EURONUR ÖZEL

Savaş Hukuku

Özel Makale / Savaş

Bu gün bombalar, füzeler altında paramparça olan ve enkazlar altında kalan Uluslararası savaş hukuku (uluslararası insancıl hukuk), çatışmaların yıkıcı etkilerini sınırlamak amacıyla sivilleri, yaralıları ve esirleri koruyan; silah yöntemlerini kısıtlayan kurallar bütünüdür. Temeli 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokollerine (1977) dayanır. Sivil-asker ayrımı, orantılılık ve gereksiz acı çektirmeme temel ilkelerdir.

Cenevre Sözleşmelerinin Kapsamı ve Tarihsel Gelişimi

Cenevre Sözleşmeleri ya da Cenevre Konvansiyonları, uluslararası insancıl hukukun temelini oluşturan ve silahlı çatışmalar sırasında savaş dışı kalan kişilere yönelik muameleyi düzenleyen hukukî standartları belirleyen, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ile bunlara eklenen iki isteğe bağlı protokolü, Ek Protokoller I ve II’yi, topluca ifade eden bir terimdir. II. Dünya Savaşı’nın ardından müzakere edilen 1949 tarihli sözleşmeler, 1906 ve 1929 yıllarında kabul edilen önceki insancıl hukuk anlaşmalarının yerini aldı ve mevcut düzenlemeleri genişleterek iki yeni sözleşme ekledi. Birinci Cenevre Sözleşmesi, kara savaşlarında hasta ve yaralı askerlerin, İkinci Cenevre Sözleşmesi deniz savaşlarında hasta ve yaralı denizcilerin, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi savaş esirlerinin, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ise silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasına ilişkin hükümleri düzenlemektedir.

İnsancıl hukuk, 1990’lara kadar uluslararası hukukun gölgesinde kalmış ve ihmale uğramış konularından biriydi. Bu dönemde uluslararası ceza mahkemelerinin kuruluşuyla başlayan süreç, insancıl hukuku, uluslararası hukuk disiplini gibi başka bilimsel disiplinlerin ve medyanın da gündemine yerleştirmiştir.

Maalesef, silahlı çatışmaların tarihi, insanlığın tarihi kadar eskidir ve günümüz ortamında da bu çatışmalar, azalma değil tırmanma eğilimi gösteriyorlar.

Sivillerin, Yaralıların ve Esirlerin Korunmasına Dair Temel Hükümler

Çatışmalara doğrudan doğruya iştirak etmeyen kimseler, silâhlarını terk edenler ve hastalık, yaralılık, mevkufluk veya herhangi bir sebeple muharebe dışı kalanlar, ırk, renk, din ve akide, cinsiyet, doğum ve servet veya buna benzer herhangi bir kıstasa dayanan ve aleyhte görülen hiçbir tefrik yapılmadan insanî surette muamele göreceklerdir. Hayata, vücut bütünlüğüne ve şahsa tecavüz her nevi katil, sakatlanma, vahşice muamele, işkence ve eziyet, rehine almak, şahısların izzeti nefislerine tecavüz, bilhassa hakaretamiz ve haysiyet kırıcı muameleler, yasaktır. Yaralı ve hastalar toplanacak ve tedavi edilecektir. Kadınlar, cinsiyetlerinin gerektirdiği bütün hususi ihtimamlarla muamele göreceklerdir. Bu yaralıların hayatlarına veya şahıslarına karşı her nevi tecavüz ve bu meyanda öldürülmeleri veya yok edilmeleri, işkenceye mâruz bırakılmaları, üzerlerinde biyolojik tecrübeler yapılması, kasten tıbbî yardımdan veya ihtimamdan mahrum edilmeleri veya bulaşıcı hastalık yahut enfeksiyon tehlikesine bırakılmaları katiyen yasaktır.

Ancak terör devleti İsrail’e bu ilkeler işlemiyor. Esirleri idam etmek için kanun çıkarıyor destekçileri de alkışlarla, şampanyalarla kutlayarak seyrediyor.

İslam Savaş Hukuku ile Günümüz Uygulamalarının Karşılaştırılması

Bir de Peygamber Efendimizin (SAV) savaş kurallarına bakalım; sivil halkın korunması, çevreye zarar verilmemesi, esirlere iyi muamele edilmesi ve antlaşmalara bağlı kalınması gibi insani ve ahlaki prensiplere dayanır. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, din adamları ve savaşa katılmayanlar asla hedef alınamaz; ağaçlar, ekinler, bahçeler, mabetler ve canlılar korunur. Bu kurallar 611-632 tarihlidir. Yukarıda zikrettiğimiz kurallar ise 1335 sene sonra beşer, iki harb-i umumi tokadını yedikten sonra oturup yazılı hale getirmek zorunda kalmıştır. Yani sünnet-i seniye’yi kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak yazdığı bu kurallar bu gün kâğıt üstünde kalan birtakım kelimelerden öteye geçmemektedir.

“Kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıflar/küçükler takılır, güçlüler/büyükler deler geçer” (Balzac) Maalesef hukukun adaletsiz işleyiş metaforu, yasaların yoksulları ve güçsüzleri cezalandırırken, zengin ve nüfuzlu kişilerin yaptırımlardan sıyrıldığı gerçeğini hem şahsi alanda hem de devletlerarası alanda gösteriyor. Akıl sahiplerine ise İttihad-ı İslam’ın ve Hristiyanın dindar ruhânîleriyle ittifak etmenin mecburiyetini işaret ediyor. Güçlü olan haklı görünüyor. Güçlü olan her türlü keyfiliği icra edebileceğini sanıyor. Ancak hayat dediğimiz nimet, sadece bu dünya hayatına münhasır değil. Fani-Baki muhasebesinin doğru yapılması lazım. Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutîlere mükâfatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir.

“Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor,” (Sözler 54)

Bu yazının bütün noktaları nazara alınarak dünyaya, özelde de Ortadoğu’ya baktığımızda gerçekte kazanan kim kaybeden kim? daha iyi anlaşılıyor. Son söz yine Üstadımıza ait.

Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. (Tarihçe-i Hayat 55)

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu