Şeytandan ders almak

İnsan bu dünyada bir misafir yolcudur. Vatan-ı aslîsi olan saadet âlemine gitmek ve oraya liyakat kazanmak için imtihana tabi tutulmuştur.

İnsanın dünyadaki vazifesi, kabiliyetlerini geliştirip, hakiki insaniyet mertebesine yükselerek Cennete lâyık bir kıymet almaktır. İşte bu hikmet ve maslahatlara binaen, “Cenab-ı Hak, gayr-i mütenahi hikmetler için, bu âlemi imtihana sahne yaptı. Ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef’ ile zararı, hüsün ile kubhu, hülasa iyilikle kötülüğü, karışık bir şekilde, Cennet ve Cehenneme tohum olmak üzere, kâinatın şu mezraasına serpti. Evet, madem ki bu âlem nev-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık bir şekilde olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin.”1

Kâinatta yaratılan şeytanlar ve şerler zahirde şer görünseler de hakikatte insanların kemâlâtı için yardımcı birer unsurdur. Çünkü ”Her şeyin ve işin tekâmülü, zıtlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ, hidayetin tekâmülüne dalâlet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalâletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü’minin imanı ve hidayeti birden bine çıkar. Bu iki cihet teklifin (mükellefiyetliğin) eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibarıyla, teklif saadet-i nev’iyenin yegâne amilidir.”2 “Muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hakk’ın hayvanatından bir nevî habislerdir ki, Fatır-ı Hâkim onları dünyanın imareti için halk etmiştir. Mü’min ibadına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vahid-i kıyasî [ölçü birimi] yapıp, akabinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.”3 Anlaşılan o ki, şeytanların ve şerlerin en mühim ciheti mü’minin kemâlât bulmasıdır. Hattâ şeytanların devamlı üflediği vesveseler de bu kemalâta birer yardımcıdır. Evet, “asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharriye daidir, ciddiyete vesiledir; lakaytlığı atar, tehavünü [ehemmiyet vermemeyi] def eder. Onun için Hâkim-i Mutlak, şu dar-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada, bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor.”4

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu ince meseleyi Risale-i Nur yoluyla herkesin anlayabileceği tarzda anlatmaktadır. Bilhassa Hikmetü’l-İstiaze, yani Şeytandan Allah’a sığınmanın hikmetlerinin anlatıldığı On Üçüncü Lem’a’da meseleyi etraflıca ele alarak şu ifadelerle özetlemiştir: “Şeytanın vücudunda cüz’i şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalat-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade meratip var. Belki zerrelerden şemse kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakkî zembereğinin hareketi mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa melaikeler gibi insanların da makamları sabit kalırdı.”5

“Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; mertebeleri sabittir, nakıstır. Âlem-i insaniyette ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat, nihayetsizdir. Nemrudlardan, firavunlardan tut, ta sıddıkın-ı evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.”6

Şeytanla mücahede vesilesiyle hakiki insaniyet mertebesine terakki eden insan; şeytanın gösterdiği sabır, sebat, ümit ve ısrar hasletlerinden de dersler çıkarmalıdır. Meselâ, hem asrın Mehdisiyle hem de Hazret-i İsa (as) ve sâir büyük zatlar ile korkmadan, yılmadan ve kendisinin şeytan olduğunu bileceklerini kesin bildiği halde, ümitle şeytanî vazifesini yapması, mü’minler için hakkı tebliğde ve hakta sebatta ibret alınacak bir ders hükmündedir. Şeytanın şerde istimal ettiği ihlâsı, mü’minler hakta kullanmalıdır.

Velhasıl, “kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünkü çok netaic-i mühimme için halkolunmuşlardır… Kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba’s-ı enbiya ile bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. A’la-yı illiyindeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i safilindeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyâtîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve külli neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değildir.”7

Daha öz bir ifadeyle; “Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer ise cüz’idir.”8   

Dipnotlar:
1-İşaratü’l İ’caz 319,
2-age.357,
3-Lem’alar 302,
4-Sözler 441,
5-Lem’alar 210,
6-Mektubat 12,
7-age.12,
8-Muhakemat 63

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*