EURONUR ÖZEL

Susanların Tercümanı, Sofraların Muhafızı: Beyaz Önlüklü Sessiz Kahramanlar

Özel Makale / susanlar

Şehir henüz uykunun o en ağır, en masum evresindeyken, bir kliniğin kapısı sessizce aralanır. İçeri giren, omuzlarında dünyanın bütün yükünü taşırcasına eğilmiş bir kadındır. Kucağında ise yıllar önce bir sokak köşesinde titrerken bulup canından bir parça eylediği; şimdiyse hayatın kıyısında, son nefeslerini veren o hırpalanmış, minik kedi durmaktadır. Kadının gözlerindeki çaresizlik odayı kaplarken, hekim öne çıkar. Tek bir kelime dahi etmez. Çünkü bilir ki bazı anlarda kelimeler, acının büyüklüğü karşısında ezilir.

Hekim, o minik canın usulca kapanmakta olan gözlerine bakar, parmak uçlarıyla titreyen o zayıf nabzı yakalar. Belki de o an hekimin kulağına, Bediüzzaman Said Nursî’nin kediler için yaptığı o zarif müşahede seslenmektedir:

“Onların hazin mırmırları, aslında ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ sâdâsıyla yükselen fıtrî birer zikirdir.” (Mesnevi-i Nuriye, Katre, s.85).

O an, zamanın çarkları durur; odadaki ölümcül sessizlik, bilimin ve şefkatin nefesiyle bölünür. İşte veteriner hekimlik tam olarak bu amansız sessizlikte, kelimelerin bittiği, bakışların konuştuğu, sevginin en yalın ve en ham biçimiyle bilimle kucaklaştığı o kırılgan eşikte başlar.

Çünkü İslam medeniyetinde her canlı, Yaradan’ın yeryüzündeki birer emanetidir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz, hayvanlara ihsanla yaklaşanları hep müjdelemiştir. En zor anlarda bile bu dilsiz canlara uzanan bir el, ebedi kurtuluşun kapısını aralayabilir. Resûl-i Ekrem’in (asm) buyurduğu gibi:

“Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu, içine indi su içti ve dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu. Adam kendi kendine: ‘Bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış’ deyip hemen kuyuya indi, ayakkabısını su ile doldurdu, onu ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Adamın bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve onu bağışladı.”

Sahâbîler hayretle sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevap var mı?” Efendimiz o evrensel merhamet ölçüsünü ilan etti: “Her canlı sebebiyle sevap vardır.” (Buhârî, Müsâkât, 9; Müslim, Selâm, 153).

Türkiye’de bu mesleğe ömrünü adamış on binlerce hekim, her sabah güneş doğmadan işte o görünmez eşikten içeri adım atar. Onlar; hem dilsiz bir acının feryadını duymak hem de o acıya şahitlik eden insan yüreğinin panikleyen fırtınasını dindirmekle yükümlü olan, iki taraflı bir şifa köprüsüdür. Konuşamayan hastalarının sancısını, hiçbir ses tonu olmaksızın, sadece bir bakıştan veya kasın gerilişinden teşhis ederler.

Klinik ortamındaki bu yoğun mesai, sadece kedi ve köpeklerin dünyasıyla da sınırlı değildir. Hekimler adeta mekânlar ve türler arası bir mekik dokurlar. Nitekim onlar bilirler ki; Kur’ân-ı Kerim’in En’âm Sûresi’nde ilan ettiği gibi, yeryüzündeki hiçbir canlı ve kanatlı kuş yoktur ki insanlar gibi birer “ümmet” (toplum) teşkil etmesin:

“Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasın. Biz kitapta (levh-i mahfuzda) hiçbir şeyi eksik bırakmadık, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanacaklardır.” (Enâm Suresi, 38. Ayet).

Hekim, karşısındaki hastaya sadece bir hayvan olarak değil, kendine has yasaları, toplum dengesi ve hakları olan müstakil bir ümmetin ferdi olarak bakar. Aynı günün akşamında ise önlüğündeki kanı ve gözyaşını silip; bir çiftliğin çamurlu ağılında memleketin geleceğini, sürü sağlığını korumak için ter dökerler. Nahl Sûresi’nde tasvir edilen o muazzam mahlûkatın sıhhati için ayaktadırlar:

“Hayvanları da Allah yaratmıştır. Sizin için onlarda ısıtıcı şeyler (yün) ve birçok faydalar vardır. Hem onların kendisinden (ve gelirinden) yersiniz. Akşamleyin getirirken, sabahleyin de salıverirken onlarda sizin için bir (zevk ve) güzellik vardır.” (Nahl Suresi, 5-6. Ayetler).

