![]()
Yine yürüyüşlerdeydi. Omuzlarına dökülen saçları rüzgarda bir buğday tarlası gibi savrulup durdu. Sağ elinde sıkıca tuttuğu andız çekirdeği tesbihi daha sıkıca tuttu. hasbunallah hasbunallah hasbunallah. Tam portakal çiçekleri zamanıydı, tarif edilmez bir rayiha sardı her yeri. Ne latif bir rayihaydı bu. Ya Latif.
Her yerde Zühreyi gördü, rengarenkti.
Sonra bir katreyle karşılaştı. Kamerden almıştı tecellisini.
Meded Ya Allah diye yürüdü Reşhayı Ararken ve onu gördü. Ya Allah ne güzeldi o, hiçbir rengi yoktu, aciz ve fakirdi. yine de öyle güzeldi ki.
Kendi kendine konuşuyordu. Ah aziz üstadım, hikmet ne güzel bir şey.
“O, hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise, gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir.” Bakara Suresi 269
Manevi Yolculuğunda hep arayıştaydı zaten.
“Nereden geldim, nereye gidiyorum ve bu dünyadaki vazifem nedir?”
Sonra 24. sözü tavsiye etti içinde bir ses.
Zühre, Katre ve Reşha
Bu üç sembolun, sadece edebi birer metafor değil; aslında insanın Rabbini tanıma noktasında geçtiği mertebeleri, kullandığı usulleri ve düştüğü varta ve hataları anlatan birer manevi harita olduğunu gördü o gün.
Bu sembollerin ne anlama geldiğini ve Risale-i Nur neden ısrarla “Reşha” yolunu işaret ettiğini anlamaya çalıştı aklıyla ve kalbiyle ve bütün latifeleriyle.
Zühreyle Tanıştırıldı Önce
Zühre, kelime manası itibarıyla bir çiçekti. Bu sembol, marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda kendi aklını, ilmini ve sahip olduğu istidatları kullanan birini temsil ediyordu. Bir çiçek düşündü zihninde; güneşten ışık alıyor, o ışık sayesinde renklerini sergileyip büyüyor. Ve çiçek, bir mazhardır (alıcı), güneşin ışığını kendi bünyesinde bir “renk” haline dönüştürür.
Zühre yolunda gidenlerin en büyük özelliği, ilahi hakikatleri kendi zihinsel kalıpları ve şahsi kabiliyetleri süzgecinden geçirmeleri olsa gerek diye düşündü. Burada bir güzellik var, bir ilim var; fakat bu güzellik yer yer kişinin kendi nefsine veya “benlik” aynasına takılıp kalıyordu. “Benim de bir rengim var, benim de bir değerim var” düşüncesi, güneşin (yani ilahi hakikatin) saflığını bir miktar gölgeledi. Felsefe dünyasından veya salt akılcı ilim yolundan gidenlerin, kendi teorilerinde boğulma riski tam da bu “zühre” hali olduğunu anladı ve seyahatine devam etti.
Sonra Katreye Rast Geldi
Katre, yani su damlası, tasavvuf ve kalp ehlini sembolize ediyordu. Bu su damlası, çiçeğe nazaran daha şeffaftı. Güneşin bir aksini, yani yansımasını, tecellisini kendi içinde barındırabilirdi. Katre yolunda gidenler, yani manevi eğitimden (seyr-i süluk) geçenler, dış dünyadan yüzlerini çevirip kendi iç dünyalarına, kalplerine odaklandılar, bu da güzel bir yoldu.
Bu yolun güzelliği, güneşin bir misalini kendi kalbinde bulmaktır. Ancak burada da bir sınırlılık söz konusuydu, bir berzah vardı. Damla, ne kadar berrak olursa olsun, nihayetinde kendi hacmi kadardır, biliyorsun. Güneşi sadece o küçük aynasında gördüğü kadar tanır. Bazı mutasavvıfların “Vahdet-ül Vücud” gibi derin hallerde “Güneş sadece benim içimdedir” veya “O’ndan başka bir şey yoktur” diyerek dış dünyadaki muazzam tecellileri görmezden gelmeleri, katrenin kendi dar aynasına sıkışma riskini, vartasını ifade ediyordu.
