Sahi, biz dindar mıyız?

Evvela “dindarlık” kavramına kısaca bir bakalım.

Evet, okuyanından okumayanına, âliminden cahiline herkesçe malûmdur ki, dindarlık güzel ahlâktır. Hak, hukuk ve adaleti gözetmektir. Kul hakkı yememektir. Zulüm yapmamaktır.

Dindarlık, Allah korkusu ile günahtan kaçmaktır ki, buna takva denir.

Sünnet-i Seniyyeyi lâyıkıyla yaşayan insan; oturmasından kalkmasına, yemesinden içmesine, namazından orucuna kadar her amelinde Allah’ın rızasını gözetir. Dünyevî işlerinde de dürüstlükten, doğruluktan ayrılmaz.

Dindarlık sırat-ı müstakim yolunda gitmektir ki, ifrata ve tefrite sapmadan dosdoğru olmaktır. Bu yüzden Efendimiz (asm) “Sûre-i Hud beni ihtiyarlattı” demiştir.

İnsan, camiiyete mazhar olması itibariyle kâinatla alâkadardır. Dolayısıyla insanın şahsî ve içtimaî hayatında Şeriat-ı Ahmediye’yi (asm) kendine düstur etmesiyle ve hatta şüpheli olan fiillerden de kaçınmasyla bu vasfa ulaşır.

“Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için, ‘Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir’ der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde (hâşa) konuşmaz. ‘Femen ezlemu mimmen kezebe alallah’ düsturundan titrer.” Yani: Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır? (Zümer Sûresi, 39:32.)1

Üstad Said Nursî’nin, ‘dindar Demokratlar’ ifadesinden de anlıyoruz ki, siyaseten dindarlık; dini siyasete alet etmeden, dinin emirlerinin hayata geçirilmesine fırsat tanımak, din ve vicdan hürriyetini temin etmektir. Yani şekilde, sözde ve şahsî değil, umumun menfaatine icraatte dindarlık!

Öteden beri iktidar yanlısı olarak bilinen bir profesör bile, gelinen noktada dindarlığın izzetinin zarar gördüğünü iddia ederek şunları söylüyor:

“Dindarlığın izzeti  zarar gördü. Dindarlığın eminlik vasfı, güvenilirlik vasfı zarar gördü. Nasıl zarar gördü?

Dindar diye bilinen insanlara bakıyoruz toplumda, yalanı rahat söyleyebiliyor.”

“Dindarlık demek ki, rüşvet ve hileyle bir arada bulunabiliyormuş. Bakıyorsunuz aynı zamanda namazını da kılan bir insan..

Portakalın kabuk kısmı ayrı, öz kısmı ayrı. Kabuk kısmı olmayınca portakal hızla bozulur. Dindarlıkta da böyle şekil kısmı var. Ritüeller var. Bu dindarlık var, devam ediyor, ama özü yok. Böyle bir dindarlıkla biz karşı karşıyayız. Şeklen devam ediyor, ama özü yok.”

Tanınmış bir hocamız da sadece başörtüsü argümanıyla bile, hal-i pürmelalimizi çok veciz ifade ederek diyor ki: “Tam başörtüsü özgürlüğünü kazandık derken, örtünün altındaki başları kaybettik.”

Bu sonuçlara göre, hem de din diye diye meydanları inletenlerin döneminde manevî ve ahlakî erozyonun boyutlarını ne siz sorun ne de biz söyleyelim..

Diyorlar ki: “Böyle dinini ve diyanetini bilen insanlar, haricî ve siyasî cereyanlara neden âlet olsunlar? Neden kendilerini, bile bile felâkete atsınlar?”

Diyoruz ki: “Buyurun, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Altıncı Risalesi’nin Altıncı Kısmı’nı bir daha okuyalım. Orada altı tane şeytanî desise deşifre ediliyor. Makam sevgisi, şöhret duygusu, korku damarı, rızkından korkmak, ırkçılık, enaniyet ve vazifedarlık damarı gibi… Ve Üstâd, “Kardeşlerim hakkında en çok korktuğum bu desiselerdir” diyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*