Hekimler, işte bu ilâhî sanat harikalarının nöbetçileridir. Tek bir yirmi dört saate bir cerrahın soğukkanlılığını, bir psikoloğun şefkatini, bir denetçinin adaletini ve toplumun görünmez kalkanını sığdırırlar.

Peki, bu ülke, gerek mesleğin taşıdığı bu derin manevi misyona gerekse toplum hayatının sürdürülebilirliğindeki hayati rolüne dayanarak bu insanlara hak ettikleri değeri veriyor mu?

Cevap acı vericidir: Toplumumuz, fedakârlık esasına dayalı pek çok stratejik meslekte olduğu gibi, veteriner hekimliğe de hak ettiği yapısal ve sosyal değeri henüz yeterince tesis edememiştir. Bu ulvi meslek, bir yanda dilsiz canların sorumluluğu, diğer yanda ise ülkenin çetin ve çözülmeyi bekleyen sistem gerçekleri arasında sıkışıp kalmıştır.

Susanların Dili ve Eğitimdeki Kontrolsüz Büyüme

Veteriner hekimliğe duyulan hayranlığın merkezinde insanlığın en derin paradokslarından biri yatar: En masum acılar, her zaman en sessiz olanlara aittir. Bir köpek, ameliyat masasında neden iğne yapıldığını anlayamaz. Bir inek, neden ayrıldığını sorgulamaz. Bir kuş, kafesinin neden değiştiğini bilemez. Bu suskunluk, hekimin üzerinde olağanüstü bir sorumluluk yükü oluşturur. Tıbbın her branşında hasta, hekimle bir ortaklık kurar; şikâyetini anlatır, tedaviyi kabul ya da reddeder. Veteriner hekimlik ise bu ortaklığı muhatapsız kurmak zorundadır. Empati burada soyut bir erdem değil, tıbbi bir araçtır.

Bu dilsiz mahlûkatın can hakkını korumak, sadece ahlaki değil, derin bir dini mükellefiyettir. Peygamber Efendimiz (asm), sırf bir eğlence veya keyif uğruna can almayı büyük bir günah saymış ve şöyle buyurmuştur:

“Kim bir serçeyi boş yere sırf eğlence olsun diye öldürürse, kıyamet günü o serçe feryat ederek Allah’a şöyle seslenir: ‘Ey Rabbim! Falan beni gereksiz yere öldürdü, herhangi bir fayda için öldürmedi.’” (Nesâî, Dahâyâ, 42).

İşte bu ilâhî nizamın yeryüzü muhafızları olan veteriner hekimler, merhamet ahlakını modern bilimin rasyonel süzgecinden geçirerek topluma sunan profesyonellerdir. Ancak bu kutsal nöbeti devralacak yeni nesillerin yetişme süreci, ne yazık ki son yıllarda niteliğini kaybeden bir nicelik yarışına sahne olmaktadır. Tam bu noktada, mesleğin felsefi derinliği ile Türkiye’nin katı yapı sorunları arasındaki o ilk büyük uçurum belirir.

Yıllardan beri kontrolsüzce büyüyen fakülte sayısı, bugün sayısı otuz bini aşan veteriner hekim stokuna rağmen halen açılmaya devam etmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Hizmetleri ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği verilerine göre 2024 itibarıyla ülkemizde faaliyet gösteren veteriner fakültesi sayısı 34’e ulaşmıştır.

Avrupa’nın hayvancılık lokomotiflerinden olan Almanya, yaklaşık benzer bir insan ve hayvan popülasyonunu sadece 5 adet üst düzey akredite fakülteyle yönetebilirken; bizim hayvan hastanesi bile kurulamayan, laboratuvar imkânları kısıtlı, kadroları yetersiz küçük üniversite birimlerimiz her yıl binlerce mezun üretmektedir.

