EURONUR ÖZEL

Tabiat Perdesinin Arkasındaki Sanatkâr

Özel Makale /tabiat

Bir Kalbe İnen Hiddet

Bazı yazılar sevgiyle yazılır.

Bazıları ise bir öfkenin, bir telaşın, bir korkunun ürünüdür.

Bediüzzaman Hazretleri 1338’de Ankara’ya gidiyor.

Etrafta sevinç var; İslam ordusu Yunan’a galip gelmiş, kalpler ferahlamış.

Ama tam o sevincin içinde, sinsi bir şey görüyor.

Bir “zındıka fikri”…

İçeriye sızmaya, bozmaya, zehirlemeye çalışan bir şey…

Ve diyor: “Eyvah! Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!”

Bu “eyvah” kelimesi, bütün risalenin ruhunu taşıyor.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri burada sakin bir âlim gibi değil; evladının tehlikede olduğunu gören bir baba gibi konuşuyor.

Ve o ejderhanın adı neydi?

Tabiat…

“Tabiat yaptı.” “Kendi kendine oldu.” “Sebepler icat etti.”

Bu üç cümle, kulağa zararsız geliyor.

Ama Bediüzzaman Hazretlerinin gözünde bunlar, Allah inancını dünyadan kovmanın en sinsi yollarıydı.

Çünkü açıkça “Allah yok” demiyorlar.

Sadece O’nun yerine başka bir şey koyuyorlar.

Görünmez, tanımsız, ama her şeye gücü yeten bir “tabiat”…

Bu fikrin karşımıza çıktığı biçimler farklı olsa da özü birdir.

Yaratıcıyı işin dışında bırakan ama onu açıkça reddetmeyen deizm; Allah’ı evrene özdeş sayan panteizm; her şeyi madde ve nedenselliğe indirgeyen materyalizm; doğa yasalarını bağımsız bir güç olarak kutsayan natüralizm – bunların her biri ayrı felsefi geleneklere dayanır ve birbirinden önemli noktalarda ayrışır.

Ama hepsinin ortak paydası şudur: İlahi iradeyi fiilen işlevsiz kılmak…

Bediüzzaman Hazretleri bu akımların hiçbirini ismiyle saymıyor; o günün şartlarında bu fikirlerin ortak taşıyıcısına “tabiat” adını veriyor.

İşte bu risale, o taşıyıcının altındaki zemini çökertmek için yazıldı.

Bu risale, iman etmek isteyen ama modern zihnin şüphelerine takılıp kalan okuyucuya sesleniyor.

Bediüzzaman Hazretleri, inanmayan bir muhataba mantıkla yaklaşıyor; onu aşağılamak için değil, düşündürmek için yazıyor.

BİRİNCİ KELİME: “ESBÂB YAPIYOR” (SEBEPLER İCAD EDİYOR)

Birinci Bölüm: Eczahane-i Kübrâ – Hayatın İmkânsız Reçetesi

Risale bizi bir eczaneye götürüyor.

Elliden fazla kavanoz… Her birinde farklı bir madde… Ve bu kavanozlardan alınan, gayet hassas miktarlarla karıştırılan eczalar; canlı, etkili bir macun oluşturuyor.

Birinden bir dirhem fazla, ötekinden bir dirhem az alınsa… O macun artık o macun değil…

Şimdi düşünün: O kavanozlar bir fırtınada devrilse, ya da büyük bir tesadüf eseri sallansa… Her birinden tam gerekli miktar dökülse, hepsi aynı noktada birleşse ve o hayat dolu macun kendiliğinden oluşsa…

Mümkün mü bu?

Bediüzzaman Hazretlerinin cevabı çarpıcı: “Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, ‘Bu fikri kabul etmem’ diye kaçacaktır.”

(Bu ifade, dönemin tartışma geleneğinde kullanılan sert bir polemik dilidir; muhataba hakaret değil, iddianın ne denli abes olduğunu vurgulamak içindir.)

Yani bu ihtimal, bir eşeğin insan olmasından daha akıl dışı…

Ve şimdi düşünün: Her canlı varlık, böyle bir macundur. Her bitki, böyle bir tiryaktır. Karbonun şu kadar, oksijenin bu kadar, suyun şu kadar, mineralin bu kadar miktarda, gayet hassas bir ölçüyle birleşmesiyle oluşmuş.

Bunu “sebepler yaptı” demek; eczane raflarındaki şişelerin kendiliğinden devrilip mucizevi bir macun oluşturmasından da akıl dışı…

İkinci Bölüm: Sineğin Gözündeki Kâinat

İlk kelimenin İkinci muhali, daha da küçük bir ölçekte aynı dehşeti gösteriyor.

