Tarihe damgasını vuran âlim: (2) BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ (1878-1960)

Van’a giden Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid’in evinde ve Nurşin Camii’nde kısa bir süre kaldıktan sonra Erek Dağı’nda, terk edilmiş bir kilisede talebeleriyle ders yapmaya başladı. Bediüzzaman, Erek Dağı’nın başında iman ve Kur’ân hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanmasıyla meşgul olurken, Ankara’da yeni bir rejim şekillenmeye başlamıştı. Rejimdeki değişiklikleri hazmedemeyen çevrelerde, Ankara’ya karşı tepkiler baş göstermişti. Böyle gergin bir ortamda Hükümete karşı ayaklanmayı planlayan Şeyh Said, Bediüzzaman’a mektup yazarak kendisine destek vermesini istedi. Ancak Said Nursî ona, bunun “menfi bir hareket” ve “kardeş kanı dökmek” olduğunu anlatarak isyandan vazgeçirmeye çalıştı.

Bediüzzaman’ın isyan sırasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen Doğudaki nüfuzlu kimseleri Anadolu içlerine süren hükümet, onu da inzivada bulunduğu Erek Dağı’ndaki menzilinden alarak sürgüne gönderdi. Van’dan diğer sürgünlerle beraber karayoluyla önce Trabzon’a, buradan da deniz yoluyla İstanbul’a götürüldü. Yaklaşık yirmi gün kadar süren İstanbul’daki sorgulamalar boyunca Bediüzzaman Sirkeci’deki Arpacılar Mescidi ve Hidayet Camii’nde kaldı. Sonunda, Ankara’dan gelen resmî bir yazı onun Burdur’da zorunlu ikamete tabi tutulmasını emrediyordu. Nihayet 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur’a getirildi.

Bediüzzaman Burdur’a geldiğinde yerleştiği evde ve Kasaboğlu Camii’nde yine muhtaçlara iman hakikatlerini anlatmaya ve dersler yapmaya başladı. Sonra bu derslerin özetlerini “Birinci Ders, İkinci Ders, Üçüncü Ders” gibi başlıklar altında toplayıp bir kitap haline getirdi. Bu kitabı daha sonra “Nurun İlk Kapısı” diye adlandırarak yayınladı. Bir yandan da telifata devam ederek daha önce Arapça olarak yazdığı “Şemme” ve “Şule” Risâlelerinin ek parçalarını kaleme aldı.

Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan hükümet, onun Isparta’ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak 1926’da Isparta’ya nakledilen Bediüzzaman, burada da derslerine devam etti. Evhamlı Hükümet, bu defa da Bediüzzaman’ı, Isparta’nın daha ücra bir köyüne naklederek insanlarla irtibatını kesmek istedi. Eğirdir Gölü’ne yakın bir dere içine kurulmuş olan Barla’ya ulaşım göl üzerinden kayıkla yapılmaktaydı. Bir jandarma eşliğinde Eğirdir Gölü’nü kayıkla geçerek Barla’ya geldi. İlk haftalarda, Muhacir Hafız Ahmed’in evinde kalan Said Nursî, daha sonra tamir edilerek köylüler tarafından kendisine tahsis edilen ve önünde büyük bir çınar ağacı olan köy odasına taşındı.

1928 yılında gerçekleştirilen Harf İnkılâbı ile, İslâm harfleriyle kitap yayınlamak yasaklanmıştı. Barla’da telif edilen Risâlelerin, bu yüzden matbaalar yoluyla çoğaltılması mümkün değildi. İman ve Kur’ân hakikatlerine ihtiyaç duyan çevre köy ve kasabaların sakinleri de Risâleleri elle yazarak çoğaltmaya başladılar. Büyük bir sabır ve azimle tam altı yüz bin nüsha olarak elle yazılan Risâle-i Nurlar bütün Anadolu’ya yayılıyordu. Halktan insanlar Said Nursî’nin Nur Risâlelerini okuyor, yazıyor, başkalarına ulaştırmaya çalışıyor, anladığını yaşamaya ve başkalarına anlatmaya çabalıyordu.

Said Nursî’nin Nur Risâlelerini, önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, onu sürgünle durduramadıklarını anlayınca bu defa “imha” yollarını denemeye karar vermişlerdi. Hükümet daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Bediüzzaman’ın 1934 yılının yaz aylarında Isparta’nın merkezine getirilmesini istedi. Bediüzzaman, burada da iman hizmetinden geri durmadı. Sürgünle istediklerini elde edemeyen muhalifleri, onu mahkûm etmek için bahane aramaya başladılar. Aranan bahane bulundu ve Said Nursî’ye hayranlık duyan yarı meczup bir zatın jandarma çavuşuyla yaptığı tartışmayı bahane eden Ankara Hükümeti harekete geçti. Ankara’nın meydana getirdiği büyük telâşın sonucu Isparta polisi, 20 Nisan 1935’te Said Nursî’nin oturduğu evde arama yaptı ve onun bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman’ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursî ve Risâle-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman’ın masumiyetine inanan insanların infiale kapılmamaları için İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “sıradan bir zabıta vak’asıdır” beyanatı vermesine rağmen Bediüzzaman ve 120 Nur Talebesi askerî araçlara bindirilerek Eskişehir hapishanesine gönderildiler.

