Risâle-i Nur’daki ‘tevafukat’ sırrı cihetinden sadeleştirme meselesi

Risâle-i Nur’un sadeleştirilmesi mevzuunda kıymetli ağabeylerimiz, kıymetli yazılarında bir çok noktadan temas ile Risâle-i Nur’un sadeleştirilemeyeceğini, sadeleştirilmesi halinde bunun Risâle-i Nur’a ve Risâle-i Nur hizmetine zarar vereceğini, Risâle-i Nur’dan bürhanlar ve hakaiklerle isbat ve akılları ilzam ve ikna ettiler. Bize çok söz düşmezdi, lâkin bu meseleyi farklı bir açıdan; “tevafuk sırrı” açısında inceleyelim ve “tevafuk sırrı” dolayısıyla dahi Risâle-i Nur’un sadeleştirilemeyeceğini, sadeleştirilirse bunun Risâle-i Nur olamayacağını izah etmeye çalışalım istedik.
Tevafuk kelimesinin lügat manasına baktığımızda; “uygun düşme, uygunluk, rast gelme, denk olma, münasib düşme” gibi manaları ihtiva ettiğini görüyoruz.

Üstad Hazretleri Kur’ân-ı Azîmüşşan’da bir mu’cize şeklinde görülen tevafukları, Hüsrev Ağabeyin kalemi vasıtasıyla “Tevafuklu Kur’ân” şeklinde yazdırmış ve bu Kur’ân-ı Kerim, Kur’ân’ın gözle görülür bir mu’cizesi olan tevafuku kör olmayanlara göstermiştir.

Üstad Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de gözle görülür bir sûrette mu’cize olarak isbat ettiği tevafuku, Risâle-i Nur’un Kur’ân’dan ders alması, Risâle-i Nur’un doğrudan doğruya Kur’ân’ın Mertebe-i Arşiyesinden iktibas sırrı ile tevafuk cihetiyle dahi Kur’ân’dan ders aldığını, Kur’ân’da tevafuk mu’cizesinin bir gölgesinin ona bağlı olan Risâle-i Nur’da kerâmet derecesinde tecelli ettiğini bir çok mektubunda ifade buyurmuşlardır. Hatta 28. Mektub’da “küllî inayet-i Rabbaniyeleri” sayarken birinci inayet olarak ‘tevafukat’ı zikreder. (Mektubat: 360)

Şimdi tevafuk meselesi hakkında Risâle-i Nur’dan birkaç paragrafı aynen yazıp, paragrafların âhirinde “Sırr-ı tevafuk sebebiyle dahi Risâle-i Nur sadeleştirilemez” fikrimizi Risâle-i Nur’dan deliller ile izah ve isbat etmeye çalışalım:

1- “Tevafuktaki müdahale-i gaybiyeyi bir mektupta size böyle bir temsille beyan etmiştim. Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şüphe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdahale edip sıralamasın? İşte hurufat ve kelimat o maddelerdir; ağzımız o avuçtur.” (Barla Lâhikası, s. 172)

Burada Üstad Hazretleri çok ince ve harika bir teşbih ile; avucundaki nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeleri farz-ı muhal olarak yere attığında, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa idi burada hiç şüphesiz “kendi iradesi dışında gaybî bilinmeyen bir elin” müdahale edip sıraladığını ve teşbihte hata olmasın Risâle-i Nur’daki hurufat ve kelimatın dahi bu maddeler gibi, o mübarek ağzının ise teşbihteki o avuç gibi olduğunu izah buyuruyorlar. Burada benim en ziyade dikkatimi çeken nokta ise; Üstad Hazretlerinin mübarek ağzından Risâle-i Nur olarak dökülen hakikatlere olan müdahale-i gaybiyenin sadece kelimelere değil, hurufata dahi müdahalesidir.

Şimdi Risâle-i Nur’un sadeleştirilmesi fikrini savunanlar ve buna çalışanlar “hurufat ve kelimatlar”da bulunan bu tevafukatı; hangi mübarek ağızlarıyla ve hangi inayetle muhafaza edebilecekler? Bir harfe dahi dokunmak o tevafuku bozmaz mı? Hulusi Ağabeyin “Tâbiratınızla, şivenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, tarif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyor telâkki ediyorum” cümlesindeki sır burada tahakkuk ediyor; konuşan Üstad Hazretleri değil, konuşan yalnız hakikattir!

