Bu günlerde Risale-i Nura ve Üstada karşı sosyal medyada itiraz ve hücumlar artış göstermekte. Bu itiraz ve hücumların ise İslam’ı sakaldan ibaret sayan bazı ehl-i iman görüntülü kişilerden gelmesi oldukça dikkat çekici.
Bunların bir çoğu sanki bir yerden emir almış gibi aynı ağızla konuşuyorlar.
Mehmet Kutlular Ağabeyin İşte Hayatım adlı kitabında ilginç bir anekdot var:
1990 mevlidinde devlet mevlut düzenleyenleri göz altına alıyor. O esnada sarıklı, sakallı ve cübbeli bir şahıs ziyarete geliyor. Kendisini tanıtıyor ve hangi grup içinde olduğunu söyleyip istihbarat elemanı olduğunu açığa vurarak, annesinin isteği ile buraya geldiğini söylüyor.
Bu tür insanlar ne yazık ki çeşitli grupların içinde var olmaya devam ediyor. Bunların bazıları işi gücü bırakmış Üstada saldırıyorlar. Belki ehl-i dalaletin bile yapmayacağı ithamlarda bulunuyorlar. Haydi anlamadıkları konuyu ilmi bir itiraz olarak öne sürseler, belki mesele kabul edilebilir. Ancak doğrudan kişinin inanç ve imanına ilişmeye kalkışıyorlar.
Bu tip zevatın itham ettikleri konulardan birisi de ‘yazdırıldı’ meselesi.
“Meyve Risalesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum. Daha var; fakat şimdi bu kadar yazdırıldı. Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana yazdırıldı diyebilirim.” gibi Risale-i Nurda geçen bir çok tabire itiraz edip, adeta nurları sanki bir vahiymiş gibi algılayarak böylece de ağır ithamlarda bulunuyorlar.
Aslında bu tür itirazların maksadı bir şey öğrenmek değil. Meselenin çözümüne dair bir talepleri yok. Belki de çevresine topladıkları kişiler Nurlara karşı bir tavır alsın diye bunu yapıyorlar. Belki de sırf bir kıskançlık ve garaz var ortada.
Zira bu tür ifadeler Risale-i Nurda çok açık bir şekilde izah edilmiş. Yazdırıldı kavramından ne kast ediliyor net bir şekilde ortaya konmuş. Bu nedenle yazdırıldı manasından ne kast ediliyor anlamak isteyen bu izahlara bakarak aradığı cevabı kolaylıkla bulabilir.
İşte yazdırıldı kavramını açıklayan birkaç not:
“Nur Risaleleri, Kur’ân-ı Kerîmin nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billûr huzmelerdir…
Bu üç farkın sırrı ise Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’ân’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’âniyedir.
Yani, mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihraçtır.”
İşte bu mezkur ifadelerde mesele açık ve net bir şekilde izah ediliyor. Risale-i Nurun asla bir vahiy olmadığını, Kuran hakikatlerinden süzülen bir ilham ve daha çok bir sünuhat olduğu beyan ediliyor.
Bunlar öyle kuru bir iddiadan da ibaret değil.
Onuncu Söz, 29. Söz, 24. Mektup, 30. Lema gibi bir çok risale de bu iddiayı ispatlar mahiyette eserler. Bu itham ehli bu bölümlere hiç bakmayarak cımbızla bir cümleyi alıp meseleye bektaşi misal yaklaşarak müntesiplerini yanlış bilgilerle kandırmaya çalışıyorlar. Üstelik haksız ithamlarla bir ölçüde kul hakına giriyorlar.
Bunlardan görevli olanlara bir sözümüz yok. Yüz yılı aşkın bir süredir yaptıkları zulme devam ediyorlar. Ancak bunları dinleyen kişiler akıllarını başlarına almalıdırlar. Önde gibi gözükenlerin söylediklerini araştırmalı ve hakikati kendi çabaları ile bulmalıdırlar.
Devir tahkik ve araştırma devri.
Öyle körü körüne inanmak kimseye fayda vermez.
Son olarak söylemek istediğimiz şu:
Bu tür zevatı dinleyenler Risale-i Nur ne diyor kısa bir araştırma yapmalılar. Hiç olmazsa bazı risaleleri elde edip okumalılar. Böylece kendilerine söylenen sözlerin doğru olup olmadığını bizzat kendileri tahkik etmeliler.