Sıddıkların sadâkati

“Sıddık” sâdık’ın mübalâğalı ism-i fâilidir. Bütün kalbiyle güvenip bağlanan ve tam inanıp tasdik eden anlamına gelir. Sadâkat, bir hakikate hiçbir şüphe ve tereddüt duymaksızın bağlanmak, gassal elindeki meyyit gibi teslim olmaktır.

Tasavvufta manevî terakkî için böyle bir sadâkat ve teslimiyet aranır. Ancak bu teslimiyet bir taraftan manevî terakkîyi sağlarken diğer taraftan nâehil müteşeyyihlerin istismarını da kolaylaştırma riskini barındırmaktadır.

O yüzdendir ki, Bediüzzaman Hazretleri aklın devre dışı bırakıldığı mürîdâne bir sadâkati değil “altın mı, bakır mı?” diye mihenge vuran muhakkikâne bir sadâkati istemiştir.

Sungur (rh) Ankara’dan ziyarete geldiğinde Üstad bir ara (o zaman için): “On ruhum olsa dokuzunu Hüsrev’e veririm. Sana ancak beş-altısını veririm” der.

Sungur, bilâhare Üstad’ın bu taltifini merhum Hüsrev Altınbaşak’a ilettiğinde onun cevabı şu olur: “Bak Sungur Kardeşim! Şu masa tahtadır. Bunda tek şüphe yok. Eğer Üstad dese ki, demirdir. Ben demir derim” 1

Halbuki Üstad Nursî (ra) ne ondan, ne de başkasından ahşaba “demir” diyecek kadar gözü kapalı bir sadâkat istemiş değildir. İfrat veya tefrite gerek yoktur. Oduna “odun” deniliverse bile yeterlidir.

SÖZÜ OLDUĞU GİBİ TUTMAK

Abdullah b. Ömer (ra) Sevgili Peygamberimiz’in (asm) sözlerine o kadar sadıktır ki, Allah Rasûlü (asm) Mescid-i Nebi’deki bir kapı için: “Şu kapıyı kadınlar için bıraksak” buyurdu diye, hanımların girip çıkmadığı vakitlerde bile bir daha o kapıyı kullanmamıştır. 2 Sadâkat budur.

Zübeyir Gündüzalp, Üstad’ın hizmetine yeni girdiği ve bu işi başaramayacağını zannettiği zaman Ceylan Çalışkan’dan aldığı ilk ders: “Aklını karıştırma, yeter kardeşim” olur.”3

Bu tezgâhta yetişen Gündüzalp, Tevruz Apartmanında tesbîhatı, şarkta öğrendiği şekliyle “İlâhî salli ve sellim” diye okuyan birine namazdan sonra: “Tesbîhatı getir kardeşim. Bak! ‘İlâhî’ var mı? Yok. Ben ayniyatçıyım. Risale-i Nur’da ne varsa o” diyerek metne sadâkat dersi vermiştir. 4

Bediüzzaman Hazretleri, ilk zamanlar bazı has talebelerine tashih/tebdil yetkisi vermiştir. Bunlardan biri de İnebolulu Nazif Çelebi’dir (rh). Buna yetkili olduğu kendisine hatırlatılınca cevabı şu olur: “Hâşâ! Ne haddimize! Üstadımız bunu bize iltifat için söylemiştir.”

NUR MESLEĞİNİN HİZMET TARZINI KORUMAK

İnebolu kahramanlarından merhum Salih Uğurtan talebelikte henüz yenidir. Çarşı pazarda Nur Talebeleri aleyhinde takip, istihza ve propaganda had safhadadır. Salih, Berber Ali Osman’ın (rh) dükkânına gider. Durumun vahametini kısaca anlatıp: “Osman! Gözler üstümüzde. Tedbir için derslere azıcık ara versek?” diye sorar.

Berber, kapıya yakındır ve ayaktadır. “Sen buraya gel hele” diye Salih’i yanına çağırır. Oturduğu yerden kalkıp safiyane gelen Salih’i, omzundan ittiği gibi kapı dışarı atar ve peşinden bağırır: “GİT, O KAFANI DÜZELT DE GEL!” 5

Eczacı Said Mutlu, İstanbul’da Üstad’ı ziyaret ettikten sonra merhum Mehmet Fırıncı da huzura girmiştir. Üstad, Abdülmuhsin Konevî ve Ziya Arun’a çok kızgındır: “Çocuk bunlar. Çocuk olmasa tard edeceğim. Bilmiyorlar. Çocuk bunlar” deyip durmaktadır.

Birden Fırıncı’ya dönerek: “Muhammed Kardaşım, sen hakem ol! Ben diyorum ki, Risale-i Nur’un neşir ve medrese tarzı hizmetlerinin devam ve inkişafı lâzım. Bunlar ise başka yerler, başka hizmetler düşüncesinde…”

Meğer Said Mutlu ziyaret esnasında Üstad’a: “Sizin bu hizmet tarzınızla İslâm yayılmaz. Toplumu ayağa kaldırmak için içtimâî ve siyâsî büyük hareketler de lâzım” türünden sözler söylemiştir. Üstad bir kaç defa izah ettiği halde o yine ısrar etmiştir. Üstelik Abdülmuhsin ve Ziya da onun fikirlerine meyletmiştir. Üstad da buna hiddetlenmiştir. 6

Neden bazı has talebeler gibi esnek davranmadığı kendisine sorulduğunda merhum Zübeyir: “Onlar, şerait ağır düşüncesiyle şefkatkârane, muhafaza edici şekilde gidiyorlar. Ben ise Üstadımın ve Risale-i Nur’un, meslek ve meşrebini muhafaza üzerine hareket ediyorum” cevabını vermiştir. 7

SUAL: Bazı içtimâî meseleler var ki, Risale-i Nurlar’da açıkça işlendiği halde Nurlar’a sadâkati şüphesiz olan bazı talebeler o meselelerde tevillerle haktan sapıyorlar. Onlar sıddık değiller mi? Hakikati niçin göremiyorlar?

