![]()
“Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz.”1 (İnsan aklı görev yapmayı bıraksa ve tefekkür etmeyi ihmal etse bile, vicdanı Yaratıcı (Sâni’) olan Allah’ı unutamaz ve O’na yönelişini sürdürür.)
İçinde soluklandığımız bu çağ, tarifsiz bir çelişkinin aynasıdır. Küresel iletişimin en parlak ışıkları altında, birbirimize hiç olmadığımız kadar yakınız. Oysa kalplerimiz, ıssız çöller kadar birbirinden uzakta.
Ekranlarımızdan gözlerimize dolan bilgi selinde, bir yanda insan dehasının teknolojik harikalarına hayran kalırken; diğer yanda “soykırım vahşetine” ve “manevi değerler yozlaşmasının” acı verici yıkımına şahit oluyoruz.
Modern insanın ruhunu titreten temel soru şudur:
Bizi “insan” kılan o kayıp, gizli rehberimiz; o “Vicdan” dediğimiz kutsal duygu; bu gürültünün ve kaosun arasında; şimdi nerede duruyor?
Bediüzzaman Said Nursi’nin kalbi titreten derinlikli tespitleri, vicdanı salt ahlaki bir iç ses olmaktan çıkarıp; onu varoluşumuzun, inancımızın ve toplumsal huzurun anahtarı olarak konumlandırır. Vicdan, insanın en mahrem ve en sadık hâkimi; “Yalan Söylemeyen Gizli Muhbiri”dir.
1-Vicdanın Derin Yapısı: Ebediyet Arzusu ve Marifetullah
Vicdan, fıtrat-ı zîşuur (şuurlu yaratılış) olarak tanımlanır. Onun görevi; bizi et ve kemikten ibaret biyolojik bir varlık olmaktan çıkarıp, ruhu ebediyete adanmış manevi bir yolculuğa çıkarmaktır.
- “Ebed, Ebed!” Çığlığı ve İlahi Cezbe
İnsan, yaşı, mevkii ne olursa olsun, fıtraten fâniliğe razı olamaz. Vicdanın en köklü arayışı, göğsümüzü parçalayan “ebediyet” çığlığıdır. “Kim uyanık vicdanını dinlerse, ‘Ebed, ebed!’ sesini işitecektir.”2
Tüm dünyevi birikimler, maddi başarılar ve unvanlar, vicdanın sonsuzluk ihtiyacını asla dindiremez. Bu, içimizdeki ruhun “incizap ve cezbe” ile daima bir Gaye-i Hakikiye’ye (Allah’a) doğru çekilmesinin tarifsiz gücüdür.3
Vicdan, Yaradan’ını bu doğal; bu tutkulu çekimle tanır. En koyu inkârcının bile bir “ontolojik delil” olarak içselleştirdiği bu biliş, onu yatakta rahat uyutan tek hakikattir.
Çünkü bilir ki, kâinatın idaresinde mutlak güce sahip; bir Kadîr-i Mutlak vardır.
- İstinad ve İstimdad: Güvence ve Dua Pencereleri
Vicdan, insan varlığının iki temel zaafını -sonsuz acz (güçsüzlük) ve fakr (muhtaçlık) – idrak etmemizi sağlar. Hayatın amansız fırtınalarına karşı sığınmamız gereken iki küçük, ama hayat veren pencere sunar:
Nokta-i İstinad (Dayanma Noktası): Hadsiz musibetlere, küresel kaos ve çaresizlik hissine karşı bizi koruyacak bir Kadîr-i Mutlak’a dayanma ihtiyacı. Vicdan daima Vâcibü’l-Vücuda (Varlığı Zorunlu Olana) bakar.4
Nokta-i İstimdad (Yardım İsteme Noktası): Tüm maddi ve manevi ihtiyaçlarımızı giderecek bir Ganiyy-i Rahîm’den medet dileme mecburiyeti.4
Bu iki nokta, “vicdanda açılan iki küçük penceredir.” Akıl yorulup kapansa, göz yanılsamalara takılsa bile; vicdanın bu pencereleri daima açıktır. Oradan bakar, dua eder ve kalbimiz nihayet huzur bulur.
- Vicdanın Hastalığı: Yozlaşma ve Mühürlenme
Böylesine hayatî bir merkez olan vicdan, maalesef ihmal ve yanlış tercihlerle hassasiyetini kaybeder; hatta çürüyebilir.
- Günahın Ağırlığı ve Hassasiyet Kaybı
Vicdan, fıtratın sesi olarak Kur’an’ın emir ve yasaklarını da derinden tasdik eder. Kur’an haksız kazancı yasaklarken, vicdan haksız kazançtan tarifsiz bir rahatsızlık duyar.
“Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hile karıştıranlara!..”5
Ancak vicdan, tıpkı hassas bir kuyumcu terazisi gibi, zamanla bozulmaya, hassasiyetini kaybetmeye mahkûmdur. Onu bozan en büyük etken ise günahtır.
Hadis-i şerifte günah, “kalbi rahatsız eden ve başkalarının bilmesinden hoşlanılmayan şeydir”6 şeklinde tarif edilir.
İlk yalan söylendiğinde yüzün kızarması, kan basıncının artması; vicdanın anlık, masum tepkisidir. Bu, kuyumcu terazisinin bir saç kılını dahi tartması gibidir.
Fakat yalan, iftira ve haksızlık alışkanlık haline geldiğinde; vicdan artık tepki vermez; hassasiyetini kaybeder. Ve tonluk ağırlıkları tartan kaba terazilere döner.
Bu durum, vicdanın ayçiçeği misaliyle anlatıldığı gibidir: Ayçiçeği sürekli Güneş’e yönelirken; başı ağırlaştığında sadece yere bakar; güneşi takip edemez. Günahların ağırlığı vicdanın fıtrî yönelişini engeller.
Bu biyolojik tepkilerin (yüz kızarması) arkasında yatan psikolojik mekanizma, modern nörobilimde “vicdan merkezleri” olarak bilinen beyin bölgeleriyle ilişkilidir.
Özellikle prefrontal korteks ve amigdala, ahlaki karar verme ve suçluluk/empati duygularının oluşmasında kilit rol oynar. Sürekli günah ve haksızlık, bu bölgelerdeki tepkileri köreltir, bir nevi “ahlaki uyuşma” (moral disengagement) hali meydana getirir.7
II.Vicdanın Tefessühü ve Soykırım Vahşetine Giden Yol
Manevi çöküşün en ürkütücü aşaması, vicdanın “tefessüh etmesi (çürümesi)” ve “hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne” geçmesidir.8
Mühürlenme: Bireysel ve toplumsal nefret ideolojileri, kurbanları “öteki” veya “zararlı haşere” olarak kodlayarak; vicdanın kurbanlara karşı olan itiraz şerhini; o son sesini boğar. Kalp ve vicdan, bu katı zulmetle mühürlenir.9
Artık içte kötülüğe karşı çıkan “daimî manevi yasakçı” susturulmuştur.
Soykırımın Dili: Tarihte yaşanan büyük vahşetler ve günümüzde tanık olduğumuz soykırım boyutundaki zulümler, öncelikle “vicdanın toptan mühürlenmesiyle” başlar. Bu, adil bir hâkimin yerine; kör ve taşlaşmış bir ideolojinin geçtiği; insanlığın en büyük; en utanç verici trajedisidir.
III. Vicdanın Hükmü: İnsan Kalmanın Gereği
Vicdan, sadece kötülüğün kaynağına işaret etmez; aynı zamanda iyiliğin de sarsılmaz güvencesidir. O, “asla affetmeyen gizli bir hâkimdir.”
Vicdan Azabı: Kul hakkını çiğneyen, adaleti yok sayan kişi; dış kanunlardan ustaca kaçsa dahi; vicdanın içindeki o yakıcı “huzursuzluk azabından” kaçamaz.
Vicdan, kişinin iç dünyasındaki en sadık hâkimdir; hem dünyada hem de Mahkeme-i Kübra’da bizi yargılamaktan asla çekinmez.
Cenab-ı Hak, mükâfatı iyiliğin içine, cezayı ise kötülüğün ta derinliğine yerleştirmiştir.
“Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz…”10
Kötülüğün cezası, fiilin içine yerleştirilmiş bir “depresyon, anksiyete ve psikosomatik rahatsızlık” kaynağıdır.11
Hakiki Adalet: Toplumsal huzur ve adalet, ancak vicdanın rehberliği ile mümkündür. Had ve ceza, “Emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına” icra edildiği vakit; akıl, kalp, ruh ve vicdan topyekûn tesir altına girer.12
Aksi takdirde, kanunlar yalnızca dışsal bir korku yaratır, içteki kötülük meyelanını durdurmaya yetmez.
İnsan olmanın en yüksek, en narin payesi; “Vicdanen Mutmain” olmaktır. Yaşınız, mesleğiniz, unvanınız ne olursa olsun; hayatınızın sonunda huzurla yatağa yattığınızda size yoldaşlık edecek tek şey; vicdanınızın sessiz, aydınlık onayıdır.
Bizler, üzerimizde yetmişten fazla ismin nakşını taşıyan “Nakş-ı Âzam”ız.13
Kâinatın en kıymetli sanatı, en hassas terazisiyiz. Görevimiz, bu kutsal teraziyi; bu yalan söylemeyen sadık muhbiri; günahların ve haksızlığın pasıyla köreltmemektir.
