Sen vazifeni yaptın, sıra bizde ya Resulallah!

Zafer dergisinin son sayısının arka kapağında Hz. Peygamber Efendimiz’e (asm) ait güzeller güzeli bir hadis-i şerif var. Bu dünyada en mutlu ve en huzurlu insanın kim olacağını ve bu mutluluğun onu ahirette de takip edeceğini şöyle ifade ediyor Hz. Peygamberimiz (asm):

“Şüphesiz ahirette en çok huzur içinde olan, dünyada en çok düşünendir.”

Bu mübarek söz gerçekten üzerinde çok ama çok düşünülecek, ibret alınacak ve dersler çıkarılacak hazineler değerinde.

Zaman zaman dükkânında ders ve sohbet yaptığımız sevgili bir ağabeyimiz var, eski bir saat tamircisi, Ahmet Ağabey. Dün yine ikindi sonrası derginin kapağındaki bu cümleyi eline alıp okuduğunda, mübarek ihtiyarın gözleri doldu ve dilinden şu sözler döküldü: “Zaten başka türlü nasıl olurdu, başka türlü nasıl olurdu ki?…” Hemen o anda Üstadımın şu cümlesi geldi aklıma: “Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.” Hayatın kaynağı ve gerçek feyzin ve ilhamın kaynağıdır hadis-i şerifler. Zaten ‘hadis’in tarifinde de, “Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenilmeye lâyık olan Peygamberimizin sözü, emri ve hareketi” denilmiyor mu?

Evet, kalp, Senin söylediğini doğruluyor, tasdik ediyor ya Resulallah (asm)… Yeter ki o kalp, imanla, muhabbetle dolu olsun. Kalpler seni seviyor ya Rasûlallah (asm)… Kalplerimiz bir tek sözünün doğruluğunu tasdik için gözyaşı incileriyle dolup taşıyor, seni teyit ediyor. Hangi sözün öyle değil ki? Hayatımıza neler kattığını, neler getirdiğini anlamak için, fanilerin eserlerinin üzerinde bir parça dolaşmak yetiyor. Yorgun düşüyoruz, ruhlarımız paramparça oluyor. Perişanız o mezbelelerde dolaşmaktan. Hiçbir şey çıkmıyor bu hurda sözlerden. Ama yine de dolanıyoruz işte. Ara ara… Yok içinde hiçbir şey. Hiçbir şey çıkmıyor. Elimizde hasretli bir rüya, esefli bir hayalden başka bir şey kalmıyor sonunda… Kütüphanelerde olmayan, aranıp da bulunamayan ne varsa, Senin hayatında, Senin sözlerinde ve sözlerin tâcı ve hayatın ilham kaynağı olan hadislerinde var.

Köprüler kuruyoruz Asya ile Avrupa arasına. İki kara parçasını bağlıyoruz birbirine. Sonra seviniyoruz kavuştu diye bir sevdiği diğerine. Seviniyoruz uzaklar yakın oldu diye. Oysaki sen, bir tek sözünle kalp ve ruh dünyamızın köprülerini, ebedî hayatın sahillerine demirliyorsun, ta oralara kadar uzatıyorsun. Sen ne köprüler kuruyorsun dünya ile mavera arasında… Altının kıymetini sarraf bilir. Malın değerini erbabı bilir. Yıllardır şaşkına döndü ruhumuz onca kitap ve söz bolluğu arasında. Hiçbirisi ama hiçbirisi senin birkaç cümleyle ifade ettiğini veremedi, söyleyemedi. Hayatımızı senin sözlerin kadar hiçbir söz güzelleştiremedi. Ne eski çağ filozofları ve ne de yeniçağın sözüm ona, düşünürleri, düşünemediler ve düşündüremediler senin kadar. Dünyaya ve içindekilere sadece dünya gözüyle baktılar. Sahibini, Yaratanını unuttular. Resmi gördüler ama ressamdan hiç bahsetmediler. Hatta daha da ayıbını yaptılar, resmi ressam diye yutturmaya kalktılar. Tabiat bir tabloydu oysa. Sanatkârını gösteriyordu önce; Allah’ı bildiriyordu. Bunu bize sen ders verdin ya Resûlallah (asm)… Ders verdiklerin ders verdiler. Başka yollarda çıkış yok. Başka tezgâhlarda aradığımız mallar yok. Bin bir hileyle gizlediler, süslediler, hakikati sarıp sarmaladılar, sahte taşları inci diye sundular. Bak şu nefsin işine… Takılmış gidiyor şeytanın peşine. Gerçek inci sendeydi. İncilerin incisi, en birincisi senin sözlerindeydi. Yüz çevirdiler nedense, ilgilenmediler. Sonra da sahtesine müşteri oldular, yitip gittiler…