Kuşkusuz Almanya’nın endüstriyel ve merkezi büyükbaş hayvancılık modeli ile Türkiye’nin coğrafi olarak dağınık, küçükbaş ağırlıklı sosyo-ekonomik yapısı arasında demografik ve lojistik ihtiyaç farkları mevcuttur. Ancak bu yapısal farklılık, eğitim kalitesindeki devasa uçurumu ve plansızlığı haklı çıkarmaya yetmemektedir. Avrupa Veteriner Eğitim Kurumları Birliği’nin (EAEVE) 2023 yıllık raporuna göre Almanya’daki beş fakültenin tamamı tam akreditasyon statüsünde olup Türkiye’deki fakültelerin büyük çoğunluğu henüz bu standartları karşılayamamaktadır.

Hayatın pratiğini öğrenemeden çıkan bu gençler, klinik açtıklarında yalnız kalır; devlet hastanesi yoktur, mentörlük (rehberlik) sistemi yoktur, uzmanlaşma yolu çetrefilli ve belirsizdir. Hayvan sevgisiyle başlayan yolculuk, çoğu zaman bir hayal kırıklığıyla noktalanır. Ve bu yalnızca bir meslek grubunun problemi değildir. Toplumun ne yediğini, ne içtiğini doğrudan belirleyen hayati bir güvenlik açığıdır.

Masana Gelen Et Kimin Elinden Geçti?

Her sabah sofralara oturan milyonlarca Türk vatandaşı, o güne kadar tükettiği etin, içtiği sütün, yediği yumurtanın hangi koşullardan geçtiğini hiç sorgulamaz. Sorgulamasına gerek yokmuş gibi görünür; zira geride onu koruyan bir sistem olduğuna inanır. O sistemin adı Veteriner Hekimidir. Cenab-ı Hak, sağmal hayvanların bünyesindeki o muazzam yaratılış sırrını Nahl Sûresi’nde şöyle beyan eder:

“Muhakkak sizin için sağmal hayvanlarda bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.” (Nahl Suresi, 66. Ayet).

Kan ve fışkı arasından süzülerek gelen o tertemiz nimeti, sofralarımıza ulaşana kadar her türlü hastalıktan koruyan, kalitesi bozulmasın diye gece gündüz denetim yapan görünmez kahramanlar veteriner hekimlerdir. Nitekim Allah Resûlü (asm), hayvandan elde edilecek ürünlerin kalitesine ve sağım anındaki şefkate öyle önem vermiştir ki; sağım sırasında koyunların memelerinin incinmemesi ve çizilmemesi için sağıcıların tırnaklarını kesmelerini istemiştir. (Abdülhay el-Kettani, et-Teratib, 2/369).

Bediüzzaman Said Nursî, kâinattaki muazzam nezafet (temizlik) faaliyetine dikkat çekerken kurt, kartal, karınca gibi et ve leş yiyen hayvanları “yeryüzünün sıhhiye ve temizlik memurları” olarak tanımlar:

“O tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkil-ül lahm (et yiyen) tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurdlar ve karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar.”  (Lem’alar, 30. Lem’a, s.598).

Modern dünyada bu ekolojik sıhhiye zincirinin insan sağlığıyla kesiştiği noktayı veteriner hekimler yönetir. Ne var ki bu hayati zincir, ekolojik vazifenin bürokratik mevzuata yenik düştüğü bir prangayla kırılmaktadır. Mevzuat gereği gıda üretim tesislerinde “İstihdamı Zorunlu Personel” sıfatıyla çalışan veteriner hekimler, maaşlarını doğrudan denetledikleri işletme sahibinden alırlar. Bu, vicdan ile cüzdan arasına sıkışmış mesleki bir paradokstur.

Hekim tesiste bir usulsüzlük gördüğünde bunu raporlarsa kendi ekmeğini veren kişiyle karşı karşıya gelir, hatta işini kaybedebilir. Susmak ise mesleğin özüne ihanettir. Bu “çıkar çatışması” yalnızca şahsi bir ahlak sınavı değil, sistemin bizzat kurguladığı bir kör düğümdür: Sizi denetleyecek kişiyi siz finanse edersiniz.

