“Senin ne kıymetin var ki…”

Başlıktaki bu ifade öyle bir kitapta, öyle bir makamda yerini alıyor ve öyle bir zatın ağzından çıkıyor ki, azgın nefs-i emmareyi dizüstü çöktürüyor, hakikata boyun eğdiriyor.

Nimetleri beğenmeyen yahut onların tasnifini kendi beynine göre yapan, hem de kendini beğendiği halde kendinden bile haberi olmayan her kim ise, ah şu hakikata bir kulak verebilse ve akıl nimetiyle kafasını teftişe tabi tutabilse.. İşte o hakikat:

“Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’i hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nikmet olmasın? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?“1

Bu hakikatın bir de hikâyesi var: “Padişah ve akıl hocası…”

Padişah da olsa, onu deneme ve denetleme hakkı elbette ki akıl hocasına aittir. Hele bir de bu akıl hocası evliyadan bir zat olursa…

Günün birinde, akıl hocası, dilenci kılığına girip, çok hırslı olan sultanın karşısına çıkar. Elindeki kabı göstererek, şöyle sorar:

-Şanlı padişahım, sizin gücünüz bu kabı altınla doldurmaya yeter mi?

Padişah hiddetlenerek, kabın altınla doldurulmasını yaverine emreder.

Lâkin, mümkünü yok. Kabın altında sanki görünmez bir kuyu varmış gibi, dökülen altınlar, elmaslar ve her türlü mücevherat kaybolur ve kab hep bomboş görünür. Padişah, bu gidişle hazinenin boşalacağını düşünerek, olayı durdurur ve hayretle bunun sırrını öğrenmek ister. Dilenci kılığındaki akıl hocası, kendisini gizleyen kılığından sıyrılıp, işin sırrını şöyle açıklar:

“Bu kab” der, “insan hırsından yapılmıştır.“ Ve hiçbir şey onu dolduramaz. Hırsına mağlûp olan insan, ister senin gibi padişah olsun isterse de bir köylü… Kesesi hiç dolmayan dilenciye benzer. Dünyanın en güzel sarayları, dünyanın en güzel atları, dünyanın en büyük hazineleri onu doyurmaz. Hatta dünyayı da yutsa tok olmaz. Elinde kabıyla, dilenir durur.”

Hikâyedeki sultanı geçmişte bırakıp günümüz sultanlarına, başkanlarına bakalım..

Aslında günümüz demokratik sistemleri hem halkın, hem de idarecilerin işini kolaylaştıran ölçü ve prensiplere zaten sahiptir. Yeter ki açıklık ve şeffaflık olsun. Yeter ki toplumlar, kendi idarecilerini gözlemleyecek ve sorgulayacak kadar uyanık olsun..

Omuzlarındaki yükün ağırlığını hisseden gerçek idareciler, zaten hakkın hatırını ve umumun hukukunu daima özetir. Yıprandığını ve yorulduğunu hisseder etmez, daha güçlü omuzlara devretmek için ve zaafa düşmeden emaneti teslim etmek için âdeta yalvarır. Bunun aksi bir durum; yani ilânihaye kendini orada tutmak için, türlü yollara başvurmak, bulunduğu pozisyondan ayrı düşmeyi kendine yedirememek, emaneti bir başka ele devretmekten hazzetmemek ve bunu “zül” telâkki etmek, akla ziyandır. Vesselam..

Dipnotlar:

1-Mesnevî-i Nuriye, s.162

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*