Tatıl ve atalet

Zindan-ı atalet yazıları (1)

Ataletin, tevakkufun, rehavetin, gafletin ve hatta sefahetin çokça olduğu yaz aylarına girmiş bulunmaktayız. Tatil kavramıyla özdeşleşen yaz mevsiminde daha bir donanımlı, daha metanetli ve sebatkâr olmak gerekir. Aksi halde bütün bir kış alınan mânevî feyizleri, gayretleri, dereceleri kaybetmek, bir tevakkuf hâline, atalet hastalığına yakalanmak mümkündür.

Tatil, kavram olarak, ara vermek anlamına gelmektedir. Yoğun meşguliyetlerden sonra dinlenip, daha sonraki çalışmaya güç toplamak, daha kuvvetli başlamak anlamındadır. Fakat tatil kavramı veya anlayışı öyle değişik algılanır olmuştur ki, bir yıl çalışmayı, sadece bir hafta veya bir ayda zevk-i sefâ içinde yemek için planlamak gibi bir anlam kazanmıştır. Himmet ve gayelerin yüksek olmadığı, hatta bütün gayesinin nefse hizmet olduğu bir anlayışın neticesinde tatiller sefahete ve gaflete hizmet eder bir kavram haline getirilmiştir. Bırakın tatil sonrası çalışma hayatına güç ve kuvvet kazanmak, tam tersi olan gücü ve kuvveti de bitiren, rehavet ve gevşemeyi netice veren bir anlama bürünmüştür.

Kavramların içinin boşaltılması, maksadından başka anlamlarda kullanılma sebebi, insanın bütün mülâhazalarının arzîleşmesi, dünyevîleşmesi ve maneviyâttan uzaklaşması sebebiyledir.

Bu günkü anlayışla tatil kavramı, maalesef dindar insanları bile etkisi altında bırakmış, o nispette iman ve Kur’ân hizmetlerinde tevakkuf ve ataletler başlamıştır. Oysa insanların maksat ve gayeleri ulvîleşse, büyüse, himmetleri de o nispette büyür. Ulvî gayeler hamiyet-i İslâmiyeyi galeyana getirir. Bu ise, insandaki ahlâkı mükemmelleştirip, insanı kemale taşır. Bediüzzaman bu meseleyi, Divan-ı Harb-i Örfi’de şöyle tesbit eder: “Maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve hamiyet-i İslâmiyenin galeyanı ile ahlâk da tekemmül ve teâlî eder.” Bundandır ki, büyük zatların himmetleri, dâvâları büyük olduğu için hayatlarında atalet namına bir an bile yaşamamışlardır.

Ehl-i imanın kaybedecek, boşa geçirecek tek bir vakti bile yoktur. Çünkü dünyayı fesada veren, ahlâksızlıklarını yaymaya çalışan, kötülük ve fitne aşılayan insanlar hiç uyumuyorlar, hiç ara vermiyorlar. Üstelik bunların işi tahriptir. Tahrip de kolaydır. Ehl-i tahrip maksadına uygun olarak gecesini gündüzüne katarak çalışmaktadır. O halde, tamir vazifesini yapan, üstelik tamirin zor olduğu ve tamiratçıların sayısının da az olduğu böyle bir zamanda ehl-i imanın tatil yapması, atalete düşmesi gayretullaha dokunur, musîbetlerin celbine sebep olur.

Bu yüzden ehl-i imanın tatillerini ulvî gayelerle süslendirmesi, maksatlı ziyaretler yapması, bir an bile iman ve Kur’ân hizmetine ara vermeden öğrendiği hakikatleri muhtaç gönüllere ulaştırmayı hedef edinmesi gerekir. Bu gaye ile sıla-i rahimi veya gezilerini gerçekleştirmelidir. Ulvî gayelerle çıkılan yollar, atılan adımlar, yapılan hizmetler insana çok kazandıracak, birini bin yapacak hükmündedir.

İşte atalet hastalığına düşmeye daha müsait olunan yaz mevsiminde bu hastalığı tanımak, kurtuluş yollarını ve reçetelerini öğrenmek noktasında önümüzdeki günlerde de devam edecek, ‘zindan-ı atalet yazılarını’ seri halde yazmayı uygun gördüm. Önce kendi nefsimize bir ders niteliğinde olan bu tesbitleri gazete okuyucularıyla da paylaşmak istedim. Öncelikle atalet kavramını bilmek gerekiyor.

