Şahs-ı manevî

Bu kavram, değil cühelânın ulemânın literatüründe veya gündeminde bile yer almıyor.

Bu kavram, adeta Üstad Bediüzzaman ve talebelerine has bir deyim gibidir. Çünkü ben görevim icabı sosyal hayatın çok geniş yelpazesi sayılabilecek çeşitli alanlarda hasbel kader çalıştım, bu yönü ile bu camianın dışında bu kavramı duymadığıma ve önem de verilmediğine dair iddiada bulunabiliyorum.

Peki, nedir bu şahs-ı manevi?

Şahs-ı manevî: Bir şahıs olmayıp, kendine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket ve cemaat gibi ortaklıklar, bir şahsın değil şahısların teşkil ettiği topluluğun taşıdığı manevî bir kuvvet ve meziyettir. Şahıstan öte şahısların ayrı bedenlerde aynı ruh gibi kaynaşması ve böylece Efendimiz’in (asm) “Mü’min mü’min için bir binanın taşları veya bir vücudun azaları gibidir, onlar birbirini destekler, sevindiğine sevinir ve üzüldüğüne üzülür” hadis-i şerifinin tahakkukudur. Nasıl eşyalar bile bir araya gelerek bir mânâ ifade eder ve fonksiyonel hale gelir ve bir anlam kazanırsa, vücuttaki hücreler bir bedende birleşir insanlaşır, fonksiyonel olursa, insanların bir araya gelişiyle de bir şahs-ı manevî, yani bir enerji oluşur. Onun için Bediüzzaman “biz bir şahsı manevinin azaları hükmündeyiz” der ve kubbedeki taşların baş aşağı düşmemek için baş başa verdiklerinden misaller verir. Yani değil hücre, bir organ, hatta tek insan bile tek başına bir harf gibi anlamsızdır.

Yine Bediüzzaman “cüzde bulunmayan külde; fertte bulunmayan cemaatte bulunur” demekle meselenin önem ve boyutlarına dikkat çekmiştir. Özellikle “Bu zaman cemaat zamanı olduğu için kıymet ve ehemmiyet şahs-ı manevîye göre olmaktadır” der. Onun için şûrâ düsturu ile çalışılmalı ki cemaatin en bariz göstergesi meşverettir.

Bir de şirket-i maneviye tabiri vardır ki bu da adeta Nurculara hastır. Manevî ortaklık demektir. Bu öyle kârlı bir iştir ki nuraniyet sırrı ile kazançlar taksimatsız herkese misliyle verilir ve üstelik ölürse de günah cihetinde ölüp sevabı o şirket-i manevîyede devam eder velhasıl bunların meziyetleri saymakla bitmez…

Demek oluyor ki bir insanın başlıca iki çeşit şahsiyeti var: 1. Zatî şahsiyeti, ki icabında o bir hiç hükmündedir. 2. Manevî şahsiyeti (şahs-ı manevîsi) ki esas kıymet ve ehemmiyet ona göredir, yani insanı kimlik sahibi yapan sosyal valörüdür.

Zatî şahsını biliniyor kabul edelim ve şu “şahs-ı manevi”den biraz daha söze devam edelim; Şahs-ı manevî dinî ıstılâhta cemaat içindeki şahıs demek olduğu gibi, resmiyette tüzel kişiliği de ifade etmektedir. Zaten bizim adımız “Ehl-i sünnet vel cemaat” değil mi? Demek bu da bir şahsiyettir ki, nasıl insan zatî şahsı itibarı ile aziz veya-Allah korusun-rezil olur, şahs-ı manevî de öyle bir şahsiyettir ki hem insanı vezir, hem de rezil edebilir. Marksist veya sapık ideolojiler veya sapık tarikatlar gibi…

İnsanların çoğu negatifine bakarak şahs-ı manevînin şahsiyetinden mahrum kalıyor ve çok büyük bir hasarete maruz bırakılıyorlar. “Madem öyle, biz de doğrusunu seçmeliyiz” diyemiyorlar, çünkü o kültürleri yok. Bir düşünür “İnsanlar bildiği kelimeler kadar düşünür ve muhakeme kurabilir” demektedir. Aynı zamanda bu nasipsizlik en büyük esarettir, zira bu bir cehalettir, cehalet en büyük esarettir. ve “Ey cehalet sen bir püsküllü belâsın nerde felâket işte sen ordasın” sözünü söylememiz gerekir. Yine “cahillik öyle bir ardır ki ona ancak eşekler razı olur” ve yine “her şey bir şeydir, hatta yolun ortasındaki hayvan tersi dahi bir şeydir, fakat câhil hiçbir şeydir” denilmiş. Artık bu gibi sözleri söyleyerek milletimizi ve gençliğimizi uyarmamızın zamanı gelmiş ve geçiyor artık. Şu çirkin cehalete bir son vermemiz gerekiyor. Bu aymazlık haktan, hukuktan da ne kadar uzaklaştığımızın delilidir.