Heyecanla arıyordu, koşmaya başladı patikadan aşağı, susamıştı çok. bir köy çeşmesinin başına ulaştığında onu gördü. aahhh.
Reşha
Reşha, güneşin ısısıyla buharlaşan, kendi maddi varlığını (kesafetini) terk edip gökyüzüne, yani güneşin zatına doğru yükselen küçük bir su sızıntısı, bir buhar damlasıydı. Reşha’nın ne kendine ait bir rengi (Zühre gibi) ne de kendine ait müstakil bir kabı (Katre gibi) vardı. O, tamamen güneşin cazibesine kapılmış, varlığını onun yolunda eritmişti, o baştan aşağı acz ve fakr idi.
Reşha, Nübüvvet (Peygamberlik) yolunu temsil ediyordu. Bu yoldaki kişi, aradaki bütün perdeleri kaldırırdı. “Ben” demiyor, “Benim rengim” demiyor; sadece “O” diyor. Reşha, güneşi olduğu gibi, bütün azametiyle ve doğrudan doğruya tanımaya çalışandı. Kendi dar aynasına hapsetmeden, bilakis kendisi o sonsuz nurun içinde kaybolandı.
“An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen… 17. Söz”
Risale-i Nur Neden Reşha Yolunu Tercih Ediyor?
Diye sordu kendi kendine.
Üstad Said Nursi, eserlerinde talebelerine her zaman Reşha yolunu, yani “Veraset-i Nübüvvet” yolunu gösteriyordu. Bunun sebebi, içinde bulunduğumuz modern çağın getirdiği ağır şartlardı. Eski zamanlarda bir insan, on yıllarca bir dergahta çile çekerek “Katre” mertebesine ulaşabilirdi. Ancak günümüzün fırtınalı dünyasında, dinsiz felsefenin ve dünyevileşmenin hücumları karşısında o kadar uzun bir zamanımız yok. Hem de hiç yok zamanımız.
Reşha yolunda aracı yoktu. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, insanı doğrudan doğruya Esma-i İlahiyye’ye ulaştırırdı.
Reşha, kendi zayıflığını ve hiçbir şeye sahip olmadığını biliyordu. Risale-i Nur’un dört temel esası olan “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür”, insanı benlikten kurtarıp tam bir Reşha haline getiriyordu, çok şükür.
Zühre’de kendi rengini beğenme, Katre’de kendi makamını seyretme riski varken; Reşha’da sadece güneşin ışığı vardı. Bu da ihlasın en saf haliydi, Allahu Alem.
Modern insan şüphe ve vesveselerle kuşatılmıştı. Reşha yolu, imanı tahkiki hale getirerek, felsefenin karanlık labirentlerinden (Zühre) ve uzun riyazet yollarından (Katre) daha hızlı sonuç veriyordu. En doğrusunu Rabbim bilir . Ve bu hız çağında çaremiz de ilacımız da buydu.
Reşha Olabilmek
Zühre ilmiyle bulmaya çalışan aklı, Katre kendi dünyasına çekilen kalbi, Reşha ise her şeyiyle Hakk’a yönelen ruhu temsil ediyordu.
Risale-i Nur, modern çağın yaralarına “Reşha” merhemiyle cevap veriyor. Kendi varlığını bir güneş karşısındaki buhar damlası kadar mütevazı gören, ancak o tevazu sayesinde güneşin bütün nurunu üzerine alan bir anlayışı ders veriyordu her dersiyle .
Eğer bizler de bugün bilgi kirliliği ve ego fırtınaları arasında boğuluyorsak, kendi rengimize (Zühre) veya kendi dar iç dünyamıza (Katre) takılıp kalmak yerine; Kur’an’ın nuruyla eriyip birer Reşha olmaya çalışmak, hakikate ulaşmanın en selametli yolu olsa gerek diye düşündü çeşmeden kana kana içerken .
Hatırla ey Kalbim.
Güneşin gerçek ihtişamı, aynanın büyüklüğünde değil, aynanın şeffaflığında ve sadakatinde ….