Spor ve dindeki konumu

Bilindiği gibi İslâm deyince “Kuru yaş kâinatta herşeyi ihtiva eden bir kitab-ı mübin” Kur’ân akla geldiği gibi, Sünnet denince de, Kur’ân-ı Azimüşşanın birinci derecede tefsiri anlaşılmaktadır.

O halde insanların çoğunu meşgul eden sporun da böyle bir kitap veya onun tefsiri olan sünnette had ve hududuna göre yer alması icap eder. Onun da bilhassa canlı Kur’ân olan Sünneti Resulullahla (asm) tezahürü gerekir. Bu konuda bize düşen de, bu hakikatin tesbitine çalışmaktır.

Ancak İslâmdaki sporu anlayabilmek için sporun ne olduğuna ve tarihçesine dikkat çekelim. Aslı Latince “disport” (Eğlence ve hoş vakit geçirme) kelimesinin kısaltılması olan “sport”tur. Türkçe’ye bu isimle Batı dillerinden geçmiştir.

Arapça’da veya İslâmî literatürde; spor karşılığında “riyazenin” (riyazet) bilhassa hayvanları eğitme ve nefsi terbiye anlamlarına gelir. Yani: Hayvanları eğitme; binme yarış ve sefer maksadıyla yetiştirip hazırlamak, yeyip içmeyi azaltmak, ihtiras ve şehevî duyularla mücadele etmek. Vücudun canlı, güçlü ve sağlıklı olması için düzenli hareketler yapmak” gibi anlamlara gelen “riyazet” kelimesi spora göre daha kapsamlıdır. Bunun için de, ”Erriyazet’ül bedeniye/ cesediye” terkibi tercih edilir ve eş anlamlı sayılan “termin ve idman” kelimeleri de, kullanılabilir.

Hayat için spor aynı zamanda bir terbiye yöntemi olup güzel bir ahlâka sahip olmanın sebeplerinden sayılmıştır. Kazanmayı, kaybetmeyi ve centilmence sabretmeyi de, öğretir. Aynı zamanda biriken fazla enerji ve zehirli toksinlerin atılmasına, günlük hayatın gerginlik ve sıkıntılardan kurtulmasına vesiledir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa ile ilgili bir âyette Hz. Şuayb’ın (as) kızlarının dilinden “istihdama en uygun kimsenin bedeni yöndende güçlü, ahlâkî açıdan güvenilir kişiler olduğu” (el- Kasas 28/26) da, belirtilerek insanın yetkinlik kazanmasında insanın beden ve ahlâk gelişiminin önemine dikkat çekilmiştir. Böylece insanın yetkinlik kazanmasında beden ve ahlâk gelişiminin beraberliğinin önemine dikkat çekilmiştir.

İşte bu gibi gerçekler içindir ki, Hz. Peygamber Efendimiz’in de (asm), sporla ilgili teşvik ve tavsiyeleri hadis kitaplarında yer almıştır.

Meselâ: Yorgunluk hissinin giderilmesi için günümüzde de önerildiği gibi “Hızlı bir tempoda yürümek” Efendimiz’in (asm) yürüyüş tarzı da bizim için sünnettir ve aynı zamanda o yürüyüşün bir spor ihtiyacını dahi giderir mahiyette olduğu anlaşılıyor. (İbn. Esir. V. 118)

Ayrıca atıcılık, binicilik, yüzme, koşuculuk ve güreş gibi sporlarda teşvik edilmiştir.

Ayrıca Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde “Her mü’min hayırlıdır, ancak güçlü mü’min zayıf mü’minden daha hayırlı ve Allah (cc) katında daha sevimli olup, inanan insan kendine yarar sağlayacak şeyler konusunda hırslı olmasını ister.” (Müslim, “Kader” 34)

Burada güçlülük fizik, irade ve mal açısından yorumlanabilir çünki, böyle bir kimse, din ve millet gibi değerlerini daha çok sever ve deneyimli de, olduğu için yaptığı işleri özenerek yapar.