Benzer bir sorunla mücadele eden Hollanda ve Danimarka, gıda denetçilerinin maaşlarını merkezi bir kamu havuzundan karşılayarak bu çıkar çatışmasını büyük ölçüde gidermiştir. Hollanda’nın NVWA (Hollanda Gıda ve Tüketici Ürünleri Güvenliği Otoritesi) modeli, denetçilerin işletmelerden tamamen bağımsız bir kamu bütçesiyle istihdam edilmesini ve periyodik rotasyona tabi tutulmasını öngörmekte; bu sistem gıda kaynaklı salgın vakalarını 2010’dan bu yana yüzde kırk oranında azalttığı bildirilmektedir (NVWA Yıllık Faaliyet Raporu, 2022). Türkiye için de uygulanabilir bir model olarak önümüzde durmaktadır.

Gıda güvenliğinde tam bağımsızlığı sağlamanın tek çaresi, denetçinin bağını işletmeden tamamen koparmaktır. Bu zorunlu personelin maaşları, işletmelerin devlete veya meslek odalarına yasal bir zorunlulukla ödediği harçlardan oluşan bağımsız, bir kamu havuz sisteminden karşılanmalıdır. Hekim, işletmenin çalışanı değil, devlet ve halk adına denetim yapan tarafsız bir merci olarak konumlandırılmalıdır.

Çünkü unutulmamalıdır ki, hayvanlardan elde edilen gıdalarda yapılacak en küçük bir taviz, kapımızda bekleyen görünmez salgınların fitilini ateşlemeye yeterlidir. Brusella sütten, şarbon etten, kuduz bir sokak köpeğinin ısırığından insana geçer. Zoonoz denen bu hastalıklar, hayvan ve insan sağlığının aslında tek bir denklemin iki bilinmeyeni olduğunu acımasızca hatırlatır.

Dünya sağlık literatüründe “Tek Sağlık” (One Health) adıyla anılan ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH) tarafından da en temel global strateji olarak kabul edilen bu bütüncül yaklaşım; insanı, hayvanı ve çevreyi birbirinden ayrılamaz görür. WHO’nun 2022 tarihli Ortak Eylem Planı (One Health Joint Plan of Action), zoonoz hastalıkların insanlığa her yıl 1 trilyon doları aşan ekonomik yük bindirdiğini ve önleyici veteriner hekimlik hizmetlerine yapılan her 1 dolarlık yatırımın ortalama 29 dolarlık sağlık maliyetini önlediğini tahmin etmektedir; ancak bu rakamın bölge koşulları ve metodolojiye göre değişkenlik gösterdiği de belirtilmelidir.

Bu rakamlar, veteriner hekimliğin salt bir meslek meselesi olmadığını; ulusal güvenlik ve ekonomi politikasının ayrılmaz bir parçası olduğunu gözler önüne serer. Bir Veteriner Hekimi kuduz aşısı yaparken sadece bir köpeği değil, o köpeğin koşuşturduğu mahalledeki çocukları da korumaktadır. Bir sürüye antibiyotik yazarken yalnızca inekleri değil, zamanla dirençli mikroplara karşı savunmasız kalacak gelecek nesilleri de düşünmek zorundadır.

Peygamber Efendimiz’in (asm) hayatı, bu şefkat anlayışının canlı bir belgesidir. Mekke Fethi’ne doğru gidilirken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek görünce, hemen ashabından Cuayl bin Sürâka’yı nöbetçi dikmiş; İslam ordusunun anne kelbi ve yavrularını ürkütmemesini tembihlemiştir. (Vâkıdî, II, 804).

Oysa Türkiye’de veteriner hekimler, tüm bu kamu yükünü taşırken hâlâ yasal statüde “sağlık personeli” sayılmamaktadır. Sağlıkta şiddet yasası onları kapsamaz. Yıpranma payı uzun yıllar önce ellerinden alınmıştır. Tarım ve Orman Bakanlığı çatısı altında, ticari bir sektörün yönetim aracı gibi konumlandırılmışlardır. Oysa görevlerinin özü biyolojik bir savunma hattı kurmaktır. Bu, bir adalet meselesidir. Ama aynı zamanda toplumun kendi güvenliğine ne kadar değer biçtiğinin sorusudur.

