Prof. Maurice Bucaille (1920)

Maurice (Moris), 1920 yılında Fransa’da doğdu. Eğitimini tıp doktoru olarak tamamladı. Daha sonra Paris Tıp Fakültesi’nde Cerrahi Kliniğini Başkanlığı yaptı. İyi bir Hıristiyan ve ünlü bir cerrah olarak tanındı.

Bu şekilde tanınıp çalışmalarını devam ettirirken, Suudi Arabistan Kralı Faysal ile hastalığı sebebiyle tanıştı. Bu tanışma hayatında çok büyük değişikliklere bir başlangıç teşkil etti.

Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisini tedavi eden doktoru Maurice’e Kur’ân-ı Kerim hediye etti. Aydın, bilgili ve iyi lisan bilgisine sahip olan kral ile ünlü doktoru arasında kısa zamanda sıcak bir dostluk ve arkadaşlık vücuda gelmişti. Çok önemli bir şahsiyetin hediyesini alan doktor, buna ayrı bir değer verdi ve Kur’ân-ı Kerim’i okumaya başladı. Bu okuma sırasında, muhtelif bilim dallarıyla ilgili önemli bilgilerin yer aldığını gördü. Kur’ân-ı Kerim’in on dört asır evvel nazil olduğunu bildiği için, söz konusu bilgilere daha dikkatli bir şekilde yaklaşım göstererek incelemelerine devam etti.

Kur’ân-ı Kerim üzerinde çalışmalarını devam ettiren doktoru, Kitap’ta geçen ilmi ifadelerle zamanın bilimsel bulgularının örtüştüğünü görmesi, daha da hayret verici bir durumda bıraktı. Söz konusu bilgilerin Kur’ân-ı Kerim tefsirlerinde yer almış oldukları şekliyle kabul etmede bir an tereddüt geçirdi. Eğer Kur’ân’da yer alan ilmî bilgiler doğruysa, bu kitap beşer kelaâmı olamazdı. Ancak, İlâhî bir eser olabilirdi. Tefsirlerde yer alan bilgilerin gerçekten Kur’ân’da yer alıp almadığını düşünmeye başladı. Söz konusu tefsirlerdeki bilgilerin yanıltıcı olabileceği düşüncesinden hareketle Arapça öğrenmeye başladı. Arapça dili üzerindeki çalışmaları sonucunda iyi bir lisan bilgisine sahip oldu ve Kur’ân Arapçası’nı öğrendi.

Maurice, tefsirlerde yer alan bilimsel verilerin gerçekten Kur’ân’da yer aldığını, bir çok ayetin ilmi bilgiler ihtiva ettiğini bizzat kendi çalışması sonucu öğrendi. Aradan asırlar geçmesine ve muazzam teknolojik gelişmelere rağmen, Kur’ân’daki bilgilerle günümüzün bilimsel buluşlarının uyum içerisinde olduğunu tesbit etti. Bu çalışmalarının sonucunda Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından gönderildiğine iman etti. Daha sonra, günümüze kadar çok sayıda baskı ve tercümesi yapılmış bulunan, “Tevrat, İnciller, Kur’ân-ı Kerim ve Bilim” adını taşıyan ünlü eserini yazdı. Müslüman olan ünlü doktor, yeni dini İslâmiyet’e büyük hizmetlerde bulundu.

Kâinatta cereyan eden düzeni, intizam ve kanunları inceleyen bilim adamları asırlar boyunca ulaştıkları keşifleriyle bir taraftan insanlığa büyük hizmette bulunmuşken, diğer taraftan Yaratıcının kudreti karşısındaki hayretleri de kat kat artmıştır. Son dönemlerin dünyaca ünlü bilim adamı ve araştırmacılarından olan Kaptan Cousteau da bu hayranlığı hisseden bilim adamlarından olmuş, iki denizin sularının (Akdeniz ile Atlas Okyanusu) yan yana bulunmasına rağmen karışmadıklarını hayretler içinde görmüştür. Kendisi için, bundan da daha şaşırtıcı olanı, yeni keşfettiği hadisenin on dört asır evvel nazil olmuş olan Kur’ân-ı Kerim’de açık bir şekilde ifade edilmiş bulunmasıydı.

Kaptan Cousteau’ya, Kur’ân-ı Kerim’in, “O Allah ki, denizi birbirine salıvermiştir. İşte şu pek tatlı ve susuzluğu giderici, şu da çok tuzlu ve acıdır. Aralarına ise, birbirlerine karışmalarını önleyen görünmez bir engel koymuştur” (Furkan 25/53; ayrıca, Rahman Sûresi 19-20 Âyetlerinde, “O iki denizi salıverdi ki, o denizler birbirleriyle karşılaşırlar. Aralarında ise bir engel vardır; birbirine karışmazlar” buyrulmuştur) âyetini bildiren Maurice, bilim adamını daha da hayretler içinde bırakmıştır.

