Sosyal ve siyasal hayatta iktidar ve çatışma

Bu günkü makalenin daha güzel anlaşıla bilinmesi için 06.05.2022 tarihindeki yazımızın tekrar gözden geçirilmesini önemli buluyoruz.

Semavi dinlere ve yaratılışa muhalefet eden felsefenin bir temel ilkesi olan çatışmanın, Avrupa ve Amerika’dan gelen cereyanların tahakkümleriyle diğer milletlerin hayatlarının tüm karelerine döküldüğünü itiraf etmek zorundayız. St. Petersburg Bolşevik ihtilâlinin pratisyenleri devrimleri için “çatışmayı” hayati bir unsur olarak kabul ederler. Barışı durağanlık ve durağanlığı da devrimlerin ölümü olarak teorilerine yazmışlar. Dünya savaşlarına ve bilhassa Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte başlayan savaş ve dâhili kaoslarda çatışmanın, hayatın olmazsa olmaz prensibi olarak dikte edildiğinin belki de farkında değiliz. Bu yalnızca geniş dünya çapında dairede değil; Müslümanların yaşadıkları İslami ve dar dairelerde de geçerli değil mi? Kişiler itikaden Müslüman olsalar da, Materyalist eğitim sisteminde yoğruldukları için hayatı, şikâyetçi olduğumuz “iktidar ve çatışma” prensipleriyle hayatı yaşamaya çalıştıklarına şahit oluyoruz.

Türkiye’miz ve İslâm Âlemindeki mevcut dini cemaatlerdeki sıkıntılarının kaynağı da bu yanlış düstura dayanmıyor mu? Dinsiz felsefenin kanallarıyla içimize atılan fitneleri, ihtilâfları, çekişme ve iç kavgaları tahlil ettiğimizde, bu zehirli çatışmanın ya dışardan veya içerdeki süfyaniyetten kaynaklandığını müşahede edeceğiz. Kemalistlerin “bin sene devam edeceğini” iddia ettikleri On iki Eylül ile Troçkistlerin gerçekleştirdikleri ve yüz sene devam etmesini bekledikleri projeleri, izaha çalıştığımız “Çatışma ve iktidar” teorisiyle geliştirildiğini, de biliyoruz.

İnkârcı felsefenin “devrimciliğin temeli” olarak gördüğü bu prensibin genel sosyal hayattaki yansımalarını daha çok siyaset sahnelerinde görüyoruz. Türkiye’mizde On iki Eylül’ün mahsulü olan ANAP ile AKP yapılarındaki temel harcın da “İKTİDAR İÇİN ÇATIŞMA VE KAOS” olduğunu rahatlıkla söyleyemez miyiz? AKP idarecilerinin siyasette kullandıkları “zehirli ayrıştırıcı üslubun” tesadüfi olmayıp belli düşünce merkezlerinde özellikle hazırlandığını öğrendiğinizde, mevcut hükümeti oluşturan şahıslardan ziyade “temel paradigmalara” yönelir ve bataklığı kurutmayı öne alırsınız. Hem Kemalizm, hem komünizm ve hem de günümüzde Neokonservatizmin ve Neoliberalizm olarak sahneye çıkan global dinsizlik cereyanlarının hayat ve başarılarını “çatışma ve düşmanlıktan” aldıklarında bütün araştırmacılar müttefiktir. Hatta bu düsturu “Kişisel Gelişim Kursları”, “Liderlik Okulları”, “Bireysel Başarı merkezleri”, “ Girişimcilik Ruh ve Düşüncesini Oluşturma” seminerleri ismi altında insanlığa yükselen değerler olarak para karşılığında satan kişi ve kurumlarla da ülfet edinmeye başladık.

Global düzeydeki “Çatışma projelerinin” hangi zındıka enstitülerinde hazırlandığını, bu milletin bağımsızlık ve hayatı için çalışanlar elbette düşüneceklerdir. Fakat biliyoruz ki; 1980’lere kadar dünyadaki çatışmayı “Doğu Blok-Batı Blok” düzeyinde, idare eden materyalistler; Sovyetlerin dağılmasından sonra projelerini BOP, YEŞİL KUŞAK, ARAP BAHARI, COVİD-19 ve şimdi de UKRAYNA-RUSYA ÇATIŞMASI şeklinde revize ettiler. Bu çatışmayı yalnızca devletler-milletler boyutunda değil; insan sağlığı, ziraat, hayvancılık, ticaret, tarih sanat ve kültür sahalarına taşıdılar. Fıtrat ile savaşarak çatışma ortamı hazırlarken, tüm projelerini “zehirli ballarla” sunduklarının da farkına varmalıyız. Çocuklardan büyüklere kadar her ferde rüşvetler, siyasetçi ve idarecilere gizli destekler ve açgözlü ticaret ehline kârlı görünecek fırsatlar… “İktidarı için çatışma” ortamını hile, entrika ve aldatarak hazırlayanlara karşı; “barış ve adalet” düsturuyla yürüyenler zayıf ve kuvvetsiz görünseler de, ellerindeki doğrular ve hakikatlerin, karşı tarafın tüm oyun ve projelerini bozacak nitelikte olduğunu bilimsel olarak görmüşüz. Bir doğrunun bin yalanı nasıl imha ettiğine, çok toplantılarda şahit olmuşuz.

Çatışmacıların çoğu kez açıktan ve bazen dolaylı olarak “barışa” karşı çıktığını gördüğümüzde, bu düşüncenin ahir zamanın zehirli hareketi olduğunu unutmadan tavrımızı belirlediğimizde, deccalın tuzağına düşmemiş oluruz. Veya bir kardeşinizi bize gıybet etmeye kalkışanı susturduğumuzda… Veya cemaatlerin tesanüdünü, milletin birliğini ve dünya barışını hedef alan bir söz ve fiili reddettiğimizde Rabbimiz Efendimiz’in (asm) Hz. Fatıma validemize yaptığı tavsiye ile “ahir zaman fitnesinin şerrinden” kurtulmuş oluruz, inşaallah…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*