Global hukuk perspektifinden de bu durum problemlidir: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı ve Avrupa Konseyi’nin veteriner hekimliğe ilişkin 2020 tarihli tavsiye kararları, kamu sağlığına hizmet eden mesleklerin ticari baskıdan korunmasının devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak hukuk metinlerinde parıldayan bu koruma kalkanı, sahadaki hekimin gerçekliğine ulaştığında yerini ağır bir tükenmişliğe bırakmaktadır.

Tükenmişliğin Anatomisi ve Sahadaki Sosyal Şiddet

Dünya genelinde veteriner hekimler arasındaki depresyon ve tükenmişlik oranları, neredeyse tüm meslekler içinde en yüksek gruplar arasındadır. Bu bir sezgi değil, ölçülebilir bir gerçekliktir. Journal of Veterinary Medical Education’da yayımlanan kapsamlı bir meta-analiz (Nett ve ark., 2015), veteriner hekimlerde ciddi psikolojik sıkıntı yaşama oranının genel popülasyona kıyasla yaklaşık 3,5 kat daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Avustralya ve İngiltere’de yürütülen mesleki kohort (ortak özellik) çalışmaları da bu bulguyu destekler niteliktedir.

Bunun sebebi yalnızca yorucu çalışma saatleri ya da fiziki koşullar değildir. Asıl sebep şudur: Bu insanlar çok seviyor. Ölmekte olan bir hayvanın gözlerinin içine bakıp “şimdi bırakması gerekiyor” kararını vermek, ruhta derin izler bırakan, sarsıcı bir deneyimdir. Her gün istismar görmüş hayvanları tedavi etmek; ekonomik nedenlerle tedavi yaptıramayan sahiplere “özür dilerim, bu kadar” demek; bir çiftlikte onlarca hayvanın ötanazi (ölüm) kararını vermek… Bunların hepsi birikerek ruhun üzerine çöker.

Oysa bir canı hapsedip ona eziyet etmek, İslam’da büyük bir vebal sebebidir. Rahmet Peygamberi (asm) bizleri şu kıssa ile uyarır:

“Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvanı hapsettiğinde ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151).

Bu mesleğin hamurunda, canlıya zarar vermeyi en büyük cürüm sayan köklü bir merhamet ahlakı yatar. Ancak hekimlerin omuzlarındaki bu devasa psikolojik yük, günümüzde dijital ve sosyal bir şiddet dalgasıyla daha da ağırlaşmaktadır. Özellikle sokak hayvanları meselesinde, veteriner hekimler adeta hedef tahtasına oturtulmaktadır. Hekimler, sahadaki yasal ve lojistik imkânsızlıklar ile popülist hayvan sever grupların baskıları arasında adeta mengeneye alınmaktadır.

Can kurtarmak için gecesini gündüzüne katan klinisyenler, tıbbın sınırlarının tükendiği her kayıpta haksız “malpraktis” (tıbbi hata) iddialarıyla ve organize sosyal medya linçleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Halk ile yerel yönetimler, hayvan severler ile yasalar arasında sıkışan veteriner hekimler, toplumun vicdan yükünü taşıyan birer günah keçisine dönüştürülmektedir.

Bu linç kültürünün somut bir yansıması olarak Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin 2022-2023 Mesleki Şiddet İzleme Raporu’na göre, meslektaşlarına yönelik kayıt altına alınan sosyal medya tehdit ve hakaret vakalarında bir önceki iki yıla kıyasla yüzde yüzü aşan bir artış tespit etmiştir.

Türkiye’de bu yüke bir de yapısal yalnızlık eklenir. Mesleki destek mekanizmaları yetersizdir, psikolojik destek kültürü gelişmemiştir. Meslek örgütleri ise her ne kadar sesini yükseltse de kurum gücünden yoksundur. Genç mezunlar, ilk günden itibaren belirsizlikle, düşük ücretle ve toplumun yeterince tanımadığı bir saygınlıkla mücadele ederek başlarlar hayata… Ve yine de her sabah o kapıyı açarlar. Bu direnç, insanlığın en güzel özelliklerinden birini taşır:

Sevgi, sistemin sınırlarına rağmen var olmaya devam eder.

