Rabbimizin “koru”su

Koru, koruma altında bulunan, sınırları tayin edilmiş bahçeler, bağlar, dağlardan oluşan küçük çaplı ormanlar yani zâta mahsus alanlardır.

Padişahın eğlendiği, avlandığı, sevdiği, sevindiği, seyran ettiği; hilkatine hayran olduğu korular var dünyada. İstanbul’da bunların birçok örneği ihtişamla hâlâ mevcut durumda.

 

Çiçeklerin, böceklerin, ağaçların, kuşların; hatta güzel gözlü ceylanların bulunduğu korular Cennetin enmûzeci, küçük bir numunesi; dünyadaki sergisi. Fakat bunlar, zata özel arazi!

Padişah, tebaasına, bir ülkeyi bırakmış; ye, iç, içindekilerden istifade et; fakat talan etme, tahrip etme, harap etme; hemşehrilerinle iyi geçin, istemiş. Buna sınır olarak da, koruluğu göstermiş; “Buradan içeriye ise, adımını atma” diye emretmiş.

Bir insan, böyle bir sınırdan içeriye adımını atarsa ne olur?

Tecavüz vuku bulur, azara maruz kalır!

Sınırların tayini, hayata bir “had” koymak; “konulan”ı korumak, şefkat etmektir ona. Kulunun hataya düşmemesini, günaha girmemesini, zarar görmemesini arzu eden Rabbimiz de, ibadına itaati emretmiş. Çıkardığı fermanıyla doğru yolu göstermiş.

Risâle-i Nur’da bahsedilen, koyun sürüsü misâlinde olduğu gibi: “…Çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler”1 yani tecavüze girmezler.

Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde bu konuyu, açıkça anlatıyor:

“Helâl apaçık belli, haram da apaçık bellidir. Bunların arasında, halktan bir çoğunun helâl mi haram mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Dinini ve namusunu korumak için bunları yapmayan kurtuluştadır. Bunlardan bazısını yapan kimse ise, haram işlemeye çok yaklaşmış olur. Nitekim korunun etrafında hayvanları otlatan kimse de koruya dalma tehlikesi ile burun buruna gelmiş olur. Dikkat ederseniz her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.” 2

İşte dünya, sınırsız saadetlerin, sınırları belirlenmiş korusu. Güzel olan, meşrû olan her şeyden istifadeye izin var. Haramlara yaklaşmanın sonunda da yangın var!

Helâl haram kavramı, dünya denen korulukta amellerin sınırı. Esasında, belirlenen sınırlar Mevlâ’mızın, çok sevdiği kullarını korumanın usûlü; şefkat ve merhametinin görünür tecellisi. Haramdan ürkmek, yasaktan korkmakla birlikte; helâle yönelerek, hayırlı iş görerek Rabbimizin şefkat kanatları altına sığınmalı insanlar.

Buradaki ana tema, azîmeti esas almak; “koruya dalma” tehlikesinden korkarak, korunmak. Çünkü, çizginin bu tarafı helâl, öbür tarafı ise, haram!

Günümüzde bu tehlike âdeta bir sağanak: Okul hayatında, iş hayatında, mesai hayatında, ticaret hayatında, komşuluk hayatında; alışta, verişte, insana hizmette, nâmahreme temasta hep “koru”yu hatırlayıp “Bir şey olmaz”lardan sakınmalı. Takvayı takınmalı.

Koruluk korkusundan kurtulmak istiyorsak…

Dipnotlar:

1- Said Nursî, Lem’alar, 18.

2- TDV İlmihali, 1: 178 (Müslim, Müsâkât, 20)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*