2- “Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işaret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir. Nasıl ki ehl-i belâgatın kitaplarında, belâgatın derecâtı bulunduğu halde; Kur’ân-ı Hakîm’deki belâgat, derece-i i’câza çıkmış. Kimsenin haddi değil ki, ona yetişsin. Öyle de, Mu’cizât-ı Ahmediyenin bir âyinesi olan On Dokuzuncu Mektub ve mu’cizât-ı Kur’âniyenin bir tercümânı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’ân’ın bir nevî tefsiri olan Risâle-i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki, mu’cizât-ı Kur’âniye ve mu’cizât-ı Ahmediyenin bir nevî kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.” (Mektubat, s. 360)

Aziz Üstadımız Risâle-i Nur eczalarındaki tevafukatın umum diğer kitapların fevkinde bir derece-i garabet gösterdiğini ve bu tevafukun bu şekilde gözükmesinin ise kendisinin değil, Mu’cizat-ı Kur’âniye ve Mu’cizat-ı Ahmediyenin bir kerameti olduğu ve bu kerametin Risâle-i Nur’da tevafuk suretinde tecellî ve temessül ettiğini ifade buyurmuşlar. Risâle-i Nur sadeleşse ve bu şekilde neşredilse, bizler ve sizler hangi âyinemizde Mu’cizat-ı Kur’âniye ve Mu’cizat-ı Ahmediyenin kerâmetlerini gösterip muhafaza edebileceğiz? Hangi tevafuku muhafaza edeceğiz? Cümlelerimizi ve cümlelerinizi Kur’ân’ın hangi manevî makamına bağlayacağız, söyler misiniz?

3- “O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risâlelerde, ‘Kur’ân’ kelimesi ve ‘Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ kelimesinde öyle bir derece tevafukat görünüyor; hiçbir şüphe bırakmıyor ki, bir kast ile tanzim edilip muvazî bir vaziyet verilir. Kast ve irade ise bizlerin olmadığına delilimiz, üç dört sene sonra muttalî olduğumuzdur. Öyleyse, bu kast ve irade, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i’câz-ı Kur’ân ve i’câz-ı Ahmediyeyi te’yid sûretinde ve iki kelimede tevafuk suretinde o garib vaziyet verilmiştir” (Mektubat, s. 366)

Yazılan risâlelerde Kur’ân kelimesi ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm kelimesinde öyle bir tevafuk görülmüştür ki, bu tevafuk şüphesiz bir kast ile tanzim edilip muvazî bir vaziyet verilmiştir. Hemen aklımıza şu cümle geliyor olabilir: “İyi de kardeşim, ben de öyle cümleler kurarım ve kelimeler birbirine bakar ve tevafuk eder, nereden bileyim bilerek yapmadıklarını?” İşte Üstadımız bunun bilerek, kendi kast ve iradeleri ile olmadığını, bu tevafuklara ancak “üç dört sene sonra muttalî olup fark ettiklerini” söylüyor. Şüphesiz kendi kast ve iradeleri olsa baştan böyle bir tevafuk yapmaya girişeceklerdi.

Şimdi suâl edelim: Risâle-i Nur’daki kelimelere, hatta ve hatta harflere dahi gaybî bir elin kast ve iradesi ile müdahale olunurken sadeleştirmeye çalışan veya sadeleştiren kimselerin hangi harf ve kelimelerinde böyle manevî bir el işliyor ve iş görüyor? Hiç Risâle-i Nur’un aynı olur mu? Tam tersine, zımnen, bu yapılanlar o gaybî ele “Sen Risâle-i Nur’daki kelimelerin yerlerini tanzim etmeyi becerememişsin, çekil aradan ben kendi ellerimle tanzim edeceğim” deyip ellerini bulaştırmak olmaz mı? Beşerin bulaşık eli olmasa, bu Nurlar bize kâfî gelecek ya neyse…

4- “On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde, bir nüshada, bir sayfada dokuz Kur’ân tevafuk suretinde bulunduğu hâlde, birbirine hat çektik; mecmuunda Muhammed lâfzı çıktı. O sayfanın mukabilindeki sayfada sekiz Kur’ân tevafukla beraber, mecmuunda lâfzullah çıktı. Tevafukatta böyle bedî şeyler çok var.” (Mektubat; s. 367)

Risâle-i Nur’u sadeleştiren ya da sadeleştirmeyi savunan kardeşler; acaba sadeleştirilmiş cümlelerine bir hat çekseler hangi mübarek kelimelerin lâfızlarını bulabilecekler? Bir düşünün ki, tevafukla birlikte mânâ da kaybolmayacak. Mana ile birlikte böyle sırlı tefavukatlar da kendini gösterecek? Bilgisayar kullananlar mutlaka yaşamışlardır; basit bir word sayfasını tanzim ederken dahi binbir meşakkatle paragrafları, kelimeleri nasıl alt alta getirmek için saatlerini harcadıklarını.