Fakat sevginin tek başına bir sistemi ayakta tutmaya yetmediği aşikârdır; bu yaralı yapının köklü bir onarıma ihtiyacı vardır.

Onarımın Anatomisi: Ne Yapılmalı?

Türkiye’de veteriner hekimliği onarmak, bir meslek grubunu popüler kılmaktan çok daha köklü bir meseledir. Bu, devletin halk sağlığına ne kadar yatırım yapmak istediğinin somut bir sınavıdır. Aşağıda önerilen adımların her biri, birbirini tamamlayan bir bütünün parçasıdır; parçalı uygulamalar kısmi iyileşme sağlayabilir, ancak kalıcı dönüşüm ancak bütüncül bir politika anlayışıyla mümkündür.

Eğitim Islah Edilmelidir.

Altyapısı, hayvan hastanesi ve öğretim kadrosu yetersiz fakülteler kapatılmalı ya da birleştirilmeli; Avrupa Veteriner Eğitim Kurumları Birliği (EAEVE) standartlarına uyum zorunlu hale getirilmelidir. Kontenjanlar sınırlandırılmalı, mezun kalitesi mezun sayısından daha değerli tutulmalıdır. Bu sürecin yönetilebilmesi için Yükseköğretim Kurulu ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ortak bir “Veteriner Hekimlik Eğitimi Akreditasyon Yol Haritası” hazırlaması ve bu haritanın 2026-2030 dönemini kapsayan bağlayıcı, denetlenebilir hedefler içermesi elzemdir.

Yasal Sağlık Statüsü Tanınmalıdır.

Veteriner hekimler, beşeri hekimler ve diş hekimleriyle eş değer biçimde 657 sayılı Kanun’un Sağlık Hizmetleri Sınıfı unsurları ve ilgili mevzuatlar çerçevesinde tam anlamıyla “sağlık personeli” sayılmalı; yıpranma payları (fiili hizmet süresi zammı) iade edilmeli, sosyal medya linçlerine, haksız malpraktis ithamlarına ve şiddete karşı “Sağlıkta Şiddetin Önlenmesi Yasası” kapsamına eksiksiz dâhil edilerek yasal güvence altına alınmalıdır. Fransa ve İspanya, veteriner hekimliği 2010’ların başında sağlık mevzuatı kapsamına alarak hem mesleki çekiciliği artırmış hem de gıda ve zoonoz krizlerine müdahale sürelerini önemli ölçüde kısaltmıştır; bu deneyimler Türkiye için somut bir yol haritası sunmaktadır.

Gıda Denetimi Bağımsızlaştırılmalıdır.

İşletmenin maaşıyla bağlı denetçi sistemi tasfiye edilmeli, devlet destekli bağımsız denetim havuzu kurulmalıdır. Bu bağımsız yapının güvenilirliğini korumak adına denetçilerin periyodik rotasyona tabi tutulması, habersiz saha denetim protokollerinin benimsenmesi ve denetim bulgularının dijital bir şeffaflık platformunda kamuoyuyla paylaşılması sistemin etkinliğini katlayacaktır.

Uzmanlaşma Yolu Açılmalıdır.

Tıpta olduğu gibi veteriner hekimlikte de uzmanlık sınavı (VSUS) tam anlamıyla işler ve sürdürülebilir hale getirilmeli, belirli alanlarda ileri müdahaleler sadece o alanlarda uzmanlaşmış hekimlere verilmelidir. VSUS’un işlerlik kazanması için öncelikle uzmanlık dallarının müfredatının güncellenmesi, yeterli sayıda akredite eğitim kliniğinin belirlenmesi ve uzman hekimlere kamu istihdamında öncelik tanıyan yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu hem kaliteyi artıracak hem de mesleğe olan saygıyı derinleştirecektir.

Bağımsız Bir “Tek Sağlık” Yapısı Kurulmalıdır.

