Sebepleri ve sonuçları yaratan Allah’tır

Image
Genellikle çocuklara sorulan bir soru vardır. Tekerleme gibi; “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” diye.

Her neye bakarsak bakalım, sebep-sonuç ilişkisiyle benzer sorular gelir aklımıza. “Çekirdek mi meyveden çıkar, meyve mi çekirdekten? Ağaç mı çekirdekten çıkar, çekirdek mi ağaçtan?” gibi. Buna benzer soruları çoğaltmak mümkün aslında.

 

Buradan neden, nasıl, niçin soruları çıkar karşımıza. Çoğu kez de yerinde kullanmayız bu soruları nedense. Bazen nasıl sorusunun cevapları, niçin sorusunun cevapları gibi söylenir de, bu cevaplar bu sorunun değil, diyemeyiz bir türlü.

Çünkü “bilimsel gerçekler” adı altında verilen cevaplar aslında nasıl sorusunun cevaplarıdır. Hâlbuki eşyanın niçin ve hangi hikmet ve gayelerle yaratıldığı sorularına, bilimden çok din ve felsefenin cevap vermekte olduğunu Prof. Arthor Thomson, “Hakikat yalnız bilimin gösterdiğidir demek doğru değildir. Çünkü bilim, ‘Bu nedir? Hangi sebeplerle meydana gelmiştir?’ sorularının cevaplarını verir. ‘Bu niçin böyledir? Bunun mânâ ve gayesi nedir?’ sorularına bilim cevap vermez, din ve felsefe verir” diyor. Bizim pek çok profesörümüzün kulakları çınlasın. Bilim adamlığı nasıl olurmuş, öğrenmeleri için.

Bilim, “Bu nedir? Hangi sebeplerle meydana gelmiştir?” sorularına doğru cevaplar vermeye çalışır diyorum, çünkü 19. yüzyılda, bilimsel gerçek diye atomun parçalanamayacağını kabul etmişti de, sonra bunun yanlışlığı yine bilimle ispatlanmıştı.

Bilimin verileriyle Kur’ân ve sünnetin hükümleri arasında çelişki varsa, Kur’ân ve sünneti yorumlamada acele etmeden, bilimin verilerinin doğru olup olmadığını sorgulamalıyız. Böyle bir durumla karşılaşınca ya bilimin doğru diye ortaya koyduğu veriler, kesin değildir veya Kur’ân ve sünnetin o konularda doğru yorumlara ihtiyacı vardır, diye bakılırsa, bilim adına dini, din adına da bilimi reddetmemiş oluruz.

Haddi zatında bilimle din çatışmaz. Çünkü bilim, âdetullah veya sünnetullah denilen tekvinî iradenin sonucudur. Kur’ân’ın hükümleri ise teşriî iradenin sonucu olarak vaz’ edilmiştir. Hem bilimin, hem de dinin hükümlerini koyan Allah’tır. Yani kanun koyucu birdir. Elbette ikisi arasında çelişki olamaz. Çelişki var diyorsak, haddi zatında çelişki kendimizdedir.

Bir harika tablo düşünelim. Tablodaki şahane resmin nasıl olduğunu bilime soralım, ne cevap verir? Resim kâğıdı, çeşitli boyalar, bu boyaların kâğıt üzerindeki dağılımı, renklerin birbiriyle uyumu, fırça ve fırça darbelerinin boyaların dağılımına etkisini açıklar bize. Bütün bunlar gerçekten de doğru şeylerdir.

Fakat fırçayı tutan eli, o elin sahibini ve onun ressamlık bilgisini, bu bilgiyi belirli bir gaye ve hikmetle kullanmasını, bundan hangi neticeyi elde etmek için bu şahane tabloyu yaptığını, bilim ortaya koymaz. İşin bu kısmıyla din ve felsefe uğraşır. Eğer felsefe, dinle barışık ise, doğru sonuçlara uğraşır. Değilse çıkmaz sokaklarda bocalar durur.

Bilimin ortaya koyduğu hususlar tablonun meydana gelmesi için sebeplerdir. Tablo ise neticedir. Bu sebepler, bu neticeyi getirmiş demek; ressamda bulunan resim bilgisi, iradesi ve kudretinin kâğıtta, fırçalarda ve boyalarda vardır, demekle eşittir. Şimdi düşünelim. Bu özellikler, tabloyu meydana getiren sebeplerde bulunmadığına göre, şaheser tabloyu yapan ressamdır demek, aklın gereğidir. Demek ki tablodaki tezyinat resimden değil, ressamdandır.

Aynen bunun gibi, eşyanın var olmasını da böyle düşünmeliyiz. Bediüzzaman Hazretleri “Kadir-i Külli şey esbabı halketmiş müsebbebatı da halk ediyor. Hikmetiyle müsebbebatı esbaba bağlıyor. Müsebbebin yüzündeki tezyinat ve maharetler kendi kudretini zişuurlara bildirmek isteyen Sani-i Hakime işaret eder.”1

Bütün zişuurlara Kendini tanıttırmak için “Cenâb-ı Hak ism-i Hakim muktezasıyla esbap perdesi altında icraat yapar.”2 diyerek bunu beyan eder.

“Sebepler aciz, cahil, camid, sağır ve kördür.”3 Cansızdır; ilim, irade ve kudret gibi özellikleri yoktur. Cahildir; bizleri bilmiyorlar, tanımıyorlar. Acizdir; plan, program, tertip ve düzen gibi şeyleri yapamazlar. Sonuçlara baktığımızda ise, ilim, irade ve kudret gibi sıfatların fonksiyoner olduğunu apaçık bir şekilde görürüz. İşte bu ilimsiz, iradesiz, kudretsiz sebeplerbu neticeleri meydana getiremeyeceğine göre, bunları belirli bir plan program ve ölçü içerisinde bir araya getiren müsebbib’ül-esbab vardır. Bu da Allah’tır demek mecburiyetindeyiz.

“Esbab bir perde-i zahiriyedir.”4 der, Üstad Bediüzzaman Hazretleri. Belki de bu perdeler bizim imtihanımızdır. Perdenin arkasında yaratanı görüp O’na iman ve itaat ediyor muyuz, diye. Cenâb-ı Hak, Ankebut Sûresinin iki ve üçüncü âyetlerinde “İnsanlar ‘İman ettik’ demekle bırakılıp ta imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar.” “And olsun ki biz sizden evvel gelip geçenleri de imtihanlara uğrattık. İşte imanında sakat sahibi olanlarla yalancıları Allah böylece ayırdeder” buyurmak suretiyle “Elest” bezminde verdiğimiz sözümüzün devam edip etmemesi noktasında sebeplerle sonuçların arasında kendini esbap perdesinin arkasına gizleyerek akıl gözümüzle görebiliyor muyuz diye bizleri imtihan etmektedir.

İman ve İslâm’daki sadakat imtihanından yüz akıyla çıkmayı, Rabbim herkese nasip etsin.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*