Tanıdığım tetikçi tipler

Elli beş yıllık ömrümde, kırk beş yıllık tahsilimde, çok yakından tanıdığıma inandığım profillerden biri de “tetikçi tipler”dir.

Bunlar, iç dünyalarında çok zayıf iradeli, zayıf karakterlidir.

Muharrik-i bizzat değiller ve esasında olamıyorlar. Çünkü, muhakemeleri de zayıftır.

Bu sebeple, cemiyette şöhret kazanan, ya da itibarlı görünen bir başka şahsa bağlanmayı, onun gözüne girmeyi, yanında ve hatta çok yakınında görünmeyi, dahası, onun fedaisi pozlarına bürünmeyi en büyük marifet bilirler.

Bağlı göründükleri şahıs hayatta ve ayakta iken, tetikçilerin de afra-tafrasından geçilmez olur.

Fakat, o şöhretşiâr şahıs herhangi bir sebeple ayağı tökezlediğinde, zayıf düştüğünde veya aynı camiada ondan daha güçlü-kuvvetli görünen birileri çıktığında, tetikçiler de anında U dönüşü yapar veya tornistan olup başka adreslere giderler.

Ne var ki, gittikleri yerlerde de aynı mesleği sürdürürler. Zira, başka iş yapamazlar. Buna mizaçları müsait değil. Olsa olsa, “tetikçilik” mağazasının önünde ayrıca bir de “yalakalık” tezgâhı açarlar.
* * *
Evet, tetikçilerin yapabildiği en iyi işlerden biri de yağcılık-yalakalık olduğundan, aynı zamanda sırnaşıktırlar. Adama sülük gibi yapışırlar.

Bu tipler, iki koldan çalışırlar:

1) Meddahlık;
2) Düşmanlık.

1) Bağlı göründükleri şahıs için habire meddahlık yaparlar.

Fakat, bununla yetinmez, o lider şahsın yakınında olanların veya ona yakın olmak isteyenlerin de aynı meddahlıkta bulunmalarını isterler.

Sonra, aralarında bir meddahlık yarışı başlar ki, tam bir irezilce tiyatro.

2) Tetikçi meddahlar, mürit gibi bağlandıkları şahsa bağlanmayan aynı geminin diğer yolcularına karşı amansız bir düşmanlık histerisi içine girerler.

Zira, onlar için sadece dost ve düşman var. Yani, şahsın meddahı olmadın mı, kesin düşmansın.

Seni düşman gören, hiç şüphe yok ki, sana düşman kesilir.

Tetikçi fanatiklerin düşmanlığı ise, harbî kâfirin düşmanlığını dahi geride bıraktıracak kadar rahatsız-huzursuz edicidir.

Terazileri bozuk ve ayarsız olduğundan, ya hep tartarlar, ya da hiç.

Onların pazarında normal terazi, normal tartıya rastlanmaz.
* * *
Bu tiplerden bazılarına, böyle keskin kulvar değiştirmelerinin sebebini sordum, özetle şu cevabı aldım: “Kıymetimi bilemediler… Ben falan abi için neler yaptım, o ise bana nasıl davrandı… Ben onun için yıllarca militanca çalıştım; onun hatırı için çok insan kırdım; ama, o bu yaptıklarımı hiçe sayarcasına beni dışladı, bana gereken ehemmiyeti vermedi.”

Şu traji-komik hale bakın siz…

Be adam, senden militanlık yapmanı, gidip başkasını kırmanı isteyen mi oldu?

Sen kendi kendine gelin-güvey gibi davranmış, hatalar zincirini takip etmiş, adeta bir galeri dolusu günah işlemişsin.

Sonunda, ifrattan tefrite düşmüş ve fakat bir türlü vasatı bulup orada karar kılmayı akıl edememişsin.

Cidden, acınacak bir haldesin.
* * *
Tetikçilik-yalakalık mesleğinde çalışanlar, çoğu zaman eşek arılarına benzerler. O tabiata bürünürler.

Bal küpünün etrafında vızır vızır dönüp dururlar.

Bala musallat olduklarında, normal arılara hayat hakkı tanımazlar.

Dolayısıyla, bunların bir kısmı zeki de olsa, “fenâ zekiler” sınıfına dahil olurlar. Allah vergisi o zekâyı, hasis menfaatler için kullanırlar.

Zamanla, vicdanları nasırlaşmaya yüz tuttuğu için, yüzlerindeki haya ve utanma çizgileri de silinir, görünmez hale gelir.

Bu sebeple, menfaatleri kesildiğinde rahatlıkla kulvar değiştirirler.

Hayret ve taaccüple “Yahu, ne oldu sana böyle?” diye sorduğunuzda ise, gayet pişkince size şu cevabı verirler:

“Hiç sorma. Meğerse onu/onları yanlış tanımış ve 30 yıldır aldanmışım. Tövbe ettim, ayrıldım ve yüz çevirdim. Allah affetsin…”
* * *
Aldanmak… 30-40 yıl aldanır mı, insan? Hele de Nur dairesinde…

Kişi, bir yarı ömür kadar aldanırsa şayet, o kişinin nasıl bir Nur Talebesi olduğu da mutlaka tahlil etmeli; vukuatı esaslı bir analize tabi tutmalı.

Öyle değil mi?

Sadakati bozmak ise, Nur mensuplarının en çetin imtihanıdır ki, Cenâb-ı Hak bizleri şefkat ve inayeti ile sadâkat dairesinde muhafaza eylesin.

@salihoglulatif’ten

Risâl-i Nur’un hak ve hukukunu, umumî neşriyât ve sâir hizmetini kendi inhisar ve uhdesine bile almayan Hz. Bediüzzaman, bu hakkı fani başka şahıslara asla vermez.
* * *
“Risâle-i Nur benim değil, Kur’ân’ın malıdır” diyen Üstad Bediüzzaman, fâni şahısları bu noktada “mutlak vâris” yapmaz. Onun kast ettiği hususî metrukàtı ile bu meseleyi birbirine karıştırmamalı.
* * *
Bediüzzaman Said Nursî’nin tereke/metrûkât hakkındaki VASİYETNÂMESİ

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=118

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*