Bir de bizim halimiz biraz şu duruma benziyor. Bu sahneyi bir yerlerden hatırlarsınız eminim. Saatiniz bozulduğunda saati tamir için parçalarıçıkartıp tamir etmeye çalıştığımızda elimizde bir parça kalıyor. Ama saatimiz çalışıyor gibi duruyor bir süre için. “Aaa” diyoruz, “Bu saati yapanlar bu parçayı fazladan yapmışlar, saat yine çalışıyor. Atalım gitsin bu parçasını, fazlalık.”

Sonuç ise vahim: Kısa bir süre sonra, saat tamamen duruyor, bozuluyor. Ben saat dedim, siz başka bir makine tahayyül edin. Şimdi nur neşreden Risâle-i Nur’un dakik makinesinin çalışmasına kanaat etmeyip, kelimeleri kendi fikirlerimizce değiştirip yeniden tanzim edip, “Bu gereksiz, bu fazla, bak yine aynı mana çıktı, aynı mânâ anlaşılıyor, bu parça yerine bu kelime de bunun yerine oluyor, işte makine çalışıyor” gibi düşüncelerle kaş yapayım derken göz çıkartabiliriz, çıkartabilirsiniz. Böyle bir cinayetten “Allah muhafaza eylesin”.

5- “Evet, Kur’ân’dan tereşşuh eden İşârâtü’l-İ’câz ve Risâle-i Haşirde kat’î bir işaret hissettim. Emsalleri bulunsun bulunmasın, bence bir keramet-i Kur’âniyedir. İşârâtü’l-İ’câz’ın bir sayfasına dikkat ettik; satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, harika bir intizamla hurufatın vaz edildiğini gördük. Onuncu Sözde medâr-ı tevafuk 3, 4, 5, 6 rakamları, herbirisi 13’te ittifakları; o 13’ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrar anahtarı olduğunu gördük. Bunda şüphemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde daima kalacak bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir ikram-ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risâlenin ve iman-ı haşrin tasdikine bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeye benzemiyor; onlar muvakkat… Hem şahsın kemaline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate—hususan bu zamanda—hizmet edemiyor. Her neyse, bir küçük mesele münasebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim. Ahbapla fazla konuşmak mergub olduğundan, inşaallah bu israf affolur.” (Barla Lâhikası, s. 98)

Ey Risâle-i Nur’u sadeleştirmeye çalışan ve sadeleştirmeye taraftar olan kardeşler! Üstadımız bakın neler söylüyor: Haşir Risâlesinde dahi kelimelerden değil, hurufatların tevafukundan bahsediyor ve bu tevafukların mühim bir esrar anahtarı olduğunu gösteriyor. Bu tevafuklardan işaretlerle şöyle bir ders alıyor ve bizlere de veriyor ki: “Bu tevafuklar kâğıt üzerinde daima kalacak kerâmet-i Kur’âniyedir.”

Sorarım size: Sadeleştirdiğiniz kitabınızın kâğıtları üzerinde sizin hangi daimi kerametiniz var? Hangi harfiniz keramet-i Kur’âniyedir. Hangi cümleniz bir ikram-ı İlâhîdir? Hangi tevafukunuz, sadeleştirdiğiniz eserinizin tasdikine gaybî bir imzadır.

Ey kardeşler, bakın Üstad Hazretleri ne diyor: Havada uçmak olsaydı, su üzerinde yürümek olsaydı onlar muvakkat idi, şahsın kemaline ve ihtiyarına ve istidraca verilebilirdi, ama tevafuk öyle mi? Bu tevafuklar Risâle-i Nur’daki hurufatın ve kelimatın üzerine birer tasdiktir ve imzadır.

Gelin yol yakınken, bilerek ya da bilmeyerek duhul ettiğiniz ve neticesi meşkuk bu vartalı yolunuzdan geri dönünüz. Ateş böceği gibi kafa fenerinizden değil “Nurun cadde-i kübrasından, doğrudan doğruya güneşten ilhamınızı alınız”. Bu yol hepimize yeter ve yeni çığırlar açmaya, yeni yollar bulmaya gerek yoktur. Nurlar size de, bize de yetecek cadde-i Kübra-yı Kur’âniyededir vesselâm. 

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*