İnsan hekimleri, veteriner hekimler ve çevre bilimcilerin eşit söz hakkıyla oturduğu; zoonoz hastalıkları, salgın risklerini ve ekolojik tehditleri birlikte yöneteceği bağımsız bir üst kurul ya da Cumhurbaşkanlığına bağlı “Tek Sağlık Politikaları Kurulu” kurulmalıdır. Bu yapı Türkiye için bir lüks değil, pandemiler çağında mutlak bir zorunluluktur. Bu kurulun etkin işleyebilmesi için bağımsız bütçe kaleminin Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından ayrıca tahsis edilmesi, kurulun üye kompozisyonunun kanunla güvence altına alınması ve yıllık faaliyet raporlarının TBMM’ye sunulmasının zorunlu kılınması kritik öneme sahiptir. Bu modeli başarıyla hayata geçiren Kanada ve Hollanda’nın bu kurumlarının deneyiminden yararlanmak, geçiş süreci maliyetlerini ve bürokratik hataları en aza indirecektir.

Sesin Yetmediği Yerde

Bir insan hasta olduğunda bağırabilir, ağlayabilir, “acıyor” diyebilir. Bir hayvan ise yalnızca gözleriyle konuşur; bazen korku, bazen acı, bazen saf bir güven anlatır o gözler… Veteriner Hekimleri, o bakışı çözmeyi öğrenen, mahlûkatın dilsiz feryadına tercüman olan insanlardır. Onlar, Efendimiz’in (asm) şu uyarısını hayat düsturu edinmişlerdir:

“Hayvanlarınıza yumuşak davranın! Çünkü yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir.” (Müslim, Birr, 78, 79).

Yıllarını hem bilime hem sevgiye vererek büyüdüler. Ve şimdi bu ülke, onlara yasalarla, kurumlarla ve saygıyla karşılık verme kıyısında duruyor. Türkiye’nin sokakları, çiftlikleri, klinikleri ve laboratuvarları; her gün sessiz sedasız çalışan bu beyaz önlüklü insanları bekliyor.

Onlar zaten orada…  Soru şu:  Biz, gerçekten onların yanında olmaya hazır mıyız?

Hayvan sevgisi bu mesleğin kalbi, insan sevgisi onun köprüsüdür. Bu köprünün iki yakasını birbirine bağlamak ise artık şahsi bir erdem değil, kolektif bir sorumluluktur. Peygamber Efendimiz’in şu çağrısı, bu mesleğin varlık sebebidir:

 “Merhamet edene Allah da merhamet eder; yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58).

Veteriner hekimlik; bilimi, sevgiyi ve fedakârlığı tek bir potada eriten; hem insanın hem hayvanın hem de bu toprakların geleceğini koruyan kutsal bir emanettir.

Emanete sahip çıkmak hepimizin borcudur.

 Faydalanılan Kaynaklar:

  • Kur’ân-ı Kerîm, En’âm Sûresi, 38. Ayet; Nahl Sûresi, 5-6. ve 66. Ayetler.
  • Buhârî, Müsâkât, 9; Enbiyâ, 54.
  • Müslim, Selâm, 151, 153; Birr, 78, 79.
  • Ebû Dâvûd, Edeb, 58.
  • Nesâî, Dahâyâ, 42.
  • Abdülhay el-Kettani, et-Teratib, 2/369.
  • Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî, II, 804.
  • Nursî, B. S. Mesnevi-i Nuriye, Katre, s.85.
  • Nursî, B. S. Lem’alar, 30. Lem’a, s.598.
  • Avrupa Konseyi. (2020). Veteriner Hekimlerin Korunmasına İlişkin Tavsiye Kararı. Strasbourg: Avrupa Konseyi.
  • Avrupa Veterinerlik Eğitim Kurumları Birliği (EAEVE). (2023). 2023 Yıllık Raporu. Brüksel: EAEVE.
  • Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ). (2022). Tek Sağlık Ortak Eylem Planı (2022–2026). Cenevre: DSÖ.
  • Nederlandse Voedsel- en Warenautoriteit (NVWA). (2022). Jaarverslag 2022 [Yıllık Faaliyet Raporu]. Den Haag: NVWA.
  • Nett, R. J., et al. (2015). “Veteriner hekimler arasında depresif ve anksiyete bozuklukları, intihar düşüncesi ve tükenmişliğin yaygınlığı, risk faktörleri ve bunlarla ilişkili sonuçlar.” Veteriner Tıp Eğitimi Dergisi, 42(3), 228-238.
  • Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB). (2023). 2022-2023 Mesleki Şiddet İzleme Raporu. Ankara: TVHB.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu