Ramazan-ı Şerif orucu ve rububiyet

“Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenâb-ı Hak’kın Rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimâiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.” (Mektubat)

Ramazan Risalesi’nin girişindeki bu ifadeler, Ramazan-ı Şerif’teki orucun sayısız hikmetlerini ve son derece ehemmiyetini ortaya koymaktadır.

Orucun mühim hikmetlerinden birisi de, Cenâb-ı Hakk’ın Rububiyetini yani terbiye ediciliğini insana göstermesi ve derk ettirmesidir. Bizce bu mesele Ramazan Risalesi’nin odak noktasını oluşturmaktadır.

“Cenâb-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet sûretinde halk ettiği cihetle kemâl-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor.” Çünkü, “Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.” Bu sebeple, kendisine verilen paha biçilmez binbir cihazâtı elmastan kömür derekesine düşürür. Hâlbuki Cenâb-ı Hak hadsiz envâ-ı nimetine mukabil o nimetlerin fiatı olarak şükür istiyor. Şükür ise; O’na teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.” İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve halis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Cenâb-ı Hak Ramazan-ı Şerif orucuyla aslında insanın “hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu” fark ettirmektedir. Hadsiz nimetlerin başlıcalarını Dördüncü Şuâ’dan takip edelim:

“Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mu’cizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalp, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalp ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün Rahmânî hediyeleri, atiyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve Esmâ-i Hüsnâ’nın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince târifeleri o âletlere yardımcı vermiş.

Hem kemâl-i intizamla bu kadar hassas duyguları ve hissiyatları ve gayet muntazam bu mânevî lâtifeleri ve bâtınî hâsseleri bu cismimde derc etmekle beraber, gayet sanatlı bu cihazatı ve cevârihi ve hayat-ı insaniyece gayet lüzumlu ve mükemmel bu kadar âzâ ve âletleri bu vücudumda kemâl-i hikmetle yaratmış. Tâ ki, nimetlerinin bütün nevilerini ve umum çeşitlerini bana tattırsın ve ihsas etsin ve hadsiz tecelliyât-ı esmâsının ayrı ayrı zuhurlarını o duygular ve hissiyatla ve hassasiyetle bana bildirsin, zevk ettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücûdumu, her mü’minin vücudu gibi kâinata bir güzel takvim ve rûznâme ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver ve şu dünyaya bir misal-i musağğar ve masnuatına bir mu’cize-i azhar ve nimetlerinin her nevine talip bir müşteri ve medar ve rububiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyelerine ve çiçeklerine numune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste ve hitabât-ı Sübhâniyesine anlayışlı bir muhatap yaratmış olmakla beraber, en büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayatla o nimet-i vücudum âlem-i şehadet kadar inbisat edebiliyor.

Hem insaniyeti verdi. O insaniyetle o nimet-i vücud mânevî ve maddî âlemlerde inkişaf ederek insana mahsus duygularla o geniş sofralardan istifade yolunu açtı.
Hem İslâmiyeti bana ihsan etti. O İslâmiyetle o nimet-i vücud âlem-i gayb ve şehadet kadar genişlendi.

Hem iman-ı tahkikîyi in’am etti. O imanla o nimet-i vücud, dünya ve âhireti içine aldı.

Hem o imanda mârifet ve muhabbetini verdi. Ve mârifet ve muhabbetle o nimet-i vücud içinde daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esmâ-i İlâhiyeye kadar hamd-ü senâ ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti.

Hem hususî olarak bir ilm-i Kur’ânî ve hikmet-i imaniye verdi. Ve o ihsanıyla çok mahlûkat üstüne bir tefevvuk verdi. İnsana hususan mü’min bir insana verilen bu paha biçilmez nimetler elbette insan için tayin edilen kemâlât noktasına ulaşması içindir. Bu noktada, Cenâb-ı Hak insanı Rububiyetinin muktezası olarak verdiği hadsiz nimetlerle terbiye etmektedir.

Terbiye meselesi ile alâkalı olarak İşaratü’l-İ’caz’da şöyle bir mânâyla karşılaşmaktayız:

“Her bir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerrâtını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenâb-ı Hak, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemâle doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mâni’lerini def’eden, şübhesiz Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesidir. Evet kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabîleleri gibi, kâinatın zerratı münferiden ve müçtemian Hâlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesna!”

Evet zerreden başlayan terbiye ile her şey kemal noktasına doğru ilerlerken, insan da kendisine tayin edilen kemâl noktasına ulaşmak için nimetlerle terbiye olunmaktadır. Bu terbiyenin farkına varan insan insaniyetin en üst mertebesi olan ala-yı illiyine çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Sözler’de beyan edildiği gibi her aza ve hasselerin kıymeti birden bine çıkar. Çünkü “İnsandaki pek kesretli âlât ve cihazatın her birisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ, göz suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsıratta güzel mu’cizat-ı kudretin envaını temaşa eder. Vazifesi nazar-ı ibretle Saniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur. Tarife hacet yok … meselâ dildeki kuvve-i zaika bütün mat’umatın ezvakını anlamakla gayet mütenevvi bir şükr-ü manevi ile vazife görür. Ve hakeza. Bütün cihazat-ı insaniyenin ve kalp ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letaifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.”

İşte tam da bu noktada oruç bu kıymetleri derk ettirmekle insanı bir şükr-ü maneviye mazhar eder. Zaten “orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbî, hayalî, fikrî gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani muharremattan, malayaniyattan çekmek ve herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir.” Bunun içindir ki “Ramazan-ı Şerif, saltanat-ı rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resmî geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğunda, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş.”

Her dakikası bir gün hükmünde olan Ramazan-ı Şerif ayını, orucun ekmeli ile çok iyi değerlendirmek temennisiyle…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*