Vicdanımızı diriltmek, kalbimizin mühürlerini çözmek; şimdi en büyük vazifemizdir. Bunun için:
- Huzursuzluğa Kulak Verelim: En ufak haksızlıkta, o kör edici sessizlik anında duyduğumuz o tarifsiz huzursuzluk; vicdanımızın bize gönderdiği son uyarıdır. Onu bastırmayalım, üzerini örtmeyelim; aksine gözyaşlarımızla, tövbemizle cilalayalım.
- Acz ve Fakrımızı İkrar Edelim: Kendi gücümüzün ve aklımızın sınırlı olduğunu itiraf edelim. Sadece kendi fani gücünüze değil, sonsuz bir Kudret’e dayanarak; hayatın acılarına karşı sarsılmaz bir istinad (dayanak) noktası edinelim. Yalnızca O’na sığınmak, ruhumuzu özgürleştirecektir.
- Kendimizi Okuyalım: Başkalarını, dünyayı yargılamadan önce; kendi içimize dönelim. Kendi vicdanımızı sorgulayalım. Zira vicdan sustuğunda, sadece birey değil; bütün bir insanlık da kendi özünden ve kemalâtından uzaklaşır.
Bireysel ve küresel vahşeti yenecek yegâne güç; her birimizin yeniden diriltmeyi seçtiği; gözyaşlarıyla ıslanmış; acıyla bilenmiş; aydınlık bir vicdandır.
Vicdanen rahat olmak kadar dünyada tatlı bir şey yoktur. O, saadet, istikamet, insaf, merhamet ve adaletin hayat veren pınarıdır.
Vicdan, insanın sadece akıl ve mantıkla değil; aynı zamanda kalp ve fıtratla da Yaratıcısına yöneldiği; “Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı” (görünmeyenler âlemi ile görünenler âleminin birleştiği veya temas ettiği nokta) olan mübarek bir merkezdir.
İnsanın vazifesi, bu kutsal teraziyi; bu paha biçilmez cevheri; günahların kiriyle paslandırmamak; daima iyilik ve istikametle parlatmaktır. Zira kişi yalan söylese de, kalbiyle konuşan ve asla yalan söylemeyen tek varlık vicdandır.
İnsan, ancak vicdanın; o narin ama güçlü sesine kulak vererek; acz ve fakrıyla Rabbine sığınarak; dünya ve ahiret saadetine kavuşabilir.
O ses, kaybolmuş ruhlarımızın sonsuzluğa uzanan umut köprüsüdür.
Dipnotlar:
1 – Mesnevî-i Nuriye; Nokta, s.276. (Fıtrat-ı zîşuur tanımı).
2 – Sözler; Yirmi Dokuncu Söz, s.589. (Sekizinci Medar – Ebediyet çığlığı).
3 – Sözler; Lemeât, s.784. (İncizap ve cezbe).
4 – Sözler; Otuz Üçüncü Söz, s.769. (Nokta-i istinad ve istimdad).
5 – Kur’an-ı Kerim; Mutaffifin Suresi, 1. ayet.
6 – Hadis; Tirmizi; Zühd, 52.
7 – Greene, Joshua D. (2014). Ahlaki Kabileler: Duygu, Akıl ve Bizimle Onlar Arasındaki Uçurum. (Nörobilim ve ahlaki karar verme ilişkisini inceleyen temel eserlerden).
8 – Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, s.515,516. (Vicdanın tefessühü ve zehir hükmü).
9 – İşârâtü’l-İ’câz; Bakara Sûresi; Âyet: 6, s.90,91. (Kalb mühürlenmesi).
10 – Kur’an-ı Kerim; İsra Suresi; 7. Ayet. (Vicdanın asla affetmeyen hâkim oluşu).
11 – Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Temel Kavramları. (Suçluluk ve depresyon ilişkisi).
12 – Eski Said Dönemi Eserleri; Hutbe-i Şâmiye, s.265. (Adaletin vicdan üzerindeki tesiri).
13 – Sözler; 33. Söz; Otuz Birinci Pencere; İnsan Penceresi, s.770. (Nakş-ı Âzam: Büyük nakış; Sanii gösteren sanat eseri. O esma tecellileriyle varlık sahasına çıkan eşya; bütün insanlık âlemine hizmet ettiği için; her insan nakş-ı azam manasına dâhildir. Bilindiği gibi, ism-i azam; bütün isimleri birlikte ifade etmektedir. Bütün âlemlerde tecelli eden, bütün isimlerin; insanda da tecelli etmiş olması cihetiyle insan “nakş-ı azam” oluyor).
Benzer konuda makaleler:
- Peygamber efendimizin iletişim tekniği
- “Soykırım” bühtanına karşı…
- Vicdan üzerine bir mütalâa
- Başkasının günahını taşıyan adam