EURONUR ÖZEL

Şeytanın Altı Desisesi (Tuzakları)

Özel Makale / tuzak

Hizmet Ehlini Yıkmak İçin Kurulan Altı Tuzak ve Onlara Altı Cevap

Bediüzzaman Said Nursî’nin Yirmi Dokuzuncu Mektubu’ndan Altıncı Kısım

Kapıya Kilit Vurmadan Önce

Savaş her zaman meydanda olmaz.

Bazen en tehlikeli muharebe, gözle görülmez. Silahsız, sessiz, gülümseyerek yapılır. Ve hedef, insanın bedeni değil; iradesinin diz çökmesidir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu risalede tam da böyle bir savaşı anlatıyor. Şeytan-ı ins ve şeytan-ı cinnî’nin – yani hem görünen hem görünmeyen düşmanın – Kur’ân hizmetçilerine kurduğu altı tuzağı, birer birer deşifre ediyor.

Bu altı tuzak sıradan değil… Her biri, insanın en zayıf damarına basıyor. Her biri, farklı bir kapıdan giriyor. Ve her biri, hedefe çok yaklaşmış, içeriden vurabilecek kadar sinsi…

“Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur.” (Hûd Suresi, 113. Ayet).

Bu ayet, risalenin başlangıç ayeti…

Ve o ayet şunu söylüyor: Zulme meyletmek büyük ihanettir. Ama o meyli oluşturmanın yolu, büyük bir hile gerektirir. Ve o hile, altı farklı kapıdan girer.

Gelin o kapıları birlikte görelim. Ve kapıyı gördüğümüzde nasıl kilitleneceğimizi öğrenelim.

BİRİNCİ TUZAK

Şöhret Arzusu: Ejderhanın En Tatlı Zehri

İnsanın En Zayıf Damarı

Bir düşünün: Hiçbir ücret almadan, hiçbir menfaat beklemeden insanları hizmetinden vazgeçirebilecek en güçlü silah nedir?

Övgü…

Risale diyor ki: İnsanda, ekseriyetle hubb-u cah denilen bir his var.

Şöhret hırsı… Görünme arzusu… Nazar-ı âmmede yer kapma isteği…

Bugünün dünyasında karşılığını “beğenilme, takipçi toplama ve dijital alkış” olarak bulan o tehlikeli dürtü…

Bu his o kadar güçlüdür ki, insan bu uğurda hayatını bile feda eder.

Ve işte düşman tam buraya basıyor.

Çünkü bu his, “insanların en zayıf damarıdır.”

Eğer birini yakalamak istiyorsanız, o damarı okşayın… O damarla onu kendinize bağlayın… Ve sonra o damarla onu mağlup edin…

Peki, tuzak nasıl kurulur?

Şöyle: Ehl-i dalâlet, hizmet ehlinden birine yaklaşır. “Seni tanıyoruz, seni takdir ediyoruz, seni medyaya çıkarabiliriz, seni meşhur yapabiliriz” der. Ve o kişi, farkında olmadan sarhoş olmaya başlar.

“Hakikî olmayan bazı biçare dostlarımı o suretle çektiler, mânen onları tehlikeye attılar.”

Bediüzzaman Hazretleri en çok bundan korktuğunu söylüyor. Savaş meydanındaki düşmandan değil; içeriden gelen bu tatlı zehirden…

İki Cemaat, İki Mevki

Risale burada çarpıcı bir benzetme yapıyor. Ayasofya Camii’ni düşünün… İçi ehl-i fazl ve kemal ile dolu… Dışarıda birkaç haylaz çocuk, birkaç serseri, birkaç yabancı seyyah…

Şimdi o camiye bir adam giriyor. Eğer Kur’an okuyor, güzel ve samimi bir üslupla ilim konuşuyorsa – içerideki o muazzam cemaat ona döner, manevi dua ile ona sevap kazandırır. Yalnız dışarıdaki o haylazlar hoşlanmaz.