Eskişehir hapishanesinde tam tecrit edilen Said Nursî’yi bir iki istisna hariç kimseyle görüştürmediler. Sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risâle-i Nur’un telifi yine devam etmişti. Bediüzzaman, Yirmiyedinci, Yirmisekizinci, Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Lem’alar’ı burada yazdı. Talebeleriyle olan mektuplaşmaları da sürmekteydi. Bu arada sorgu hakimleri araştırmalarına başladılar ve iki ay süren tahkikat sonunda gözaltına alınanların çoğunu serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dâvâ müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla, Said Nursî’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburî ikamet, on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi. Bediüzzaman ve ceza alan talebeleri tutuklu olarak kaldıkları cezaevinde zaten bu süreyi doldurdukları için diğer talebeleri ise beraat ettirildiği için tahliye edilmişlerdi.

Eskişehir Cezaevi’nden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursî serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburî ikamet için Kastamonu’ya gönderildi. Sürgünün ilk bir ayında polis karakolunun üst katında oturmak zorunda kaldı. Daha sonra yine karakolun tam karşısında ve birkaç metre uzaklıkta bulunan bir eve yerleştirildi. Kastamonu’da da Bediüzzaman’ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştı. Ancak, kendisini ziyarete gelenler karakola çekilip sorgulanıyor, görüşmeleri engelleniyordu. Bütün bunlara rağmen Risâle-i Nurları okuyarak imanlarını kurtaran insanlar Risâleleri okumaya devam ediyor, yazıyor ve iman hakikatlerini muhtaç olanlara anlatıyorlardı.

Bediüzzaman, 20 Eylül 1943’te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta’ya gönderildi. Askerî konvoy eşliğinde karayoluyla Çankırı üzerinden

Ankara’ya getirildi. Ankara’da daha önceden tutulan ve otel görevlisi kılığına girmiş polislerle doldurulan Kastamonu Oteli’ne yerleştirildi. Bu arada Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Said Nursî’yi Valiliğe çağırtarak sarığını çıkarıp şapkayı giymesini istedi. Hatta elindeki şapkayı zorla giydirmek için teşebbüste bulundu. Ancak Bediüzzaman, boynunu işaret edip; “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyerek sarığını çıkarmayı reddetti. Bu tartışmanın yaşandığı akşam Bediüzzaman, trenle Ankara’dan Isparta’ya geldi. Sorgulamalar başladığında Risâle-i Nur ile ilgili dâvâların Denizli’deki dâvâyla birleştirilmesi kararı alındı. Bediüzzaman ile birlikte Isparta, Kastamonu ve Denizli’deki Nur Talebelerinin de 25 Ekim 1943’te Denizli’ye sevk edilmeleri istendi.

Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risâle-i Nur’un telifine devam etti.

Aylar sonra, 15 Haziran 1944 günü Mahkeme kararını verdi. Ankara’daki CHP hükümeti Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararına rağmen, Said Nursî’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskâna tabi tutulmasını emretti ve daha önce Kastamonu’ya aldığı nüfus kaydını bu defa Emirdağ’a nakletti. Emirdağ’a gelen Bediüzzaman, hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman’a Denizli Hapishanesini bile aratıyordu.

Her geçen gün Risâle-i Nurların yaygınlaşarak muhtaçlara ulaşması Hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursî ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon il merkezine götürüldüler. Bir hafta kadar Emniyet Oteli’nde bekletilerek sorgulamaları yapıldı ve tevkif edilerek cezaevine konuldular. Bu defa değişik illerden 48 Nur Talebesi Afyon’a toplatılmıştı. Soruşturmayı tamamlayan savcılar ve sorgu hakimliği dosyayı Ağır Ceza Mahkemesi’ne havale etti.

Nur Talebeleri, daha önce Denizli Mahkemesinde; gizli cemiyet kurma, rejim aleyhinde olma vb. iddialarla yargılanıp beraat kararı almalarına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nde de bu iddialarla yargılandılar. Bir yandan mahkeme devam ederken bir yandan da Afyon cezaevinde mevkuf bulunan Bediüzzaman ve talebelerine yapılan baskılar artıyordu. Artık hasta ve yetmiş yaşında olan Said Nursî, 60 kişilik büyük bir koğuşta tek başına bırakılmış, soğuk kış gecelerinde odanın kırık penceresi buz tutmasına rağmen başka bir yere nakledilmemiş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi birkaç defa da burada zehirlenmişti.

Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursî hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, kararı Bediüzzaman’ın lehine bozdu. Yargıtay’ın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak, 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursî, 20 Eylül 1949’da serbest bırakıldı. Ancak Ankara’dan gelen emirle Afyon’da polis gözetiminde, mecburî iskâna tabi tutulması gerekiyordu. Bu gözetim tam 72 gün sürdü. Nihayet 28 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ’a dönebildi.

Mecburî ikamet yeri olan Emirdağ’a gelen Said Nursî’ye, Emirdağ Kaymakamı hiç beklemediği bir tebliğde bulundu. Hükümet, Bakanlar Kurulu kararı ile Bediüzzaman’a günlük olarak iki buçuk lira tayinat bedeli ödenmesi, kendi istediği tarzda müstakil bir ev yapılması ve ayrıca diğer harcamaları için de hatırı sayılır miktarda bir paranın tahsis edilmesi için Emirdağ Kaymakamlığı’na talimat vermişti. Daha önceleri olduğu gibi bu defaki tahsisatı da reddeden Bediüzzaman, yine rahat bırakılmayacaktı. Bu hususu talebeleriyle istişare eden Bediüzzaman, bir mektubunda kendisine yapılan baskıların en önemli üç sebebinden biri olarak, bu tahsisatları reddetmesini zikretmekteydi.

Demokrat Parti Devri
Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini, 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Halkın yüzde yetmişinin oyunu alarak Mecliste ezici bir çoğunlukla hükümet olan Demokrat Parti devrinde yine tam anlamıyla rahat bir hayat geçirmedi. 1951 yılında Emirdağ’da şapka meselesinden Bediüzzaman’a bir dâvâ açılmış ve ifadesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir dâvâ daha açılmıştı. Bediüzzaman bu dâvânın duruşmasına katılmak için İstanbul’a gitti. Sirkeci’deki Akşehir Palas Oteli’ne yerleşti.

O yıllarda adliye binası olarak hizmet veren ve bugün Büyük Postane olarak anılan binada, 22 Ocak 1952 tarihinde yapılan duruşmaya katıldı. Bu duruşma ertesi gün bir gazetede “Seksenlik Pirin Duruşması” başlığıyla yer almıştı. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada, dâvâ konusu kitabın 1943 yılında Denizli Mahkemesinden beraat kararı aldığı ve bu kararın da Yargıtay’ca onaylanmış olduğu anlaşıldığından mahkeme heyeti, men-i muhakeme kararı vererek dâvâyı beraatle sonuca bağladı.

Gençlik Rehberi Dâvâsı’nın beraatle sonuçlanmasının ardından İstanbul’dan ayrılan Said Nursî, Emirdağ’a döndü. 1953 yılının bahar mevsimin başında, Eskişehir yoluyla tekrar İstanbul’a gitti ve Beyazıt’taki Marmara Palas Oteline yerleşti. İstanbul’da bulunduğu zaman içerisinde Marmara Palas Oteli’nden ayrılarak Fatih, Çarşamba’da ahşap bir eve taşınmıştı. Burada hem risâlelerin neşriyatıyla meşgul oluyor, hem de İstanbul’da kısa gezintilere çıkarak bazı ziyaretlerde bulunuyordu.

İstanbul’da yaklaşık üç ay kadar kalan Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a döndü. 23 Ağustos 1953’te de Isparta’ya yerleşmek üzere geldi. Isparta’da açılan bir dâvânın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık onun hayatında mahkemeler devri kapanmıştı. Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirecekti. Merkez Isparta olmak üzere sık sık kısa seyahatlerle Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla’ya gidiyordu. Eski mekânlarını ziyaret ediyor, dostlarıyla görüşüyor, talebelerine dersler yapıyordu.

2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman’ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu. Ankara’da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara’dan Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya gitti. Ancak, on beş gün sonra tekrar Emirdağ’a döndü. Konya’daki talebelerinin dâveti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlânâ’nın Türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta’ya gitmek üzere Konya’dan ayrıldı.

Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösterirken, Bediüzzaman ağır hastaydı. Said Nursî, yanındaki talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 82 yaşındaki Bediüzzaman ağır hasta haliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk, onun son yolculuğuydu.

21 Mart günü Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergâhı’nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır rahatsızdı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli’ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk, otelin önüne toplandı. Polis, Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara’nın emrini hatırlatıyordu. Bu baskı sürerken Bediüzzaman, 23 Mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti.

Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak 6000 sayfalık Risâle-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı. Büyük bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra Bediüzzaman’ın naaşı Halilürrahman Dergâhı’nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi.

Hayatında iken onun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı. Bediüzzaman’ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükümet darbesi oluyor, asker iktidara el koyuyordu. İhtilâl hükümeti, 12 Temmuz 1960 gecesi Bediüzzaman’ın Urfa’daki mezarını gizlice kırdırdı. Bediüzzaman’ın naaşı askerî bir uçağa konularak, bilinmeyen bir yere defnedildi.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*