Risale-i Nur yasak olmaz!

Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman Hazretlerine sözde değil özde bağlı olanlar, Risalelerin devlet tekeline alınması çalışmalarına karşı canhıraşane bir mücadele verirken, bir kısım Nurcular da, Üstad Hazretlerinin sözlerini ve vasiyetini çarpıtarak tekelcilere yardım etmek için çırpınıyorlar.

Siyasetçilerin bu gayretlerini anlamak bir derece mümkün olabilir. Çünkü onlar her şeyi kendi kontrolleri altında bulundurmak, başkalarını kendilerine muhtaç etmek, yeri geldiğinde Risale-i Nurları da siyasî amaçlarına âlet etmek için böyle bir cür’eti göze alabilirler. Ama, Nurcu olduğunu bildiğimiz bir grup insanın bu gayretlere destek vermelerini anlamak mümkün değil  gerçekten. Bu durum ancak Stockholm Sendromu ile izah edilebilir.

Tekelcilerin destekçileri, öyle demagojilerle bu yasayı savunuyorlar ki, insanın “yok artık” diyesi geliyor. Devletleştirmenin mahsurlarını en açık delillerle, en bariz örneklerle önlerine koyuyorsunuz, buna karşı tam bir çarpıtma gayreti olan şu ifadelerle cevap veriyorlar: “Korkmayınız, Risâle-i Nur yasak olmaz” şeklindeki Üstadımızın ifadelerini öne sürerek “Üstâd Hazretlerine güvenmiyor musunuz, Risale-i Nur Üstadı’n tasarrufu altında kimse onu yasaklayamaz” diyerek tam bir aymazlık içinde bulunuyorlar.  Eğer o sözler, sizin anladığınız mânada söylenmiş olsaydı, Üstâd Hazretleri Risaleleri yazar, ortada bırakırdı. “Risaleler kendi hukukunu müdafaa eder, benden bu kadar” der, kenara çekilirdi. Halbuki, seksen küsur senelik ömrünü, Risale-i Nur’u yazmak, yaymak ve savunmakla geçirmiştir. Kendi ifadesiyle, “çekmediği cefa, görmediği, eza” kalmamıştır.

Bugün Risale-i Nur bu kadar rahat bir şekilde okunuyor ve dünyaya hitap ediyorsa, verilen bunca mücadele ve ödenen bedeller sayesindedir. Üstâd Hazretleri hakikî ve sâdık varislerinin Risale-i Nur’a sahip çıkacaklarını ve canları pahasına onu koruyup gözetleyeceklerini bildiği için “Risale-i Nur yasak olmaz” diyor. Yoksa, “siz zahmet çekmeyin, sıkıntıya girmeyin, yan gelin yatın, Risaleler kendi kendisini müdafaa eder” demiyor.

Çarpıtmacıların düşündüğü gibi düz mantıkla düşünecek olursak, aynı durum Kur’ân-ı Kerîm için de geçerlidir. Cenâb-ı Hak “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” diyor. (Hicr Sûresi, 9) Elbette Kur’ân’ın sahibi onu koruyor, ama her asırda gönderdiği mücedditleri de vesile ederek koruyor. Nitekim son Müceddit olan Üstâd Hazretleri de bu koruma görevini en güzel şekilde yerine getirmiş, Kur’ân’ın etrafında yıkılan surların yerine Risale-i Nur gibi bir kale inşaa ederek tecdit vazifesini yapmıştır. Burada, Risale-i Nur’un ortaya çıkış sebebini de çarpıtmacılara hatırlatmak gerekiyor. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone, elindeki Kur’ân’ı göstererek, şöyle diyordu: “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur’ân’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Veya Müslümanları ondan soğutmalıyız.” Van Valisi Tahir Paşa’nın konağında kaldığı sırada gazetede bu haberi okuyan genç Said’in yüreğinde volkanlar kaynıyor. “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu dünyaya ispat edeceğim” diyerek ayağa kalkıyor. İşte ondan sonra seksen yıllık bir ömür, bu nuru parlatmak için feda ediliyor.

Üstad Hazretleri, Hicr Sûresi’nin 9. Âyetini bilmiyor muydu hâşa? “Madem Kur’ân, bu Âyetin de ifadesiyle Cenâb-ı Hakk’ın koruması altındadır, o zaman benim bir şey yapmama gerek yok” diyemez miydi? Hem kendi hayatını, hem talebelerinin hayatını tehlikeye atarak bu kadar zahmeti niye çekti? Bu kadar zulme ve işkenceye neden razı oldu? Evet, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’i de, Kur’ân’ın manevî bir mu’cizesi olan Risale-i Nur’u da korur, ama bazı insanları bu yolda istihdam ederek korur. Hem de isterse ve hikmeti iktiza ederse, bir fâcirin eliyle de korur. Ama işte o zaman gafil mü’minlerin bunda bir hissesi olmaz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*