Ama kim umursar?

Eğer o adam o camiye girip şarkı söyleyip, raksedip, hevâ peşinde koşarsa – haylazlar güler, serseriler alkışlar. Ama içerideki o muazzam cemaat, ona nazar-ı nefret ile bakar.

“İşte aynen bu misal gibi, âlem-i İslâm ve Asya muazzam bir camidir.”

Bu kâinat bir camidir. Ve o camide yüz milyonlar Müslüman var. İhlâsla hizmet eden, rıza-yı İlâhîyi esas tutup Kur’ân’ı yaşayan biri, bu camideki bütün ehl-i hakikatin manevi duasına ortak olur.

Peki, ehl-i dalâletin birkaç dalkavuğunun alkışı, buna değer mi?

Bediüzzaman Hazretleri’nin cevabı kesin:

“Evvelâ rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmânî ve kabul-ü Rabbânî öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir.”

Bir zerre…

Düşünün: İnsanlığın bütün alkışı bir araya gelse, Allah’ın bir anlık rızasının yanında bir zerre bile değil…

Ve o zerre, kabir kapısında söner. Beş para etmez.

Ama Allah’ın rızası?

O hem bu dünyada hem berzahta hem de cennette parlar.

Meşru Bir Kanal

Ama Bediüzzaman Hazretleri insancıl bir gerçeği de kabul ediyor: Bu his tamamen söndürülemeyebilir.

Peki, o zaman ne yapılacak?

O hissin yönü değiştirilecek.

Eğer hubb-u cah hissi susturulamazsa, ihlâsı esas tutmak, hizmete güzel bir tesir bırakmak niyetiyle, belki bu hissin meşru bir ciheti bulunur.

Yani şöhret için değil, hizmetin ulaşması için insanların ilgisini kazanmak…

Bu ince ama çok kritik bir ayrımdır. Hedef rıza-yı İlâhî olduğu sürece, insanların ilgisi bir araç olabilir. Ama hedef o ilgi olursa, her şey bozulur.

Ve risale o muhteşem sonucu veriyor: İhlâs yolunu tutan insan, yılanları kaçırıp arıları celb eder.

Isırıcı düşmanları uzaklaştırıp, dualarıyla ve feyizleriyle besleyen gerçek dostları kazanır.

Hangisi daha değerlidir?

Cevabı vicdanınıza bırakıyoruz.

İKİNCİ TUZAK

Korku: Köprüden Geçemeyen Kahraman

En Eski Silah

Savaş tarihinde en eski silah nedir?

Ok değil… Kılıç değil… Ateş değil…

Korku…

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır.”

Ve dessas zalimler bu korku damarından çok istifade ederler. Korkutarak gemlerler. Vehim üstüne vehim yığarak hareketi durdururlar.

Gelecek kaygısı, geçim korkusu veya dünyevi kayıplarla insanı felç ederler.

Ve sonra o keskin benzetme: Bir adam damın üzerinde duruyor. Dessas biri, zararlı görünen bir şeyi göstererek onu korkutuyor, kova kova damın kenarına getiriyor.

Ve baş aşağı düşüp boynu kırılıyor.

Oysa o zararlı şey yoktu. Sadece vehimdi.

“Hatta bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.”

Sinekten kaçarken yılana düşmek…

Bu, korkunun mantıksızlaştırdığı aklın trajedisidir.

Kayık ve Hesap

Risale şimdi bir hikâye anlatıyor. Ve o hikâye, sayıların gücüyle korkunun ne kadar saçma olduğunu gösteriyor.

Birlikte bir yolculuk yapıyorlar. Karşıya geçmek için kayığa binmek şart… Ama arkadaş korkuyor: “Korkuyorum; belki batacağız.”

Ve Bediüzzaman Hazretleri sorular sormaya başlıyor:

“Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?” Belki bin…

“Senede kaç kayık gark olur?” Bir iki tane… Bazı sene hiç batmaz…

“Sene kaç gündür?”  Üç yüz altmış…

“Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz.”

