gelen baktı geçti.”

(Yunus Emre)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*