Atâlet, âtıl kökünden gelen bir terim olup, eylemsizlik ve hedefe yönelik adım atamama durumudur. Her şey bir işi başarmak isteği ile başlar. Sonra başaracak bir hedef seçilir ve hedefe yönelik eyleme geçilir. İşte bu sırada insan birçok engelle karşılaşır. Maksadına yürürken devam ile vazgeçmek arasında tereddütler yaşar. Tam bu noktada yavaş yavaş sinsice yaklaşan atalet hastalığına kapılmamak için, zihinde oluşan engelleri tanımak ve bu engellerin hangi düsturlarla aşılabileceğinin bilinmesi gerekir.

Atalet, cehaletten olabildiği gibi, bazen de bile bile yapmamak anlamındadır. Yani kişi yapılması gerekeni bilir, niçin yapılması gerekliliğini de bilir, nasıl yapılacağını, yaparsa kazanacağını, yapmazsa kaybedeceğini de bilir fakat yine de yapmaz ise, işte bu hal atalet halidir.

İnsanı atalete düşüren bir takım engeller vardır. Bunlar, kişinin kendi iç dünyasındaki engeller olabildiği gibi, hariçte de kişi, sistem, imkân gibi engeller olabilir. Fakat insanların ataleti yenme noktasında en zorlandıkları engeller, kişilerin kendi kafalarında oluşturdukları iç engellerdir. Zaten iç engelleri aşmayı bilen bir insan, dış engellere de çok takılmayacaktır. Bu nokta, Peygamber Efendimizin (asm) savaştan döndükten sonra sahabelerine söylediği şu hakikati akla getirmektedir: “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada döndük.”

İnsanlar, kendi zihin hapislerini aşamadıkları zaman genelde dış engelleri suçlar ve eleştirirler. Atamadığı adımların, bulamadığı imkânların, yapamadığı işlerin sorumlusu olarak ya ailesini, ya sistemi, ya devleti, ya da insanları suçlar. Bu suçlama hâlinin devam etmesi, adavet-i İlâhiyeye, kaderi tenkide kadar gidebilir. Bu yüzden problemlerin çözümü ve hedeflerin önündeki engeller noktasında öncelikli mesele kişinin kendi iç dünyasındaki dinamikleridir. Bunların sağlamlığı da imandan kaynaklanmaktadır. Neticede imandan kaynaklanan hakikî özgüven ile insan maksadına ulaşma yolunda vazgeçmeler, hayal kırıklıkları, küskünlükler, bezginlik ve üzgünlük halleri sergilemeyecektir.

Aşılamayan sınırları daha çok şartlar değil, insanın kendi aklı, hisleri koyar. Bunun böyle olduğuna dair o kadar örnek vardır ki, şartlarının olumsuzluğuna rağmen, başarıya ulaşmış, fütuhat gerçekleştirmiş, buluşlar yapmış insanların sayısı çok fazladır. Bizler başarıyı genelde imkânlar ölçüsünde ortaya çıkan bir netice gibi algılamaktayız. Tarihte nice komutanlar, bilim adamları, dâvâ insanları şartlarının olumsuzluğuna rağmen başarılı olmuşlardır. Çünkü onların himmetleri âlî olduğu için, buna bağlı olarak iç dinamikleri de sağlamlaşmış, ahlâkları da teâlî etmiştir. İmkân ve şartları yerinde olduğu halde nice insan da âtıl bir vaziyette, köşelerinde oturmaktadır. İmkânlara sahip, ama himmet ve inançlarını kaybetmişlerdir.

Atalet, hemen hemen her konuda olabilir. Kariyer edinme noktasında, insânî iletişimi arttırma, aile içi münasebetler, kişinin kendi maneviyâtı, iman Kur’ân hizmeti gibi sayılarını arttırabileceğimiz birçok noktada atalete düşmek mümkündür. Daha doğrusu hayatiyeti sağlayan faaliyet ve hareketi gerektiren her noktada atalete düşmek mümkündür.

Bediüzzaman, Münâzarât adlı eserinde atalet üreten düşünceleri birer düşman olarak addetmiş, bu düşmanlara karşı hangi Kur’ânî düsturlarla mücadele edilmesi gerektiğine dair dersler vermektedir. Biz de sonraki yazımızda, insanda atalet üreten düşüncelerden en önemlisi ve düşman-ı gaddar tâbir edilen yeis konusunu ele alacağız.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*