Şevkin ve iradenin önündeki engeller

Kâinat içinde nereye bakılsa, bir nizam ve bir hikmet görülmektedir. Çiçeğe bakıldığında seyretmek ve tefekkür etmek için yaratıldığını, meyveye bakıldığında yemek için yaratıldığını, hayvanâta bakıldığında türlü türlü gaye için yaratıldığını anlıyoruz. İnsana bakıldığında da ilim öğrenmek, tefekkür etmek, ubudiyet ve şükretmek için yaratıldığı anlaşılıyor.

Her şeyde bir teceddüd, yenilenme ve kemâle doğru bir adım, aşikâr bir şekilde kendini gösteriyor. İnsan eli karışmadığı sürece bu fıtrat kanununa mahlûkatın hepsi imtisâl edip, nizam ve intizama uymaktadır. Bu fıtrî kanunu bozan, tahrip eden veya uyum sağlamayan tek mahlûk insandır.

İşte insan, bu fıtrî seyre ayak uydurmaz, kâinatın her yerinde meydana gelen teceddüd ve yenilenmelere, değişimlere marifet adına iştirak etmez ise, yavaş yavaş şevkini, heyecanını, himmet ve gayretini kaybetmeye başlayacaktır.
Bu yüzden insan bilgi ve marifet planında sürekli yenilenme yollarını araştırmalı, kapasite arttırımına gitmeli ve bu hususta ısrarlı olmalıdır. Aksi halde, pörsümeye, şevkini kaybedip amaç ve ideal yokluğuna düşüp, anlamsızlık ve sıkıntı hastalıklarına yakalanıp, hayatını negatifleştirecek ve ümidini kaybetmiş olarak yaşayacaktır. Böyle bir halde ise, insan ya kendini geri çekip içine kapanacak ya da o zamana kadar inandığı ve savunduğu fikir ve değerlere karşı tenkit hastalığına tutulacaktır.
Özellikle iman, Kur’ân hizmetinde şevkini kaybedenler ya köşelerine çekilip hâneperest, nefisperest, meylürrahat, tembellik ve tenperverlik hastalığına düşerler ya da hizmetteki arkadaşlarını, camiasını, dâvâsını, tesanüdü bozacak şekilde insafsızca tenkit ederler.
İnsanın manevî hayatı adına hep canlı kalması, şevk ve gayretini yitirmemesi elbette kişinin iradesine bağlıdır. İnsan, eğer nefsiyle baş başa kalırsa, iradesinin hakkını vermez, gayret ve çaba göstermezse, bu sefer hiç olmayacak meşguliyetler ve malayaniyatlar hayatına girer.
Böyle kişiler, “Bizim bildiğimiz şeyler, öğrenmeme gerek yok” diyerek ülfet ve ünsiyet hastalığına yakalanıp gevşekliğe ve tembelliğe düşebilirler ve hatta ibadet yapsalar bile vicdanlarında hissederek yapamazlar.
Evet, insanın hizmetlerde, ibadetlerde gayret ve şevkinin hiç bitmemesi, kişinin iradesiyle doğrudan alâkalıdır. İbadetler irade ile yapılırken, ibadetlerin de iradeyi kuvvetlendiren özelliği vardır. Bu yüzden iradeyi kıracak engelleri ve iradeyi kuvvetlendirecek hususları bilmek gerekecektir.
İradenin önündeki en önemli engellerden birisi, Bediüzzaman’ın tesbiti ile, “Umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahattır.” Her insan, düşebileceği bu hissî boşluğa karşı kararlı durmak ve uyanık olmak durumundadır. Bu kararlılığı ve uyanıklılığı sağlayacak tek şey ise, rıza-i İlâhiyi esas almaktır. Ancak ihlâsın olduğu iyi niyetler ve duâlar ile insan iradesini kuvvetlendirip himmet sergileyecektir.
Rahmet, zahmettedir. Zahmetsiz rahmete ulaşmak mümkün değildir. İşte bu hakikati düstur yapmak, rıza-i İlâhîyi esas almak, büyük zatların hayatlarını bilmek ve okumak, iradenin ve şevkin önündeki en büyük engellerden biri olan rahata düşkünlük hastalığını yok edecektir.
Himmet, şevk, azim ve iradenin önündeki bir diğer engel ise, şöhretperestlik hastalığı, yani makam ve mevki sevgisidir. Hısr-ı şöhret, kendi içinde zehirli bir bal iken, aynı zamanda insanı bağlandığı kadar koparan ve hayattan usandıran bir hastalıktır. Çünkü bu tür insanlar övgülerle, takdir ve alkışlarla beslenirler. Bu olmadığı veya bulamadıkları takdirde, kendilerini tamamen çekip, bir köşeye âtıl bir vaziyete atarlar.
Hazret-i Ömer (ra), “Allah bizi dini ile şereflendirdi” demiştir. İman, Kur’ân hizmetindeki kişiler de şevk ve gayretlerini yitirmek üzereyken veya makam sevgisi, nazar-ı âmmede mevki sahibi olmak gibi hastalıklara tutuldukları anda, Hazret-i Ömer (ra) gibi, iman nimetinin farkında oldukça, gerçek anlamda şerefli ve izzetli olunacağını düşünmeleri gerekir. Başka şeylerde şan ve şeref aramak, ancak birkaç dalkavuk insanı memnun edecektir. Oysa gerçek izzet ve şeref imandadır ve iman hakikatlerini yaşamaktadır.
Büyük zatlara bakıldığında hubb-u cah hastalığından yılandan, akrepten kaçar gibi kaçtıkları görülmüştür. Zira bu hastalık insanı donuklaştıran, iradesizleştiren, kişiliksiz ve riyakâr bir yapıya sokan bir hastalıktır.
Gerçek büyüklük tevazu ve mahviyettedir. Bediüzzaman, Münâzarât adlı eserinde bununla ilgili bir tesbitte bulunur. Bu hayatın içerisinde, herkesin görülmesi için pencereleri vardır. Büyük insan, görülmek için tevazu ile eğilir, küçülür; küçük insan ise, tekebbür ile dikilir ve büyük görünmeye çalışır. Peygamber Efendimiz de (asm), bir hadis-i şerifinde, “Allah, tevazu ve mahviyet içinde olanları, yükselttikçe yükseltir. Kibre girip çalım satanı da yerin dibine batırır” demiştir.
Nitekim iman, Kur’ân hizmetlerinde irademizin hakkını veremeyişimiz ve arkasından da şevk ve gayretimizi kaybedip, ümitsizliğe düşmemizin elbette pek çok sebebi vardır. Bu haftaki yazımızda bunlardan iki tanesi olan rahata düşkünlük ve makam sevgisi üzerinde durduk.
İnşâallah sonraki yazımızda da, iradeyi felç eden, şevki ve azmi kıran diğer engellerden bahsedeceğiz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*