Bir sinek düşünün… Küçücük… Önemsiz… Sıradan…

Ama Risale diyor ki: O sineğin vücudu, kâinatın bütün unsurlarıyla irtibatlıdır; belki bir özetidir.

Eğer bu sineği Allah’a vermezsek, bütün o unsurlar – hava, su, ışık, toprak, atomlar – sineğin vücudunun yanında, içinde hazır bulunmak zorunda… Hatta gözündeki tek bir hücreye kadar girmeleri gerekiyor.

Düşünün: İki sineğin parmağının sığmadığı kadar küçük bir hücrede, kâinatın bütün unsurları, usta gibi çalışıyor olsun.

Bediüzzaman Hazretleri diyor: “Sofestâînin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.”

(Sofestâîler, gerçekliği ya da bilgiyi temelden sorgulayan antik çağ filozoflarıdır; Bediüzzaman Hazretleri burada “en uç şüpheciler bile bundan imtina eder” demek istiyor.)

Yani en saçma felsefelerin sahipleri bile bundan utanır. Çünkü bu, küçücük bir noktaya kâinatın tamamını sıkıştırmaktır.

Üçüncü Bölüm: Bir Elden mi, Binlerce Elden mi?

İlk kelimenin son muhali bizi temel bir prensibe götürüyor: “El-vâhidu lâ yasduru illâ ani’l-vâhid.” Birlik taşıyan bir şey, ancak birden çıkabilir.

Bir vücut düşünün; mükemmel intizamlı, hassas ölçülü, bir bütün hayata sahip…

Bu vücut, çok ellerden mi çıkar, yoksa tek bir elden mi?

Cevap açık: Tek elden… Çünkü çok el, kargaşa demektir. Çelişki demektir. Tutarsızlık demektir.

Ama “tabiat” dediğimiz şey ne? Kör, sağır, şuursuz, sayısız sebep… Bunlar bir araya gelip mükemmel bir varlık oluştursunlar?

Risale bunun “yüz muhali birden kabul etmek” olduğunu söylüyor.

Ve ekliyor: Maddi sebeplerin etkisi, dokunma ve temas iledir. Ama o canlının iç dünyası – kalbi, beyni, sinir sistemi – dışından kat kat daha mükemmel, daha ince, daha sanatlı… Madde elleri buraya nasıl ulaşıyor?

Ulaşamıyor. Ulaşamadığı yerleri kim yapıyor o zaman?

İKİNCİ KELİME: “KENDİ KENDİNE OLUYOR”

Dördüncü Bölüm: Sen Kendin – Bin Kubbeli Bir Saray

Şimdi Risale muhatabını – yani bizi – merkeze alıyor.

“Sen mevcutsun” diyor. “Basit, durağan bir madde değilsin. Daima yenilenen, harika bir makinesin.”

Vücudumuzdaki zerreler her an çalışıyor. Yiyoruz, sindiriyoruz, hücrelerimiz ölüyor, yenileri doğuyor. Ve bu zerreler, kâinatla olan ilişkimizi bozmadan, gayet ihtiyatla hareket ediyor.

Eğer bu zerreleri “Allah’ın memurları” olarak görmezsek, ne olması gerekiyor?

Gözümüzdeki her zerreye, bütün vücudumuzu, hatta bütün kâinatı görebilecek bir göz vermemiz gerekiyor. Geçmişimizi, geleceğimizi, nesebimizi, rızkımızın kaynaklarını bilecek bir akıl vermemiz gerekiyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi: “Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir.”

Beşinci Bölüm: Direksiz Kubbeler

İkinci kelimenin ikinci muhali, vücudumuzu bin kubbeli bir saraya benzetiyor.

Her organımız, bir kubbe gibi… Ve o kubbedeki taşlar – zerreler – birbirine direksiz, baş başa vererek o kubbeyi oluşturuyor.

Eğer bu zerreler bir ustanın emrinde değilse, her zerre aynı anda hem hâkim hem mahkûm olmalı… Hem her birine eşit hem üstün olmalı… Hem sınırlı hem sınırsız olmalı…

Bu, “zerre kadar şuuru olan”ın bile “pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal” göreceği bir saçmalık…

Altıncı Bölüm: Sonsuz Kalemler, Sonsuz Kalıplar

Kendi kendine oluş yanılgısını kökünden yıkan üçüncü muhal, bir kitap benzetmesiyle geliyor.