Özellikle sporun insanları kötü alışkanlıklardan koruduğu söylenir, fakat o sporlarında yine şartlarına uygun ve meşrû olması gerekir ki, o şartlardan biri de, haremlik, selâmlığa uymakdır.

Meselâ: Benim bildiğim bir arkadaş, İ. H. Lisesi güreş takımında olduğu halde, mayo diz kapağı üstünde olduğu için Risale-i Nur’u tanıyınca günahından korktuğundan güreşi bırakmıştı. Yoksa normal şartlardaki sporlar dinen de makbul sayılır.

Nitekim okçuluk sporunun yapıldığı okmeydanları kutsal telâkki edilir, hatta İstanbul’da da, bu isimde bir semt vardır. Hatta bunlara abdestsiz girilmezmiş denir.

Okçularla ilgili rivayetlerde onların yalnız atıcılıktaki maharetine gücüne değinilmeyip, bunun yanında Salih ameli, imanı ve ruhu pak gibi notlar düşülür. (Güven s. 157)

Ahi teşkilâtı bünyesinde kurulan belli sporların yapıldığı tekkeler de bir vakıadır.

Yani cihan imparatorluğunun alt yapısında bunlar vardır. Fakat bu arada “dopink” gibi sui istimallere de dikkat çekmek gerekir. Yani sportmen sadece kas değil nezaket kurallarına hakka hukuka da, uyan insan demektir. Asrımızda bile hâlâ riayet eden sporcularımız medarı iftiharımızdır. Misal olarak: teferruatını aktaramayacağım fakat, Mısırlı ismi Muhammed olan bir sporcunun rakibinin arızasını bilip mağlûbiyeti pahasına da, olsa o tarafına yüklenmediği hayranlık meselesi olmuştu.

Hz. Peygamberimiz (asm) yarışlarda galip gelen “Adba” isimli devenin bir Bedevi’nin devesi tarafından geçilmesine üzülen ashabına “Her yükselen şeyi geriye döndürmenin Allah’ın bir kanunu olduğunu” söylemiştir. (Buhari “Rikak” 38)

Ayrıca bir hadislerinde de, “Asıl güçlünün güreşte rakiplerinin sırtını yere getiren değil, kızdığında öfkesini yenebilen kimse olduğunu buyurmuştur.” (Buhari “Edep” 76)

Hele günümüzde spor değil fertleri, topluluk ve milletleri birbirlerine yaklaştırma gibi bir fonksiyona sahiptir. Meselâ günümüzdeki maçlar icabında sahalardan dershanelere Nurcu taşıyabilir ve misalleri çoktur. Günümüzde uluslar arası olimpiyatlar da bu iddiamızın ispatıdır.

Halk arasında “Allah dağına göre kış verir” diye bir söz vardır. İşte o kabilden denebilir ki, tarihde zor hayat şartlarıyla mücadele eden insanlar spor ihtiyacını mecburen fıtrî yollarla karşılıyordu. Şimdi teknolojinin getirdiği imkân ve kolaylıklarla bir çoğu tabiri caizse ekmek elden su gölden yaşıyor ve obezite oluyor. İşte Avrupa’nın hali pürmelali ve bu hastalığın İslâm âlemine de, refah seviyesi nispetinde nüksetdiği bir vakıadır. Onun için bilhassa bu asırda belli sporları yapmak lâzım.

Ancak İslâmın şartlarına hakkıyla riayet edenler zaruret derecesinde de, olsa bu ihtiyacı karşılamış olur. Meselâ Müslüman olan Fransız doktor Bukayl “Müslümanların namaz ve oruçları ikibinini yıllarda doktorların reçetelerinde yer alacaktır. Zira namaz insanı romatizmal hastalıklardan, oruçsa zehirli toksinlerin atılması ve mide düşüklüğünden korur. Çünkü 11 ay devamlı geniş tutulan, elastiki kaslardan müteşekkil mide, bir ay dinlenerek zindelik kazanır” demektedir. Dr. Nur Bakinin de, İslâmın şartlarının mu’cizevî sonuçlarına ait eseri vardır.

