Risale-i Nur ışığında Batı’nın kalbine giden yolda

Bediüzzaman, Kur’ân medeniyetiyle Avrupa medeniyetini mukayese ederken, yalnızca Avrupa coğrafyasındaki ülkeleri kastetmez.

Avrupa ya da Batı medeniyeti kavramları ile, kaynağını Roma medeniyetinden ve Eski Yunan felsefesinden alan; menfaate, heva ve hevese dayalı sefih medeniyeti kasteder.

Bu yüzden Bediüzzaman’ın Kur’ân medeniyeti ile Batı medeniyetini kıyasladığı bölümler lokal değil, cihanşümuldür. Dünyanın siyasî ve ahlâkî yapısına Kur’ân-ı Kerîm’in bahşettiği prensipler doğrultusunda çözüm teklifleridir.

Yirminci yüzyılın başlarında Üstad Bediüzzaman, “Eğer biz doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu ve istikameti göstersek” neler olabileceğini, insaniyetin nasıl yükseleceğini, hakiki medeniyet ve umumî barışın nasıl sağlanacağını delilleriyle ortaya koymuş; tâ o zamandan bu güne, tâ kıyamete kadar yol haritasını göstermiştir.

Osmanlının son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren, bütün açılardan Doğu aşağılandıkça Batı yüceltilir olmuştu.

Batı özentisi ve taklitçiliği uğruna, güzel yurdumuzda dininden taviz verenler, hatta vazgeçenler; gele gele devlet kademelerinde ve devletin başında yer alınca, siyasetin dinsizliğe alet edilmesi talihsizlikleri de revaç bulmuştu.

Güzel ülkemizde tam da böyle bir dönemde Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar imdadımıza yetişti.

Ders, çare, çözüm ve reçetelerin muhatabı insan ve insanlık âlemi olmakla beraber; İslâm âlemini, içinde bulunduğu çaresizlik kıskacından çekip çıkaracak çareler ve reçeteler Kur’ân’dan ihsan edildi. Yeter ki duyurulsun ve yeter ki kulak verilsin.

Bugün gelinen noktada hem menfi hem müspet manadaki gelişmeler, yakın bir gelecekte de dünyada (bugüne kadar olduğundan daha fazla) acaip inkılapların olabileceğinin işaretlerini veriyor.

Artık yok oluşla var oluş, yıkımla yapım, tahribatla tamirat, ölümle diriliş göze göz, dişe diş kıyasıya çarpışıyor. Bütün bu çarpışmalar varlık alemleri hesabınadır. Kainatta ve dünyamızda hayır, güzellik ve iyilik hesabına faaliyetler sürerken, şer ve tahribat hesabına çalışanlar da boş durmuyorlar. İnsanlığın hayra, hak ve hakikata yönelişine engel olmak için her türlü yola başvuruyorlar.

Şimdi hakiki insaniyet alemi iki tercihle karşı karşıyadır. Ya ahlaksızlık, küfür, isyan, zulüm ve dalalete seyirci kalıp kıyametin kopmasını çabuklaştıracaklar, ya da dünyanın ömrünü uzatacak hak dinin yayılmasına kuvvet ve destek verecektir..

Avrupa hizmet bölgelerimizde de her yıl icrasına çalışılan programlar göz doldurur, gönül ferahlatır. Avrupa Yeni Asya okuyucularının böylesi hizmet organizeleri başlayıp biter, ama; gönüllere, fikirlere ve hizmet şevkine aşıladığı dersler ve güzellikler devam eder.

Karşı karşıya olduğumuz olumsuz ve sevimsiz hadiseler ve cereyanlar karşısında, müfritane irtibatın ve tesanüdün ne kadar mühim ve vazgeçilmez olduğu fiilen ve halen ispat edilir.

İslâm ve insanlık âlemindeki tarihî misyonu dünyaca tanınmış ve kabullenilmiş bir Türkiye’nin Avrupa’yla olan sosyal ve siyasî bağının günden güne güçlenmesinin, dünya barışı ve insanlık adına ne kadar gerekli olduğunun ilmî ve fikrî cephesine tahkimat yapılır.

Muhabbet, uhuvvet, ihlâs, sadâkat, tesanüd, irtibat, meslek ve meşreb düsturları pekiştirilir.

Zihinler, siyasî ve dünyevî gündemin anaforundan çekilip, asıl hizmet ve vazife alanlarında yoğunlaştırılır.

Ve daha bir çok fayda ve hikmetlerine şahit olduğumuz doyurucu ve ferahlatıcı programlar organize edilir, edilecek inşaallah.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*