Her an, her dönem bir yol ayrımındadır insan. Hayatımıza ışık tutuyor her hâlin, her sözün, her davranışın. İyi ki varsın, iyi ki yaratılmışsın ya Resûlallah (asm)!… İyi ki söylemişsin o güzelimin güzeli sözleri… İyi ki ezberlemiş, iyi ki not tutmuş sahabeler. Ne de güzel etmişler…

Yakıcı değil, aydınlatıcı bir şimşek olup, delip geçtin nice karanlıkları… Baştan aşağı nur eyledin hayatımızı ve davranışlarımızı.

Senden uzakta kalmak, üşümek demek…

Senden uzak kalmak, dev dalgalarla boğuşmak. Ve belki de takat getiremeyip boğulmaktır ya Resulallah (asm)… Kurtar bizi ya Resulallah (asm)… Bırakma bizi bu asrın yangınlarının ortasında. Her sözün, hatta her sükûtun bile ruhumuzu kim bilir kaç yangından kurtarıyor bir tek günün içinde… Kim bilir kaç hatanın, kaç yanlışın, kim bilir, kaç günahın içinden çekip çıkarıyor, kurtarıyor bizi…

Yanıyoruz… Yandığımıza da yanıyoruz. Seni layıkıyla anlayıp anlatamadığımıza da yanıyoruz. Hayatımıza neler kattığını, Senden ve sünnetinden uzak kaldığımızda ne acılar yaşadığımızı Üstadımız ne güzel ifade ediyor:

“İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.” (Bediüzzaman, On birinci Lem’a, 55)

Evet, yeter bu sözler her şeyi anlatmaya, yeter… Altının kıymetini sarraf bilir, insanın kıymetini insan bilir.

O güzel Sözler ki, sözlerine davettir…

Anlayan için, sonsuz bir ziyafettir…

Seni anlayan, senin en küçük bir hareket ve tarzını da en iyi anlayan ve seni sana yakışan bir ulviyette anlatan, ancak yolunu yol, hayatını hayat bilen olabilirdi. Sana gelemeyen, sana ulaşamayan yolları da açan ve bizi, bu asrın çılgın çocuklarını o yangınlardan, o azgın dalgalardan çekip çıkaran, şefkatinin ve rahmetinin kucağına tutup bırakan Üstadımızın kıymetini şimdi daha iyi anlıyoruz. Hani hepimiz yaşarız ya rüyalarımızda… Bir tehlikenin ortasındayızdır çığlık çığlığa… Ama bir türlü de kurtaramayız kendimizi. Sesimiz soluğumuz çıkmaz olur. Mahvolmak üzereyizdir sanki o an. Yoktur bir el atan, yoktur kurtaran. Bu hâli hepimiz yaşarız… Böyle nice rüyaların gerçeğini biz bu dünyada yaşadık ya Resulallah (asm)… Hem de daha da acîbini ve daha garibini bu ahir zamanda. Bu asrın, bu çağın, ahir zamanın çılgın, şaşkın çocuklarıyız biz. Seni tertemiz kalbiyle ve diliyle anmış ve bizi de anlamış ve elimizden tutup o sonsuz rahmet ve şefkatinin kucağına bırakmış, şükür ki bir Üstadımız var. Tutunacak bir dalımız var. Sana olan hasretimizi, muhabbetimizi diri tutan bir Üstadımız var. İhtiyarlığı, ölümü bile bize sevdiriyor. Bu yolun sonu Sana ulaşıyor diye ümitlendiriyor.

“Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada ‘Ümmetî, ümmetî’ rivâyet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes ‘Nefsî, nefsî’ dediği zaman, yine ‘Ümmetî, ümmetî’ diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.” (Bediüzzaman, Yirmi Altıncı Lem’a, 225)

Bizi alıp sana götüren köprüler yaptı Üstadımız. Ruhlarımızdan senin hayatına ulaşan… Yollarımızın kesildiği, haramilerin köşe başlarını tuttuğu bir devirde, kalbimize el attı, temiz kalmış bir yanından tutup çıkardı bizi bu yangınlardan. Sana ulaştırdı ya Resûlallah (asm), kurduğu köprülerden. Her bir Risâle, her bir söz köprü oldu sana ulaşan. Bir kalbimiz olduğunu, o kalbimizin sahibini bulduğumuz gün anladık. Allah (cc) sana “Habibim!” derken, biz niye demeyelim ki ya Resulallah (asm)?

Sen görevini güzel yaptın, hem de en güzel, eksiksiz ve kusursuz yaptın. Şimdi sıra bizde ya Resulallah (asm)… Bıraktığın emaneti, Üstadımızın himmetiyle taşımak, muhtaçlara ulaştırmak, ebedî yurtsuzlara, ebedî açlara ve yoksullara ulaştırmak, ebedî bir mülk-ü bâkînin müjdesini onlara taşımak, her kapının önünde el açıp dilenen o dilencilere bir mülk-ü bâkî bağışlamak, Rabbimizin eserlerini onlara bir bir anlatmak, O’nun sanatını sevip sevdirmemiz gerek… Sen görevini yaptın ya Resûlallah (asm)… Şimdi sıra bizde. O güzeller güzeli Rabbimizin sonsuz rahmetinden ve şefkatinden haberdar etmek gerek insanları.

Şimdi sıra bizde ya Resulallah (asm)… Sen görevini yaptın, biz yapabildik mi? Bu soruyu hep soracağız, hayatımızın merkezine taşıyacağız. İnsanı; insanın kurdu görenlere inat, insan insanın kardeşidir, hele hele mü’minse, gerçekten öyledir. Bunu böyle bileceğiz ve muhtaçların, dertlilerin imdadına hesapsız koşacağız.

Kapalı bir yerde kalmış bir kedinin bile miyavlamasına lâkayt kalmayan, onu ne yapıp edip girdiği o delikten kurtarmaya çalışan, bu şefkati içinde taşıyan insanlar, nasıl bir ateşin, nasıl bir tehlikenin içinde yandığını, kavrulduğunu bilselerdi göz önündeki insan kardeşlerinin, herhalde ellerindeki fuzûlî işleri derhal atar, dakika fevt etmeden, an kaybetmeden onların imdatlarına koşmazlar mıydı?

Tehlikede kalmış bir insanın hayatını kurtarmak ne kadar önemliyse, aynı insanın ebedî hayatını kurtarmak için yapılacak her çalışma, atılacak her adım, ondan çok daha değerli değil midir? O değeri ölçecek ölçüyü de yine senin sözlerinde buluyoruz ya Resulallah (asm):

“Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, (–başka bir rivayette– vadi dolusu koyun ve develerden) daha hayırlıdır.”

Görevimizin değerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Binler salât ve selâm sana ya Resulallah (asm)… Dilimizde söyleyecek bir söz kaldıkça, dizlerimizde derman oldukça, görevimizi yapmak için canla başla çalışacağız ya Resulallah (asm)… Hiç olmazsa ellerimizi kapalı tutmayacağız, bir başka eli tutmak için açık bırakacağız. Dört parmağımız birbirinin üstüne kenetlense de, şahadet parmağımızı açıkta bırakacağız. Dünyada niçin bulunduğumuzu ve neden yaşadığımızı, görevimizin ne olduğunu, şahadet parmağımıza bakıp bakıp anlayacağız. Şefkatini, şefaatini esirgeme bizden. Hayatdar olan ruhaniyetinden, feyzinden ve nurundan bizleri mahrum etme. Bir yerlerden küçük bir ışık sızsın, karanlık odamıza girsin, girsin de başımızı okşasın ya Resulallah (asm)… Seni seven Rabbimiz, bizi de sevsin inşallah.

Sen bizim canlı güneşimizsin ya Resulallah (asm)… Sen görevini güzel yaptın. Ama biz yapabildik mi? Bu soruyu her gün soracağız kendimize…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*