Demek bilhassa bu devirde eğer kişinin ibadeti de yoksa o artık canlı cenaze demektir, fakat, dinini yaşamayan Müslüman da, bundan masum değildir. Naklettiğim bu gibi sebeplerden dolayı bugün, spor; eğitimin bir parçası haline gelmiştir ve artık yasa koyucularının spor ihtiyacını dikkate alma mecburiyeti vardır.

Eski Türkler ta o zamanlarda bu ihtiyacı keşfetmişler ki, gençlere isim koymada bile teşvik mahiyetli sporun fonksiyonunu görüyoruz. O devirlerde ancak belli bir başarıdan sonra ad konabilirdi.

Meselâ: Bamsı Beyrek ve Boğaç Hana ad konması gibi. Yine tarih de, Koca Yusuf, asrımızda, Samsunlu Yaşar Doğu, Muhammed Ali ve günümüzde Naim Süleyman oğlunu da misal verebiliriz.

Yukarda dikkat çektiğimiz gibi meşrûiyet sınırı da, çok önemli bir unsur olduğundan, meselâ: Kudüs’te spor yarışmaları için büyük bir tesis yapılmış, ancak oyunlar İsrail oğulları tarafından putperestlik geleneği sayılarak karşı çıkılmış ve hoş karşılanmamıştır. Bir kısım hadis kitaplarında buna benzer meseleler için bahis açılmıştır.

Hz. Peygamberimiz’in (asm) iki defa Hz. Aişe ile yarıştığı, ilkinde Hz. Aişe’nin ikincisinde kendisinin kazandığı, sebebini de, Hz. Aişe’nin kilo almasına bağladığı belirtilir (Müsnet, V1, 39, 264)

Haliyle sahabiler arasında da, bu tür müsabakalar olmuştur. Hatta “Ebu hiras el-Huzelinin” atları dahi geçtiği rivayet edilir. Kur’ân-ı Kerim’de at üzerine yemin edildiği (el-Adiyat 100/1-5) ve önemine dair birçok hadis bulunduğu için atçılık İslâm tarihinde özel bir yere sahip olmuş ve bu spor hakkında çok sayıda eser yazılmıştır.

Resul-i Ekrem (asm) bizzat at yarışı düzenlemiş, deve at ve ok yarışlarında ödül caiz olduğu için kazananı ödüllendirmiştir. (Müslim 11,256, 358, 425 ve 474) Anadolu Selçuklu döneminde Ahi teşkilâtı bünyesinde belli sporların yapıldığı tekkeler kurulmuştur.

Saraylarında spor alanları bulunan Osmanlı’da avcılık, ok atma, güreş ve kılınç sporları yaygındır.

Meselâ: Edirne’de ki, Kırkpınar güreşlerinin başlangıcı X1V. Yüzyıla kadar uzanır. Avcı kulüpleri de dahildir ve eski minyatürlerin büyük bir bölümü de, av konuludur.

Gürz kullanma, okçuluk, cirit ve binicilik gibi savaş sporları da dahil olmak üzere sporun Osmanlı medreselerindeki orijinal adı “Terbiye-i bedeniye” idi.

Sonuç olarak: Bediüzzaman’ın talebelik yıllarında herkesi yendiği ve hocasına; “onlara söyleyin ikişer ikişer gelsinler” dediği de, meşhurdur. Bir de Üstad Hz. Birinci Dünya savaşı öncesi talebelerine silâhlı eğitimi yaptırıp, savaş başlayınca da, hepsini alıp cepheye gittiği de, bir vakıadır. Benim spor anlayışım budur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*