Risale-i Nur Külliyatı bir bütündür

Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Milâdî tarihle seksen iki senelik bereketli ve uzun bir ömür yaşadı. Hayatını tamamen iman ve Kur’ân hakikatlerinin hizmetine adadı. Dünya zevki namına bir şey görmedi. Bütün ömrü harp meydanlarında, esaret zindanlarında veya sürgünlerde geçti. Görmediği eza, çekmediği cefa kalmadı. Ama o, dâvâsından asla vazgeçmedi.

Gençlik yıllarında sadık bir rüya görmüştü. Ağrı Dağının müthiş bir patlamayla infilâk ettiğini ve dağlar büyüklüğündeki taşları dünyanın her tarafına dağıttığını müşahede etmişti. O dehşetli hâl içerisindeyken Kâinatın Efendisi (asm), ona “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et!” diye emir vermişti. Bu mânevî emirden sonra Bediüzzaman, tefsir mukaddimesi olan Muhakemat’ı telif etmiş ve İşârâtü’l-İ’câz adını verdiği tefsirini yazmaya başlamıştı. 1. Cihan Savaşı başlayınca da geri kalan kısmını harp cephesinde talebesi Molla Habib’e yazdırdı. Böylece birinci cilt tamamlandı. Ancak esaret yılları ve sonrasında yaşadığı hareketli olaylar devamını getirmeye fırsat vermedi. Yoksa altmış cilt olarak plânladığı ve Kur’ân’ın tamamen açıklandığı büyük bir tefsir külliyatı yazılacaktı.

Ehl-i dünya tarafından zulmen sürgün edildiği Barla hayatında, Risale-i Nur Külliyatı adını verdiği ve Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle imanla ilgili âyetlerinin izah edildiği eserler vücuda gelmeye başladı. On dört cilt ve yüz otuz parçadan meydana gelen bu eserlerin nerdeyse tamamına yakını, sünûhat ve ilham denilen, birdenbire kalbe gelen hakikatlerden meydana geldi.

İmanla ilgili hakikatler böyle olduğu gibi, içtimâî hayata ait olan ders ve mektuplar da ihtara ve ilhama dayalı olarak kaleme alındı. Bu telifat yaklaşık yirmi üç veya yirmi dört sene sürdü. Altı bin sayfayı aşkın bu eserlerin dörtte üçü Barla’da yazıldı. Geri kalanları da sürgünde veya hapishane köşelerinde yazıldı. Kendi tabirince “Eski Said” döneminde yazdığı birçok eserini, “Yeni Said” olarak nitelediği dönemde telif ettiği eserlerin içine aldı.

İman hakikatlerinin izah ve isbatının yapıldığı eserler, Afyon hapsinde telif ettiği El Hüccetü’z-Zehra kitabıyla son buldu. Ancak iman noktasında olduğu gibi, içtimâî ve siyasî alanda da vazifeli olan Bediüzzaman Hazretleri, “Üçüncü Said” olarak tanımladığı 1950-1960 yılları arasında yazdığı Emirdağ Lâhikalarıyla, millete rehberlik yapma vazifesini sürdürdü. Vasiyetnâmesi hükmünde olan ve dâhildeki cihad ile hariçteki cihad arasındaki farkı izah eden, talebelerine müsbet hareket etmeyi emreden ve istibdad-ı mutlakı temsil eden zihniyete karşı, hürriyetçi demokratları desteklemeyi, İslâmiyet, Kur’ân ve bu vatan maslahatına bir vazife olarak gösteren son mektubuna kadar… İmanî ve içtimâî olan bütün bu eserler bir bütünün parçalarıydı. Bunların arasında bir ayırım yapılamazdı. Her bir eserin, kendi makamında tartışmasız üstünlüğü vardı. Bunun böyle olduğunu bizzat Bediüzzaman kendisi söylüyordu: “Ben hangisini okusam, ‘En birinci budur’ derdim, ötekine bakardım ‘Bu birincidir.’ Daha öbürüne baktıkça, hayret ederek kat’i kanaatim geldi ki, Risaletü’n-Nur’un kitapları birbirine tercih edilmez. Her birinin kendi makamında riyaseti var ve bu zamanı tenvir eden bir mu’cize-i maneviye-i Kur’âniyedir.” (Kastamonu Lâhikası s. 25)

Üstadın bu tesbitine göre, Nur Risaleleri arasında tefrik yapılmaz ve yapılmamalıdır. Elbette tevhid noktasında Âyetü’l-Kübrâ kitabının yerini Münâzarât tutmadığı gibi, Hutbe-i Şamiye’nin yerini de Haşir Risâlesi dolduramaz. Sözler eseriyle, Emirdağ Lâhikası da bir tutulamaz. Her birinin kendi makamında üstünlüğü ve riyaseti vardır.

Risale-i Nur Külliyatı çağımızın en mükemmel ve en son Kur’ân tefsiridir. Kıyamete kadar âlem-i İslâm’a ve insanlığa rehberlik vazifesini devam ettirecektir. Bugün itibariyle altmışın üzerinde farklı dile tercüme edilen Nur Risâleleri, bundan sonra da nice insanın hidayetine vesile olacaktır inşaallah. “Lillahilhamd, Risaletü’n-Nur bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’âniye olduğunu çok tecrübeler ve vakıalar ile körlere de göstermiş.” (Kastamonu Lâhikası, s. 19) diyen Bediüzzaman, hiçbir zaman böyle eserleri telif ettiği halde, onlarla kendi adına iftihar etmemiş, bütün şeref ve kıymeti Kur’ân’a ve Nur Talebelerinin şahs-ı manevîsine bağlamıştır. “Ona ait meth ü senânız tam yerindedir. Fakat bana verdiğinizden binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız pek büyük bir nimete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirak ve sa’y ü gayretiyle mazhariyetim noktasında, Risale-i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim.” (Kastamonu Lâhikası, s. 19)

Bahsi geçen hakikatler muvacehesinde, Risale-i Nur’dan hakkıyla ders alan Nur’un hakikî ve sadık talebeleri, Risale-i Nur Külliyatı’nı bir bütün olarak görür. Eserler arasında ayırım yapmaz. Halin icabına uygun olarak ortak zeminlerde her kitaptan ders yaparlar. Umumî derslerde imanî derslerin arkasından içtimâî dersler yaparken, günlük meselelere isimlendirme yaparak girmezler. Belli bir alt yapısı olan kardeşlerle ihtisas dersleri yaparken de her türlü detayı müzakere ederler. Çünkü Risale-i Nur Külliyatı hayata tatbik edilmek için telif edilmiş kudsî hakikatlerdir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*