Ve sonra o nefes kesen kıyaslama:

“Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?”

“Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.”

“Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var. Öyleyse, üç bin altı yüz günde her gün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et.”

Aklı başına geldi. Kayığa bindi.

Bu diyalog sadece bir kayık hikâyesi değil…

Bu diyalog, korkunun matematik olarak çöküşünün hikâyesi…

Kur’ân’ın Kalesi

Bediüzzaman Hazretleri, kardeşlerine şu cevabı öğretiyor:

“Biz hizbü’l-Kur’ân’ız. ‘Şüphesiz ki Kur’ân’ı Biz indirdik; onu koruyan da elbette Biziz.’ (Hicr Sûresi, 9. Ayet) sırrıyla, Kur’ân’ın kalesindeyiz. ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.’ (Âl-i İmrân Sûresi, 173. Ayet) etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur.”

Ve o çarpıcı mantık:

“Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz.”

Yüzde bir ihtimal ile fâni hayata zarar gelecek diye, yüzde yüz kesinlikle ebedî hayatı mahvedecek bir yola gitmek…

Bu hangi akıl?

Ve o tarihi sahne: İngiliz ordusu İstanbul’u işgal etmiş. Anglikan Kilisesi’nin başpapazı, Meşihat-ı İslimiye’den altı soru soruyor. Altı yüz kelimeyle cevap istiyorlar.

“Altı yüz kelimeyle değil, altı kelimeyle de değil, hatta bir kelimeyle dahi değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı, mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!”

İşgalcinin topuğu boğazında iken, onun papazına diz çökmek…

Bu hangi izzet?

Ve diz çökmemenin bedeli ne olursa olsun…

Bediüzzaman Hazretleri o bedeli en güzel formülle hesaplamış:

“İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir.”

Kaçmak, kurtuluş değil…

Kaçmak, daha büyük bir tehlikenin içine koşmaktır.

ÜÇÜNCÜ TUZAK

Tamah: Ucuz Satılan Pahalı Ruh

Rızkın Sırrı: Güç mü, Zaaf mı?

Modern dünyanın en büyük yanılgısı şudur: Kim güçlü, kim zeki, kim çalışkansa – rızkını en iyi o bulur.

Ama Bediüzzaman Hazretleri, bu inancı tersine çeviriyor.

Ve delili kâinattır.

Ağaçlara bakın… Yerinde duruyor; rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlara bakın; hırslıca koşuyorlar ama ağaçlar gibi mükemmel beslenemiyorlar.

Demek rızkın vesilesi güç değil, zaaf ve ihtiyaçtır.

Balıklar en aptal ve en iktidarsız hayvanattan… Ama semiz ve beslenmiş… Maymun ve tilki zeki, kurnaz… Ama sû-i maişetten (kötü beslenmekten) zayıf…

“Hem çok ediplerin ve çok ulemanın fakr-ı hali ve çok aptalların servet ve gınâsı dahi gösteriyor ki, celb-i rızkın medarı zekâ ve iktidar değildir, belki acz ve iftikardır, tevekkülvâri bir teslimdir ve lisan-ı kal ve lisan-ı hal ve lisan-ı fiil ile bir duadır.”

Yavruları hatırlayın…

Kendi başlarına hiçbir şey yapamayan o küçücük varlıklar…

En güzel beslenenler onlar…

En zalim canavarlar ise darlık çekiyor.

Ve tarihten ibretlik bir misal: Yahudi milleti, tarihte şiddet-i hırsıyla meşhur olmuş. Ama onlar kadar zillete ve sefalete düşen de yok…

Hırsta zirve, huzurda dip…

Pahalı Mal

Ve şimdi tuzağın kendisi geliyor.

Ehl-i dalâlet geliyor. Para uzatıyor. “Şu küçük hizmeti bırak, bu parayı al” diyor. “Şu ismi söyleme, bu menfaati al” diyor.

Görünürde küçük bir fedakârlık… Gerçekte uçurum…

“Evet, ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazan vesile olur.”

Hesabı yapalım: Bir sene dünyevî rahatlık… Karşılığında sonsuz bir ebediyetin hasar görmesi…

Kim bu alışverişi kabul eder?

Ancak hesabı göremeyen…

Ve Bediüzzaman Hazretleri kendi hayatından örnek veriyor: “Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki, kanaat ve iktisat, maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder.”

Bir de şuna dikkat: O gayr-ı meşru para, alındığında karşılığında bin kat fazla fiyat istenecek…

Hem para alacak, hem hizmete sed çekecek, hem vicdanı karartacak…

Üç kat kayıp, bir kat görünür kazanç…

“Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i Kur’ân’iyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.”

DÖRDÜNCÜ TUZAK

Irkçılık: Türklük Perdesi Altındaki Frenk

Kürt mü, Müslüman mı?

Şimdi en cesur bölüme geliyoruz.

Ehl-i dalâlet, bir yol daha buluyor. Irkçılığı kullanmak… Milliyetçilik duygusunu tahrik etmek…

Diyorlar ki: “Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.”

Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin cevabı, tarihte eşi az görülmüş bir izzet abidesidir:

“Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır.” (Bugün ise iki milyara yaklaşan).

Yani: Beni bir etnisiteye hapsedip küçültmeye çalışıyorsunuz. Ama benim milletim muazzam bir İslam coğrafyası…

Kürtlerin ekseriyeti de o milletin içinde…

Bunları bırakıp, menfi milliyet adına Macar kâfirleri veya frenkleşmiş birkaç dinsizi kazanmaktan yüz bin defa istiâze ederim.

Ve burada Bediüzzaman Hazretleri, daha önceki risalelerde de işlediği milliyetçilik meselesine dönüyor. Ama bu sefer özellikle şu soruyu soruyor:

Türk Milleti Kimden İbaret?

Türkçülük yapıyorum diyorsunuz. Peki, Türk milleti kimden ibaret?

Risale altı kısım sayıyor: Ehl-i takvâ… Musibetzedeler ve hastalar… İhtiyarlar… Çocuklar… Fakirler ve zayıflar… Ve gençler…

Beş kısım, milletin büyük çoğunluğu…

Ve soruyor: Siz bu beş kısmı düşünüyor musunuz?

Onların ihtiyacı sefih bir eğlence mi, yoksa iman nuru mu?

Ehl-i takvâ – sizin frenkmeşrebâne tutumunuz onların nurunu söndürüyor.

Musibetzede ve hastalar – bir nur, bir teselli, bir mükâfat umudu istiyorlar. Siz yarasına zehir serpiyorsunuz.

İhtiyarlar – kabre yaklaşıyorlar. Kabir kapısının ejderha ağzı mı olduğunu, yoksa rahmet kapısı mı olduğunu bilmek istiyorlar. Siz onlara ‘idam kapısı’ diyorsunuz.

Çocuklar – küçük kalplerde büyük arzular var. Onlara en güçlü dayanak, Allah’a iman ve ahirete inanç. Siz bunu kırıp maddî felsefe öğretiyorsunuz.

Fakirler ve zayıflar – yaşamanın ağır yükü altında eziliyorlar. İslamiyet’in şefkati onları taşıyor. Siz o şefkati de kaldırıyorsunuz.

“‘El-hükmü li’l-ekser’ sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir.”

Beş kısmı incitip yalnızca altıncı kısma – gençlere – muvakkat bir keyif vermek, millete dostluk değil… Düşmanlıktır.