Terim ve deyimlerimizi kaybetmenin arazi ve hatta ülke kaybetmekten daha önemli olduğuna, dahi ve mütefekkir Cemil Meriç bakın nasıl dikkat çekiyor; “Bir milletin tahakkümü altına girmek arazisini değil mevzuat ve ananesini kaybetmekle olur” diyor ve bunun teminatının Risale-i Nurlar olduğunu söylüyor.

Üstad da Türk lisanının sadmeler geçirmesi sonucu Risale-i Nurlar’ın bir hızır gibi yetişip bu milletin istikbaldeki millî dili ve edebiyatı olacağı müjdesini veriyor ve ufukta başka da çare gözükmüyor.

Aslında bu manevî birliği en başta emreden dinimizdir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerîm’inde “Toptan Allah’ın ipine sarılın sakın dağılıp firaklara düşmeyiniz” yine “Niza edip dağılmayınız, gücünüz, kuvvetiniz zayi olur” kabilinden bir çok emir mahiyetinde Cenâb-ı Hakk’ın uyarıları vardır.

Bu mesele Efendimizin (asm) lisanında ise cemaat olarak şöyle ifade ediliyor: “Cemaate dahil olunuz, cemaatten ayrılanı kurt yer, Cennetin ortasına gitmek isteyen cemaatten ayrılmasın” vs gibi ikazlarda bulunmuştur. Bediüzzaman İhlâs Risalesi birinci kısmında “Ehl-i dünya tesanütten hasıl olan bir deha ile âlem-i İslâm ve insaniyeti eziyor” diye, şahs-ı manevînin astronomik gücüne dikkat çekerek, ispat sadedinde; “dört elif alt alta dört yapar, şayet yan yana, yani omuz omuza olursa 1111 yapar, dört tane dört alt alta 16 yaptığı halde, omuz omuza 4444 yapar” der. Birinci misalde fertlerin, ikinci misalde cemaat ve devletlerin birliğine dikkat çekilmiştir.

Evet, bu bir şahs-ı manevî farkıdır. İşte bugün bir takım iç ve dış derin mihraklar cemaat düşmanlığı yaptırarak bizi bu güçten mahrum etmeye çalışıyor.

Demek cemaatin menfîsi ne kadar zararlı ise, müsbeti de o derece faydalıdır. Onun için Bediüzzaman, “Biz müsbet harekete memuruz, menfi harekete değil” diyor. Eğer yetkililer bu ayrımı yapmazlarsa, bu millet ve memlekete işgal güçlerinin yapamadığı en büyük kötülüğü yapmış olurlar.

Böyle bir cemiyet veya cemaat teşekkül ettirmenin faydalarının tarihte ve günümüzde çok müsbet ve harika misalleri vardır. Ve günümüzün demokratik toplum kuruluşları kastedilerek -ki onlarda birer şahs-ı manevidir ve diğer ifade ile tüzel kişilik veya kimliktir- ”örgütlü bir kişi örgütsüz bin kişiye bedeldir” denir. En basit halk ifadesi ile bile “bir elin nesi var, iki elin sesi var” denilmiştir.

İşte Avrupa Bediüzzaman’ın ifade ettiği şeyi zamanında keşfettiği için dünyaya hükmediyor. Osmanlı’nın dünyaya hükmetmesinin sebebi de böyle sivil toplum kuruluşları ve cemaatler idi. Vakıflar ve lonca teşkilâtı buna en bariz misallerdendir. Hatta devlet çoğu zaman savaşa giderken, böyle kuruluşlardan borç para alırdı. Demek o parlak zaferlerin arkasında da devlet ve şahs-ı manevinin işbirliği vardır. Aslında devlet de bir şahs-ı manevîdir, yani devlet cemaatlere karşı çıkmakla kendini de inkâr etmiş olur.

Bu toptancılık hayra alâmet değildir, en hafifi ile “vela tezirü vaziretün vizre uhra” âyet-i kerimesine tezat teşkil eder. Burada iyi niyet aramak nerde ise imkânsız hale geliyor, bu ihanet değilse bile en hafif ifadesi ile bir gaflettir ve bir bakıma ihanetle aynı kapıya çıkar, çünkü sonuç itibarı ile pek farkları yoktur, yani bu yanlışın sonucu dinimizin temel prensiplerinden olan “Ehl-i sünnet velcemaat” gerçeğini yok edip tabiri caizse İslâm’ın köküne kibrit suyu dökmektir. Zira buradan hainler fırsat bulup cemaate hücum ettiği gibi; Tembel, cesaretsiz, liyakatsiz, korkak ve sünepelere de fırsat doğar ve bunun sonucu devletin kapısına bir sürü asalak, tembel, seele ve aceze doldurulmuş olur.

Bilhassa yetkililer bu duruma çok dikkat etmeye mecburdur, çünkü neticede zarar edecek bu asil millettir.

Şemsettin Çakır

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*