Bir kitap düşünün… Tek bir yazar, tek bir kalemle yazıyor. Ama eğer o kitap “kendi kendine” oluşmuş olsaydı, her harf için ayrı bir demir kalıp gerekirdi – tıpkı matbaada olduğu gibi…

Ve bu kalıpları yapmak için de başka kalıplar, başka kalemler…

Sonsuza kadar gider.

Risale bunu vücudumuza uyguluyor: Eğer bedenimiz Allah’ın “kalemiyle” yazılmış bir mektup değilse, her hücremiz için ayrı bir “tabiat kalıbı” olması gerekiyor. Bu kalıpları yapan kalıplar, onları yapan başka kalıplar…

Sonsuz bir zincir. Ve bu zincirin her halkası, başlı başına bir kısırdöngü (teselsül) ve muhal…

ÜÇÜNCÜ KELİME: “TABİAT İKTİZA EDİYOR” (TABİAT YAPIYOR)

Yedinci Bölüm: Cam Parçasındaki Güneş

Şimdi “tabiat” kelimesinin kendisine geliyoruz.

Bu kelime, özünde hiçbir yaratıcı gücü olmayan madde kökenli unsurlara bağımsız bir kudret atfeden düşüncenin arkasına sığındığı en büyük mittir.

Bediüzzaman Hazretleri burada doğa yasalarını ya da bilimi reddetmiyor; bilimin keşfettiği yasaların kendiliğinden işleyen bir gücün değil, ilahi iradenin tecellisi olduğunu söylüyor.

Sebepler dairesini inkâr etmiyor; sebepler dairesinin sahibini arıyor.

Risale bir benzetme yapıyor: Güneşin ışığı, yerdeki küçük cam parçalarına, su damlalarına yansıyor. Her birinde küçük bir güneş görünüyor.

Eğer bu yansımaları gerçek güneşe bağlamazsak, ne olması gerekir?

Her cam parçasının, her su damlasının içinde, gerçek bir güneşin bütün özelliklerine sahip, ayrı bir güneş olması gerekir. Milyonlarca, milyarlarca ayrı güneş…

İşte “tabiat” da böyle bir şey… Eğer her canlıdaki o muazzam sanatı, o hikmeti, o düzeni Allah’a vermezsek; her canlının içinde, sonsuz kudret ve ilim sahibi, küçük bir “ilah” olması gerekir.

Risale bunu “kâinattaki muhâlâtın en bâtılı, en hurafesi” olarak tanımlıyor.

Sekizinci Bölüm: Bir Kâse Topraktaki Avrupa

Üçüncü kelimenin ikinci muhali, belki de en şiirsel olanı…

Bir kâse toprak düşünün… İçine farklı tohumlar ekiyorsunuz: gül, karanfil, lale, papatya… Her biri farklı renk, farklı şekil, farklı koku ile çıkıyor.

Aynı toprak… Aynı su… Aynı hava… Aynı ışık… Ama sonuç bambaşka…

Eğer bunu “tabiat yapıyor” dersek, o kâsedeki toprakta, her çiçek için ayrı bir “fabrika” olması gerekir. Bediüzzaman Hazretlerinin deyimiyle: “Mânen Avrupa kadar matbaaları ve fabrikaları bulunsun.”

Bir kâse toprakta, Avrupa’nın bütün fabrikaları kadar üretim kapasitesi…

Bu nasıl bir hayal?

RİSALENİN ZİRVE NOKTASI: ÇÖZÜMLER VE HAKİKATLER

Dokuzuncu Bölüm: İntisabın Sırrı – Karınca, Firavun ve Çam Çekirdeği

Şimdi risalenin en güzel, en derin köşesine geliyoruz.

Ve bu köşe, aynı zamanda risalenin iki yakası arasındaki köprüdür: Sebeplerin yapamayacağını gösterdikten sonra, neden Allah’a vermenin hem zorunlu hem de kolay olduğunu açıklıyor.

Risale soruyor: Her şeyi Allah’a verdiğimizde nasıl bu kadar kolaylaşıyor, ama sebeplere verdiğimizde nasıl bu kadar zorlaşıyor?

Cevap, “intisap” (bağlanma ve mensubiyet)  kavramında…

Bir asker düşünün… Tek başına zayıf… Ama padişaha bağlı olduğu için, o asker bir şahı esir edebilir. Çünkü gördüğü işlerin gücünü kendisi taşımıyor; padişahın hazinesi, ordusu, o gücü taşıyor.

“Karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek o intisapla Nemrud’u gebertiyor.”

Bu ne muazzam bir görüntü! Küçücük bir karınca, devasa bir Firavun sarayını yıkabiliyor. Çünkü o karınca kendi gücüyle hareket etmiyor; ilahi bir emrin, bir kanunun taşıyıcısı…

Ve çam çekirdeği… Buğday tanesi kadar küçük… Ama içinde koca bir çam ağacının bütün programı var. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin kendisi – koca ağacın bütün cihazatını, bütün özelliklerini – kendi içinde taşıması gerekirdi.

Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi: “O küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca iş görebilir.”

Ordu kuvvetini bileğinde taşımak zorunda kalan bir asker gibi…

İşte bu yüzden Allah’a vermek “vücub derecesinde suhulet”tir – zorunlu bir kolaylık… Sebeplere vermek ise “imtinâ derecesinde müşkül”dür – imkânsız bir zorluk…

Modern bilimin “kendi kendini organize eden sistemler” ya da “ortaya çıkan karmaşıklık” (emergent complexity) dediği ve failsiz bıraktığı her muhteşem mekanizma, aslında bu ilahi intisabın görünmez tecellilerinden ibarettir.

Bilim o yapıları tarif eder; ama o yapıları mümkün kılan irade, tarif edilenin ötesindedir.

Onuncu Bölüm: Sarayda Kaybolan Vahşi

Yaratan ile kanun arasındaki farkı açıklayan bu bölüm, iki muhteşem misal taşıyor.

Birincisi: Issız bir sahrada, muhteşem bir saray… Vahşi bir adam içeri giriyor. Hiçbir şeyin bu sarayı yapabileceğine ihtimal vermiyor. Ama bir şey buluyor: Sarayın “programı”nı, “fihristesi”ni içeren bir defter…

O defter – elsiz, gözsüz, çekiçsiz – bu sarayı yapamaz elbette… Ama vahşi adam, başka bir şey bulamadığı için, “İşte bu defter yapmıştır” diyor.

İşte “tabiat” da böyle bir defterdir. Allah’ın kanunlarının bir kaydı, bir fihristesi… Ama o defterin kendisi, hiçbir şey yapamaz. Yapan, o defteri yazan Zat’tır.

İkinci misal: Bir kışla… Muntazam bir ordu, bir kumandanın işaretiyle hareket ediyor. Vahşi adam bu disiplini anlamıyor; “Bunlar iplerle birbirine bağlı olmalı” diye düşünüyor.

Sonra bir camiye giriyor. Cemaat, imamın hareketleriyle kalkıyor, eğiliyor, secde ediyor. Vahşi adam yine aynı hatayı yapıyor: “Bunlar maddi iplerle bağlanmış.”

İşte tabiatperestlerin hatası budur. Allah’ın manevî kanunlarını, görünmez bağlarını; maddi, fiziki “ip”lermiş gibi düşünüyorlar. Ve o “ip”e “tabiat” adını veriyorlar.

On birinci Bölüm: Saat ve Saatçi

Risale şimdi muhteşem bir soru soruyor.

Bir saatçi düşünün… Saatin parçalarını yapıyor, sonra birleştiriyor. Bu mu kolay? Yoksa bu saatçi, saatin içine; kendisi yerine çalışacak harika bir makine koyup, o makineye “haydi sen yap” demesi mi kolay?

Cevap açık: İkincisi, birincisinden kat kat daha zor… Çünkü o “makine”yi yapmak, saatin kendisini yapmaktan çok daha karmaşık bir iştir.

Aynı şekilde: Allah’ın her şeyi bizzat yaratması mı kolay, yoksa “tabiat” denen şuursuz bir makineye her şeyi yaratma gücü vermesi mi?

İkincisi, sonsuz derece daha zor… Çünkü o “tabiat makinesi”ne, Allah’ın sahip olduğu sonsuz ilim, kudret ve hikmeti vermemiz gerekir.

On ikinci Bölüm: Her Yüz Ayrı Bir Kitap

Risale son bir nokta ekliyor: Çeşitlilik…

Eğer tabiat bir matbaa olsaydı, aynı kalıptan aynı ürünler çıkardı. Ama bakın insan yüzlerine… Milyarlarca insan, Hz. Âdem’den bugüne ve bugünden kıyamete kadar… Her birinin yüzü farklı…

“Her bir sima ayrı bir kitaptır.”

Bu çeşitlilik, bir matbaanın işi olamaz. Çünkü matbaa, aynı kalıptan aynı şeyi üretir. Ama burada her ürün, bambaşka… Her biri, sonsuz kudretin ayrı bir cilvesi, ayrı bir imzası…

On üçüncü Bölüm: İki Şüphe, İki Cevap

Risale sona yaklaşırken, “ikna olmuş” bir muhatap ortaya çıkıyor. Ama onun da iki şüphesi var.