Prof. Maurice’in, “Tevrat, İnciller, Kur’ân-ı Kerim ve Bilim” adlı eseri, değişik yazarlar tarafından birkaç kez Türkçe’ye tercümesi yapıldığı gibi, muhtelif dillere de tercüme edilmiş ve çok sayıda okuyucuya ulaşmıştır. Bu sebepten ötürü, eser 1986 yılında “Altın Kitaplar Ödülü”ne lâyık görülüp ödüllendirilmiştir. Eserinde yazar; Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’deki ilmi bilgilerle günümüzde ilmin ulaştığı neticeleri kıyaslama yoluna gittiği gibi, üç kutsal kitabın nazil olduktan sonra, asrımıza ulaşıncaya kadar geçirdikleri aşamaları ve muhafaza ediliş şekilleri üzerinde de durarak bu açıdan da değerlendirmeye tabi tutmuştur. Eserin son olarak Prof. Suat Yıldırım tarafından Türkçe tercümesi (ikinci kez) yayımlanmıştır. Ünlü doktorun diğer ünlü bir eseri ise “İnsanın Kökeni Nedir?” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş ve bu tercüme eser de önemli bir ilgi çekmiştir.

Risâle-i Nur’da; müsteşriklerin İslâmiyet, Peygamber Efendimiz ve Kur’ân-ı Kerim ile ilgili görüşlerinden nakiller yapıldığı gibi, sözünü ettiğimiz Prof. Maurice Bucaille’in görüşlerinden de alıntı yapılmıştır; “Meşhur muharrir, müsteşrik, edebiyat-ı Arabiye mütehassısı ve Kur’ân-ı Kerim’in mütercimi …” denilerek görüşleri aktarılmıştır: “Bizans Hıristiyanlarını içine düştükleri bâtıl îtikadlar girîvesinden ancak Arabistan’ın Hira Dağında yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makàma yükselten ses, bu ses idi. Fakat, Rumlar bu sesï dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dîni tâlim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Gundo Firey Hesin gibi mùhakkik bir fâzıl şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyân-ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler; yâhut sekerât-ı mevt esnâsında edâmetin bir fâide vereceğini ifade eden sözler; yâhut başkaları tarafından vukù bulacak duâ ve niyazların günahkârları kurtaracağına dâir ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabul edenleri alçaltmıştır.” Doktor Maurice , Le Parle Françeise Roman (Löparle Franses Roman) ünvanlı gazetede Kur’ân’ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah’ın tenkidâtına verdiği cevapta şöyle diyor ki:

Kur’ân nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesâhat ve belâgat mu’cizesidir. Kur’ân’ın üç yüz elli milyon Müslüman’ın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı hüsn-ü ifade etmesi îtibârıyla, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz: “Kur’ân, Kudret-i Ezeliyenin, inâyet ile insana bahşettiği kütüb-ü semâviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refâhı nokta-i nazarından Kur’ân’ın beyânâtı, Yunan felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur’ân, arz ve semânın Hàlıkına hamd ü şükranla doludur, Kur’ân’ın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât-ı Kibriyânın azametinde mündemiçtir. Edebiyat ile alâkadar olanlar için, Kur’ân bir kitâb-ı edebdir. Lisan mütehassısları için, Kur’ân bir elfaz hazînesidir. Şâirler için, Kur’ân bir âhenk menbâıdır. Bundan başka, bu kitap, ahkâm ve fıkıh nâmına, bir muhît-i maariftir. Dâvud’un (a.s.) zamanından, Jan Talamus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakîkatini kavramak nokta-i nazarından, ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur’ân ile alâkadar oluyorlar ve ona o kadar tâzim ve hürmet gösteriyorlar.

Müslümanların Kur’ân’a hürmetleri dâimâ tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar, o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye îtibârıyla yükselttikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a istinad ettiriyorlar… Kur’ân’ın her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir… Yeni nesiller ve asrî mekteplerin mezunları da, Kur’ân’a ve Müslümanlara karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü, Kur’ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir. Bunlardan Birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur’ân’ın, Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Halbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şüpheler ileri sürülmektedir. İkincisi: Müslümanlar Kur’ân’ı Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât-ı dîniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menbâı telâkkî ederler. Binâenâleyh, Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir husûsunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl îtikadların hudutlarını târ ü mâr etmeye hâdim olur.” (İşaratü’l-İ’caz, 1997, s. 263-64)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*