CEVAP: Hilâle illa onu görmek için bakan ihtiyar bir âlim, kıvrılmış ak kaşını hilâl zannetmiş. Güçlü olana taraf olmanın kolaylığı ve sağladığı rahatlık, onu haklı görme arzusunu da doğurur. Sonra bu arzu fikir suretini giyer. Ama asıl acı olan ise, o fikre muhalif olan kardeşini düşman zanneder. “Aç kalan kedi yavrusunu yiyeceği zaman onu fareye benzetir.”

Siyasetçilerin ellere tutuşturduğu gözlüklerle Risaleye bakıldığında görülenler ile, Risale gözlüğünü takıp siyasetlere bakıldığında görülenler aynı olmaz. Hakikati, onunla bakan görür. Bu bakış farkı, sahabe dönemindeki ihtilâfların da temel sebebidir. Evet “Bir nokta gözü kör eder.”

SADÂKATİN MEYVELERİ 

Üstad Nursî: “Benim şimdiki talebelerim Ruslar’la harbederken benimle şarkta kendini ateşe atan fedailerden daha fedakârdırlar. Çünkü bir anda insan kendini ateşe atsa şehit olur gider. Devamlı surette sadâkatle fedakârlık ise öyle kolay değildir” der. 8

Zor olmakla beraber böyle bir sadâkatin üç meyvesi vardır:

BİRİNCİ MEYVE: Nasıl ki, nikâh bir nevi sadâkat sözü olduğundan nikâhlısına en mahremini açar. Nurlar’a sadâkat üzere bağlı olana da Nurlar, kendi mahremini açar. Bu sadâkatten mahrum bakana ise örtüsünü çeker, sadece yüzünü gösterir.

Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’yi veya Mâidetü’l-Kur’ân’ı ve oralardaki yüzlerce işârât ve beşârâtı gördüğü halde hâlâ “acaba” ile bocalayan, daha başka kime ve neye sadâkat gösterebilir ki! Atalarımızın dediği gibi: “Okumayana dokuz hoca, geçinmeyene dokuz koca az gelir.” Binlerce mahkemeden beraat almış bir eser tam teslim ve tasdiki hak etmez mi?

İKİNCİ MEYVE: Tesbîhatta “sadık olanlar” için hem Cehennemden kurtulmalarına, hem de mea’l-ebrar Cennete dahil olmalarına duâ edilmektedir. Sadâkat şartını taşıyanlar, çift yönlü bu duâya mazhardır. Taşımayanların ise sadece Cehennemden kurtulmaları için duâ edilmektedir.

Bediüzzaman’ın (ra), sadıklara müjdesi şudur: “Benimle gelen perişan kalmaz. Benimle gelen arkadaş, eğer rûz-i mahşerde perişan olursa, o benim sırtıma yük olsun. Yeter ki o, bu daireye ahdini bozmasın!” 9

ÜÇÜNCÜ MEYVE: Âlim olmak zordur; bir ömür ister ve ilmin sonu yoktur. Hem de ilimle enaniyete düşme riski çoktur. Sadık olmak ise kolaydır ve sadâkat, ilimden daha selâmetli ve daha kısa bir terakkî yoludur. Zira peygamberlerden sonra beşerin en efdali Hz. Ebu Bekir’dir (ra). Onu o makama çıkaran vasıf ise sadâkatidir.

O halde yol ikidir:

Ya üzerinde binlerce hakkaniyet mühürlerinin ışıltısıyla parlayan Kur’ân nurlarına sarsılmaz bir itimat ve sadâkat.

Ya da cüz’î akıl terazimize itimatla sosyete Müslümanı gibi terazimize ağır gelen kısımlara yan bakmak.

DİPNOTLAR:

1) İhsan ATASOY, Hüsrev Altınbaşak, 253.
2) Ebû Dâvûd, Salât, 52.
3) İbrahim KAYGUSUZ, Z. Gündüzalp, s. 147-148.
4) İ. KAYGUSUZ, age, s. 315.
5) İnebolu’lu Rasim SÜRAV’dan naklen.
6) Mehmet Fırıncı’dan naklen, İ. ATASOY; ayrıca bk. N. Şahiner, S. Şahitler, IV/362.
7) Zübeyir Gündüzalp, Sorularla Risale Sitesi.
8) A. Yeğin ve A. Badıllı’dan naklen, N. Şahiner, S. Şahitler, II/170; IV/179.
9) Zübeyir Gündüzalp, Sorularla Risale Sitesi.

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Allah razı olsun muhterem hocam çok güzel bir yazı binler tebrikler

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*