Ve Bediüzzaman Hazretleri sonunda şunu söylüyor:

“Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum. Fakat Türklerin ehl-i takvâ taifesine ve musibetzedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine ve zayıflar ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemâl-i iştiyakla müşfikane ve uhuvvetkârâne çalışmışım ve çalışıyorum. Altıncı taife olan gençleri dahi, hayat-ı dünyeviyesini zehirlettirecek ve hayat-ı uhreviyesini mahvedecek ve bir saat gülmeye bedel bir sene ağlamayı netice veren harekât-ı nâmeşruadan vazgeçirmek istiyorum. Yalnız bu altı yedi sene değil, belki yirmi senedir, Kur’ân’dan ahzedip Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr meydandadır.”

Sen ise Türküm diyerek yalnızca bir kısmına sarhoş bir keyif sunuyorsun.

“Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlûp olduğunuz zaman kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla, dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir!”

BEŞİNCİ TUZAK

Enaniyet: Kıskançlığın Kılığına Girmiş İlim

En Tehlikeli Damar

Şimdi belki en derin bölümdeyiz.

Çünkü bu bölüm, dışarıdan gelen bir düşmandan değil; içimizden gelen bir tehlikeden bahsediyor. Modern psikolojinin “narsisizm” dediği, insanın kendi egosunu putlaştırması hastalığı…

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.”

Enâniyet nedir?

Benlik… “Ben” hissi… Kendini ön planda tutma arzusu…

Ve Bediüzzaman Hazretleri çok önemli bir tespite dikkat çekiyor: “Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir.”

“Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. ‘Ben demeyiniz, biz deyiniz’ diyor.”

Bu ne güçlü bir düsturdur. Fâtiha yorumunda gördüğümüz “nun” sırrı buraya da yansıyor. Hizmet, “ben”de değil; “biz”de yaşar.

İlmî Enâniyetin Tehlikesi

Ama risale burada çok ince bir noktaya geliyor. Ve bu nokta, ilim ehline özel bir uyarı…

Dışarıdan gelip hizmet ehlini ifsad etmek isteyenler bazen tutacak yer bulamıyor. Çünkü adam metin kalbli, ihlâslı, kuvvetli. O zaman farklı bir yol deniyorlar:

İlmî enâniyeti tahrik etmek…

“Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister.”

Şimdi çok ciddi bir tablo çiziyor Bediüzzaman Hazretleri:

Bir âlim var. Kalbi risaleleri seviyor. Aklı onların yüksekliğini kabul ediyor. Ama nefsi rahatsız… Çünkü “benim de eserim olmalı, benim de sesim duyulmalı, benim de adım öne çıkmalı” diyor.

Ve o rahatsızlıkla risalelerin kıymetini düşürmeye çalışıyor. Tâ ki kendi mahsûlü onlara yetişsin.

“Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz.”

Bu çok keskin ama çok şefkatli bir uyarıdır. Kimse küçümsenmiyor. Ama rol dağılımı net…

Kıskançlık bunu bulanıklaştırıyor. Ve bulanıklaştığında hizmet de zarar görüyor.

El ve Göz, Kulak ve Kalp

Bediüzzaman Hazretleri bitirirken şu güzel misali veriyor:

“Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir.”

Bu cemaat bir bedendir. Bir uzuv diğer uzvun görevini yapmaya çalışırsa, beden işlevsiz kalır. Bir uzuv diğerini kıskanırsa, beden hasta olur.

Vazifen şu: Birbirinizin meziyetiyle iftihar edin. Birbirinizin başarısından mütelezziz olun… Bu, vicdanın vazifesidir.

Kıskançlık, o vazifeyi yıkıyor. Ve kıskançlığı körükleyenler, altıncı tuzağa zemin hazırlıyor.

ALTINCI TUZAK

Tembellik: En Sessiz Sabotaj

İçeriden Vurmak

Son tuzak en sessiz olanı…

Gürültüsüz… Görünmez… Ama etkisi derin…

Risale diyor ki: Şeytan-ı ins ve cinnî, güçlü ve ihlâslı hizmet ehlini doğrudan yıkamıyor. O zaman farklı bir yol deniyor:

Tembellikten, tenperverlikten, vazifedarlıktan istifade etmek…

Yani insanı doğrudan durdurarak değil, “meşgul ederek” saf dışı bırakmak…

Nasıl?

Birine fazla iş yüklüyorlar. Tâ ki hizmet-i Kur’âniyeye vakit kalmasın. Başkasına dünyanın cazibedar yüzlerini gösteriyorlar. Tâ hevesi uyanıp hizmete karşı bir gaflet gelsin.

“Haberleri olmadan” yapıyor bunu… Farkında bile değil…

“Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalbli, sadakati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âli gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler.”

Bugün bu tuzak; bitmek bilmeyen bildirimler, saatleri yutan ekran kaydırmaları (scrolling) ve “sonra yaparım” diyerek hayatı erteleme (procrastination) hastalığı olarak karşımıza çıkıyor.

Bu tuzak için özel bir hikâye anlatılmıyor. Çünkü hikâye zaten hayatın kendisi…

Her güne, her alınan karara, her ertelenen göreve bakın – orada bu tuzağın izi var.

Bir Saatin Değeri

Bediüzzaman Hazretleri bu bölümü çok kısa ama çok yoğun bir uyarıyla kapatıyor:

“Ey kardeşlerim, dikkat ediniz. Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın.”

Bir saat…

Bazen bir saat boşa geçiyor farkında bile olmadan… Sosyal medyanın dipsiz kuyusunda… Gereksiz sohbette… Ertelenen bir görevde…

O bir saatin kaybı sadece altmış dakika değil… O bir saatin kaybı, bir gün ibadet değerinde bir fırsatın yitirilmesi…

Ve şeytan tam da bu hesabı bildiği için, o saatleri tek tek çalıyor.

Sessizce… Gülümseyerek…

Altı Kapıya Altı Kilit

Şimdi durup bir değerlendirme yapalım.

Şöhret hırsı… Korku… Tamah… Irkçılık… Enâniyet… Tembellik…

Altı tuzak…

Hepsinin ortak özelliği: İnsan nefsinin en zayıf noktalarına basıyor. Ve bu noktalar, her devirde, her insanda az ya da çok var.

Bediüzzaman Hazretleri bu risaleyi bir hapishanede yazıyor. Etrafı düşmanla çevrili… Her cihetten baskı var. Ve o şartlarda şunu söylüyor:

“Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla, dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir!”

Peki, bu direncin sırrı ne?

Altı tuzağı bilmek… Ve her birine karşı hazırlıklı olmak…

Özetlemek gerekirse; şeytanın her hamlesine karşı elimizde Kur’ânî bir kilit var:

Şöhret hırsına karşı: Rıza-yı İlâhî’yi esas tut… İnsanların teveccühü bir zerre, Allah’ın rızası bir kâinat…

Korkuya karşı: İhtimalleri hesapla… Korku gerçekliği bozuyor; akıl düzeltiyor.

Tamaha karşı: Rızkın hakiki kaynağını bil… Haram para, aldığından çok daha fazlasını götürür.

Irkçılığa karşı: Milletin kim olduğunu bil… Milyarlarca İslam kardeşini bir etnisiteye kurban etme…

Enâniyete karşı: Ben değil, biz de… Hizmet bir bedendir; her uzuv yerli yerinde…

Tembelliğe karşı: Her saatin değerini bil… Ekranların ve dünyanın seni yutmasına izin verme; o saat bir daha gelmeyecek…

Bu altı cevap, hem bir savunma hem bir hayat felsefesi…

Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin o güzel tohum benzetmesiyle bitirelim:

“Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum.”

Bir tohum ölmeden sümbül olmaz. Ve bir insan benliğinden vazgeçmeden gerçek hizmet başlamaz.

Altı kapı var… Altı kilit de var…

Kilitleri kendi elinizle takın…

“Ey iman edenler! Sabırlı olun, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın, her an cihada hazırlıklı bulunun ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmrân Suresi, 200 Ayet).

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu