Risale-i Nur’la tanışmamız

Geçenlerde, gazetemiz başyazarı Kâzım Güleçyüz kardeşimizin “Risale-i Nur’la 40 yıl” başlıklı yazısını okuyunca, mazinin derin derelerinde kalan kırk dört sene önceki hâlimiz gözümüzün önüne geldi.

Satırlar arasında gezinirken hem hüzünlendim, hem de bazı mekân ve şahısların zikredildiği kısımları okuyunca, içimi hasret kapladı. Bizim de Risale-i Nur’la tanışıklığımızın 44. yılı olmuş elhamdülillah. O günleri, daha dün gibi hatırlıyorum. 60’lı yılların ikinci yarısında, M. Şevket Eygi’nin çıkardığı o zamanki “Bugün” gazetesini, bir aile dostumuz olan astsby. Fikret Kadıkıran ağabeyin tavsiyesi üzerine, zaten dindar ve beş vakit namaz müdavimi olan babamın evimize aldırmasından sonra, dine-dindarlığa daha fazla teveccüh etmeye başlamıştık. Ama tabii, işin künhü, tam olarak verilmediğinden belki de—Cuma namazlarını hiç kaçırmasak da—beş vakit namazı kılmanın şuurunda değildik. Tabii o zaman Eygi’nin vatan sathında “sabah namazlarını toplu kılmak” furyasının Ankara ayağına biz de gitmiş, Hacı Bayram-ı Velî Camii’nde o günkü sabah namazını kılmıştık.

Bu minval üzere giderken, bir gün kafadar birkaç arkadaş Ankara Kurtuluş Parkı’na gezmeye gittik. On yedi yaşın içindeyiz. Sene de 1970’in yaz ayları. Orada gezinirken bir banka oturduk. O esnada yanımıza temiz giyimli ve nur yüzlü, bizden 4-5 yaş büyük biri gelerek, bizimle tanışıp, konuşmaya başlıyor. Dinî meselelerden bahsetmesi arkadaşları çok açmasa da, benim dikkat kesilmeme sebep oluyor. Anlattıklarından ziyade, lisan-i hâli dikkatimizi çekiyor ve ona ısınıyoruz. Vanlı Nureddin Çınarbay bizi kendine, daha doğrusu davasının güzelliğine celb edip, kaldığı eve davet ediyor. Artık biz o cezbeye kapılmış vaziyette geleceğimize dair söz veriyoruz. O yanımızdan ayrıldıktan sonra, arkadaşlarıma gitmeyi teklif ediyorum. Hiçbiri kabul etmiyor. Eve gelince, ikisi de çocukluk arkadaşım ve biri de aynı zamanda teyzemin oğlu olan arkadaşlarıma, oraya gitmeyi teklif ediyorum, kabul ediyorlar.

Zannedersem hafta sonuydu. Kocatepe Camii’ne yakın, “Ada” apartmanını buluyoruz. Adreste yazılı kat ve numarayı bulup zili çalıyoruz. Kapıya, aynı anda iki-üç tane nurani yüzlü, yaşları bizden büyük ağabeyler açıyor. “Nureddin Çınarbay’ı arıyorduk” diyoruz. Hemen tebessüm ederek, bir taraftan “Buyurun kardeşler içeri” derken, bir taraftan da içeri sesleniyorlar: “Nureddin kardeş, ziyaretçilerin var” diye. O da içeriden güler yüzüyle görünüp, “Buyurun kardeşler” deyip bizi içeri davet ediyor. İlk defa böyle bir yere ve mekâna geldiğimizden, burayı çözmeye ve anlamaya çalışıyor, her yerine, her şeyine dikkat kesiliyor, tecessüs ediyoruz.

Normal bir apartman dairesi olan evin salonuna geçtiğimizde, kocaman bir halıdan başka bir şeyin olmadığı salonda, ortada sakallı ve ihtiyar bir zat, yanında da halka yapmış birkaç genç oturuyor. Bizi o ihtiyar zata tanıtıyorlar. O da “Maşaallah” diyor. Daha sonra gencin biri büyükçe bir kitaptan dinî bazı meseleler okuyor, ihtiyar zat da, huşu ile dinliyor. Tabii bizim aklımız ve gözümüz hep sağda solda. Arada bir o ihtiyar zat da bir şeyler diyor. Gençler de “Evet ağabey” gibi cevaplar verince şaşırıyoruz. İçimden ”Yaa ne ayıp, dedesi yaşındaki adama ‘Ağabey’ diyor” diye geçiriyorum. Neyse, okuma bittikten sonra, o ihtiyar zat, sırasıyla iki arkadaşıma da, işaret parmağını kaldırıp, baş ve orta parmağını halka yaparak, iki defa “Anlat bakayım, ne anladın?” diye soruyor. O an “kem-küm” deyip cevab veremiyorlar. Sonra bana dönerek aynı şeyi soruyor. Ben de işin hikâye kısmını biraz anlamıştım. “İşte iki asker varmış…” diye o kısmı anlatmaya başlayınca, o ihtiyar zat tebessümle iltifat etmişti bize. Tabii daha sonraları öğrendiğimiz o zat, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin saff-ı evvel, ilk talebelerinden, emekli Yüzbaşı Refet Barutçu imiş. Belki de o mübareğin bize oradaki iltifatıdır ki, bir nevî duâ hükmüne geçip, kırk dört senedir bu aziz cemaatin içinde kalmamıza sebeb olmuştur, elhamdülillah. Rabbim, inşaallah cümlemizi son nefesimize kadar bu davadan ayırmaz.

Kısaca şunları da ifade edeyim:

Ankara’da o zaman on civarında dershane vardı. Ve hepsi de üniversitelerin etrafındaydı. Cemaatte de bir iftirak yoktu. Başta Üstadın talebelerinden Bayram Yüksel ağabey olmak üzere, vakıf olarak da; Öztürk (daha sonra ismini ‘Ömer’ olarak değiştirdi) Tuncay, Fevzi Tanrıverdi (o da soyadını daha sonra ‘Allahverdi’ yaptı), Mehmed Kurdoğlu, Ali Vapurlu, Malatyalı Sami ağabey, İstanbullu Mehmed ve orman müh. Hüseyin ağabeyler, Sıddık Dursun gibi ağabeyler vardı. Hepsi ile tanışıp, muhaveremiz olmuştu.

O intisapla hemen Risale-i Nur’u okumaya başladık. Herbir meseleyi tam olarak anlamasak da okuyorduk, hoşumuza gidiyordu. Âdeta, büyük bir bahçenin, boyumuza uygun ağaçlarından meyve koparıp yiyorduk. İlk başlarda Külliyat’ı temin edememiştik. Apartman komşumuz bir ağabeyimizde üç-dört kitab vardı. Ondan alarak okuyorduk. İlk satın aldığım kitabım, Sözler mecmuası olmuştu. Talebelik zamanımızda 1972 senesinde, rahmetli Abdulvahid Pak kardeşimizden almıştım 50 liraya, hiç unutmuyorum.

Evet, hatıralara dalınca uzayan bu yazıda kısaca şunları da söyleyerek yazıyı bitirelim: Başıboş mayın gibi sağda-solda istikrarsızca dolanan insanlara, iki hayatımızın da kurtuluş reçetesi olan Kur’an-ı Kerim’in bu asırdaki muazzam tefsiri Risale-i Nur’u okumalarını tavsiye ediyorum. Bu sayede inşaallah, her iki hayatımız da kurtulmuş olur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*