Birincisi: “Allah’ın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Ama küçük şeylerde sebeplerin biraz katkısı olsa, Allah’ın saltanatına ne zarar verir?”

Risalenin cevabı: Hâkimiyetin doğası, müdahaleyi reddetmektir. En küçük bir memur bile, kendi görev alanında başkasının müdahalesini istemez. Bazı padişahlar, kendi evlatlarını bile “müdahale” şüphesiyle idam etmişler.

Eğer küçük bir hâkimiyet bu kadar paylaşılmaz oluyorsa, mutlak hâkimiyet – yani Allah’ın rububiyeti – nasıl paylaşılabilir?

İkincisi: “Bazı sebepler, bazı varlıkların ibadetlerine aracı olsa, Allah’a yönelen ibadetlerden ne kaybolur?”

Bu soru, ilkinden daha ince ve daha tehlikelidir. Çünkü görünürde mütevazı bir uzlaşı teklif ediyor: “Sebepler yardımcı olsun, ama nihai şükür yine Allah’a gitsin.”

Risale bu teklifin neden kabul edilemez olduğunu şöyle açıklıyor:

Kâinat bir ağaçtır. En mükemmel meyvesi insandır. İnsanın en yüksek meyvesi ise şükür ve ibadettir.

Allah, kendini sevdirmek için kâinatı yarattı. Ve bu sevginin, bu şükrün, bu ibadetin başka ellere gitmesine – hâşâ – rıza gösterir mi?

Eğer gösterirse, kendi yaratılış amacını kendisi inkâr etmiş olur.

Yani mesele salt hâkimiyet kıskançlığı değil; kâinatın yaratılış gayesinin bütünlüğüdür. Şükrü parçalamak, o gayeyi parçalamaktır.

Ve muhatap teslim oluyor: “Elhamdülillah, bu iki şüphem de halloldu. Bu güneşi inkâr etmek gibi bir mükâberedir (büyüklük taslama).”

Ejderhanın Sonu

Risalenin başında bir ejderha vardı. “Tabiat” adında, sinsi, görünmez ama her şeyi yutan bir ejderha…

Risale boyunca bu ejderha adım adım küçüldü.

Önce bir “sebepler zinciri” olduğu iddiası çöktü – sebeplerin ne kendi başlarına ne de bir araya gelerek var edemeyeceği gösterildi.

Sonra “kendi kendine oluş” fikri çöktü – her yapı için sonsuz bir alt yapı gerektirdiği ortaya kondu.

Nihayet “tabiat yapar” iddiasının kendisi çöktü – tabiatın bir kanun olduğu, kanunun ise bir kanun koyucu gerektirdiği anlaşıldı.

Ve şimdi, bu uzun yolculuğun sonunda, o ejderha ne oldu?

Bir ayna oldu. Bir gölge oldu. Bir kanun, bir kayıt, bir defter oldu.

“Tabiiyyunların mevhum ve hakikatsiz tabiat dedikleri şey, olsa olsa bir san’at olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz.”

Tabiat bir nakıştır – desen, motif, süsleme… Ama nakkaş değildir – o deseni çizen sanatkâr değildir.

Tabiat bir kanundur – düzenleme, kural… Ama hâkim değildir – o kuralı koyan değildir.

Bu fark, küçük görünebilir. Ama içinde bütün bir dünya görüşü var.

Eğer tabiata sâni (yaratıcı) dersek, kâinat sahipsiz, amaçsız, anlamsız bir mekanizma olur. İçinde yaşadığımız her şey, kör tesadüflerin yığını olur.

Ama tabiatı bir nakış, bir kanun, bir ayna olarak görürsek; o zaman her çiçek bir mektup, her sinek bir mucize, her insan yüzü bir imza olur.

Ve siz, bu kâinatın içinde, başıboş bir yolcu değil; bir Sanatkâr’ın eseri, bir Yazar’ın kitabı, bir Padişah’ın askeri olursunuz.

İşte bu fark için Bediüzzaman Hazretleri bu kadar uzun, bu kadar yorucu, bu kadar ayrıntılı bir mücadele verdi.

Çünkü bu fark, sadece bir felsefi tartışma değil… Bu fark, insanın kendini nasıl gördüğünün, dünyada nasıl yaşadığının, hangi anlamla nefes aldığının farkı…

“Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?”

Bu soru, bir soru değil… Bir hatırlatma… Bir uyanış çağrısı…

Ve o uyanışla bakan göz, artık her yerde – bir sineğin kanadında, bir çiçeğin renginde, bir insanın yüzünde – aynı imzayı görür:

Sonsuz Kudret’in, sonsuz Hikmet’in, sonsuz Sevgi’nin imzasını…

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu